Ve'ala(A)llâhi kasdu-ssebîli veminhâ câ-ir(un)(c) velev şâe lehedâkum ecme'în(e)
Doğru yolu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.
Doğru yolu göstermek Allah'a aittir. Onun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.
Nahl Suresi'nin 9. ayeti, Allah'ın yolların çeşitliliğini yaratmasını ve hidayetin nihai olarak O'nun dilemesine bağlı olduğunu vurgular. Ayet, 'kasıt', 'yol' ve 'sapma' gibi kavramlar üzerinden ilahi irade ve insan seçimi arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasd (قصد) kelimesi, bir şeye yönelmek, bir hedefi gözetmek anlamına gelir. Ayetteki 'kasdü's-sebîl' ifadesi, yolun doğru ve maksada ulaştıran kısmını, yani Allah'a giden istikameti ifade eder. Bu, aşırılıktan uzak, dengeli ve doğru olan yoldur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kasd (قصد) burada 'doğru ve adil yol' demektir. Ayetteki 'Allah'a aittir yolun kasdı' ifadesi, doğru yolu göstermenin ve ona iletmenin Allah'ın takdiri olduğunu belirtir. Bu, yolun en uygun ve en doğru olan kısmıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kasd (قصد) kavramı, Kur'an'da genellikle 'orta yol', 'doğru yönelim' ve 'amaç edinme' anlamlarında kullanılır. Nahl 9'daki kullanımı, Allah'ın insanlara gösterdiği ve nihai hedefe ulaştıran doğru ve dengeli yolu ifade eder. Bu, sapkınlıktan uzak, istikametli bir yoldur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sebîl (سبيل), yürünülen yol demektir. Hem hayır hem de şer için kullanılır. Ayetteki 'kasdü's-sebîl' ifadesiyle birlikte zikredilmesi, yolların çeşitliliğini ve bu yollar içinde doğru olanın Allah'a ait olduğunu vurgular. Sebîl, bazen din, bazen de dünya işlerinde takip edilen metot anlamında kullanılır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sebîl (سبيل), gidilen her türlü yoldur. Ayetteki kullanımı, insanların takip edebileceği farklı yolların varlığını ve bu yolların bir kısmının doğru (kasd), bir kısmının ise eğri (câir) olduğunu gösterir. Bu, hem maddi hem de manevi yolları kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sebîl (سبيل) kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir. Nahl 9'da, Allah'ın insanlara sunduğu farklı yaşam yollarını ve bu yolların içinden doğru olanı seçme imkanını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir yol değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve inanç sistemidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Câir (جائر), 'haktan sapan, zulmeden, eğri olan' demektir. Ayetteki 've minhâ câirun' ifadesi, yolların bir kısmının doğru yoldan saptığını, eğri ve yanlış olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın belirlediği istikametten ayrılan yolları tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cevr (جور) kökünden türeyen câir (جائر), 'adaletten ayrılan, zulmeden, doğru yoldan sapan' anlamına gelir. Nahl 9'da, Allah'a ulaştırmayan, aksine insanı sapkınlığa götüren yolları ifade eder. Bu, doğru yolun zıttıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cevr (جور), 'haktan ve adaletten sapmak' demektir. Câir (جائر) ise bu sapmayı gerçekleştiren veya bu sapmayı içeren şeydir. Ayetteki 'câir' kelimesi, Allah'ın gösterdiği doğru yoldan ayrılan, insanı yanlışa sevk eden yolları niteler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şâe (شاء), 'dilemek, istemek' anlamına gelir. Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak iradesini ve kudretini ifade eder. Nahl 9'daki 'lev şâe lehedâküm' ifadesi, hidayetin tamamen Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu, O dilemedikçe kimsenin hidayete eremeyeceğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Meşîet (مشيئة), Allah'ın iradesi ve dilemesidir. Bu, O'nun her şeye gücü yettiğini ve her şeyin O'nun dilemesiyle gerçekleştiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, hidayetin ancak Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağını, aksi takdirde insanların kendi başlarına doğru yolu bulamayacaklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şâe (شاء) fiili, Kur'an'da Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini ifade eden temel kavramlardan biridir. Nahl 9'da, Allah'ın dilemesi halinde tüm insanları hidayete erdirebileceği, ancak bu dilemenin hikmetine binaen gerçekleştiği vurgulanır. Bu, ilahi takdirin ve özgür iradenin karmaşık ilişkisini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hedâ (هدى), 'doğru yolu göstermek, rehberlik etmek' demektir. Ayetteki 'lehedâküm' ifadesi, Allah'ın dilemesi halinde tüm insanları doğru yola ileteceğini, onlara hidayet vereceğini belirtir. Bu, Allah'ın kullarına olan lütfunu ve yol göstericiliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidâyet (هداية), bir şeyi lütufla doğru yola iletmektir. Nahl 9'da, Allah'ın mutlak iradesiyle tüm insanları doğru yola sevk etme kudretini ifade eder. Bu, sadece yol göstermek değil, aynı zamanda o yolda sabit kılmak ve başarıya ulaştırmaktır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hedâ (هدى) fiili, Kur'an'da hem 'yol gösterme' hem de 'doğru yola ulaştırma' anlamlarında kullanılır. Nahl 9'da, Allah'ın dilemesi halinde tüm insanları zorunlu olarak doğru yola iletebileceği, ancak bunun O'nun hikmetine bağlı olduğu vurgulanır. Bu, ilahi hidayetin kapsamını ve gücünü gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ecmâîn (أجمعين), 'hepsi, tümü' anlamına gelen bir te'kid (pekiştirme) edatıdır. Ayetteki 'lehedâküm ecmâîn' ifadesi, Allah'ın dilemesi halinde istisnasız tüm insanları hidayete erdirebileceğini, hiçbir kimsenin bu kapsamın dışında kalmayacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecmâîn (أجمعين), cemi' (جمع) kökünden türemiş olup, 'topluca, hepsi birden' anlamındadır. Bu kelime, hitap edilen grubun tamamını kapsadığını pekiştirmek için kullanılır. Nahl 9'da, Allah'ın hidayetinin potansiyel olarak tüm insanlığı kapsayabileceğini, ancak bunun O'nun iradesine bağlı olduğunu belirtir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve’ala(A)llâhi kasdu-ssebîli veminhâ câ-ir(un) velev şâe lehedâkum ecme’în(e)” Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi. (16/9)
Eğri yoldan doğru yola dönebilmek için önce ehlini irfan ehli verip eğitimle sırat-ı müstakim ve daha sonra sıratullah tahsil edilmelidir. Hurda-i Tarik denilen bu yolun kesicileri eğri yola sevkedici, ayak kaydırıcıları çoktur. (Murat Derûni) Fatiha sûresinde doğru yol ve eğri yol bizlere bildirilmiştir.
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
6-) İhdinassıratal müstakîm;
Hidayet eyle bizi doğru yola,
Ve o kullar bizi sırât-ı müstakîm üzere doğru yola götür diyerek niyaz ediyoruz Cenâb-ı Hakk’tan.
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
وَلَا الضَّالِّينَ
(7) Sıratalleziyne en'amte aleyhim; Gayril mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn;
O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.
O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler. Yeri gelmişken şu küçük ilâveyi de aktaralım.
71/26. “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.” Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir.
Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir.
Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.
Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[12]
هُوَ الَّذِي أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء لَّكُم مِّنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ {النحل/10}
“Huve-llezî enzele mine-ssemâ-i mâ-â(en) lekum minhu şerâbun veminhu şecerun fîhi tusîmûn(e)”