Mâ ‘indekum yenfed(u)(s) vemâ ‘inda(A)llâhi bâk(in)(k) velenecziyenne-lleżîne saberû ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya'melûn(e)
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükafatlarını vereceğiz.
Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah'ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.
Nahl Suresi 96. ayet, dünya malının geçiciliğini ve Allah katındaki nimetlerin kalıcılığını vurgularken, sabrın ve salih amellerin ahiretteki karşılığını ele almaktadır. Ayet, 'tükenme', 'kalıcılık', 'sabır' ve 'ecir' gibi temel kavramlar üzerinden dünya ve ahiret dengesini kurar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefâd (نَفَاد), bir şeyin sonuna ulaşması, bitmesi ve tükenmesi demektir. Ayetteki 'mâ indekum yenfedu' ifadesi, insanların sahip olduğu dünya nimetlerinin, malın ve mülkün geçici olduğunu, bir gün mutlaka sona ereceğini ve yok olacağını belirtir. Bu, Allah katındaki nimetlerin aksine, fani olanın özelliğidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yenfedu (يَنفَدُ) kelimesi, 'tükenir, biter' anlamındadır. Ayetteki kullanımı, dünya hayatındaki her şeyin bir sonu olduğunu, insanlara verilen rızıkların ve imkanların belirli bir ömrü olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin ve sonsuzluğunun karşısında insanın acizliğini ve dünya malının değersizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bekâ (بَقَاء), bir şeyin varlığını sürdürmesi, kalıcı olması ve yok olmamasıdır. Ayetteki 'mâ indallâhi bâkın' ifadesi, Allah katındaki sevapların, cennet nimetlerinin ve ilahi lütufların ebedi olduğunu, asla sona ermeyeceğini ve tükenmeyeceğini vurgular. Bu, dünya nimetlerinin geçiciliğinin zıddıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Bekâ (بَقَاء), zevalin (yok olmanın) zıddıdır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın katında olan şeylerin, yani O'nun vaat ettiği mükafatların ve cennetin, zamanla yok olmayacağını, aksine sonsuza dek varlığını sürdüreceğini anlatır. Bu, müminlere ahiret için çalışmalarını teşvik eden bir motivasyon kaynağıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabr (صَبْر), Kur'an'da merkezi bir kavram olup, genellikle zorluklar karşısında metanet gösterme, nefsine hakim olma ve Allah'ın hükmüne rıza gösterme anlamlarını içerir. Bu ayette 'sabredenler' ifadesi, dünya hayatının geçici sıkıntılarına, Allah yolundaki mücadelelere ve nefsin arzularına karşı direnen müminleri kasteder. Onların bu sebatı, ahiretteki büyük mükafatın anahtarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabr (صَبْر), nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak ve tahammül etmektir. Ayetteki 'saberû' (صَبَرُوا۟) fiili, müminlerin Allah'ın emirlerini yerine getirme, günahlardan sakınma ve başlarına gelen musibetlere karşı direnme konusundaki kararlılıklarını ifade eder. Bu sabır, dünya hayatının zorluklarına karşı gösterilen bir direniş ve Allah'a olan güvenin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecr (أَجْر), bir iş karşılığında verilen bedel veya mükafattır. Ayetteki 'ecrahum' (أَجْرَهُم) ifadesi, sabredenlerin dünya hayatında gösterdikleri çaba, fedakarlık ve Allah'a itaat karşılığında ahirette alacakları sonsuz ve değerli mükafatı belirtir. Bu mükafat, onların amellerinden daha güzel ve daha üstün olacaktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ecr (أَجْر), yapılan bir işin karşılığı olarak verilen ücret veya sevaptır. Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına salih amelleri karşılığında vaat ettiği ilahi mükafatı ifade eder. Bu ayetteki 'ecrahum' kelimesi, sabredenlerin Allah yolunda katlandıkları zorluklara ve yaptıkları güzel işlere karşılık olarak Allah tarafından verilecek olan cennet nimetlerini ve rızayı kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عَمَل), bir fiili kasıtlı olarak yapmaktır. Ayetteki 'ya'melûne' (يَعْمَلُونَ) fiili, sabredenlerin dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanmak için yaptıkları iyi işleri, ibadetleri ve ahlaki davranışları kapsar. Allah, onların bu amellerine karşılık, amellerinden daha güzel bir ecir vereceğini vaat etmektedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Amel (عَمَل) kelimesi, Kur'an'da genellikle insanın iradesiyle gerçekleştirdiği her türlü eylemi ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, sabredenlerin Allah'ın emirleri doğrultusunda yaptıkları salih amelleri, gösterdikleri çabayı ve fedakarlığı belirtir. Allah, bu amellerin karşılığını kat kat fazlasıyla ve daha güzeliyle vereceğini müjdelemektedir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Mâ ‘indekum yenfed(u) vemâ ‘inda(A)llâhi bâk(in) velenecziyenne-llezîne saberû ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)” Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz. (16/96)
Dünya hayatı geçicidir. İnsanın ömrüde sınırlıdır. Ve araz yani sonradan olmadır. Allah ise kadim ve ebedir. Varis, Reşat, Sabur son esmâ-i ilahiyyelerdendir. Rüşte erip sabredenler en güzeline varistirler ve mükafatlandırılırlar. (Murat Derûni) Gülşen-i Raz ile yolumuza devam edelim;
O taraftan olur var etme ve kemâle erdirme;
Bu taraftan olur her lahza değişme.
Geçince hallerin hükmü dünyâdan;
Olur külli bekâya âhiret mekân.
Hangi bir şeyi etsen sen ru’yet;
İki âlem odur mânâ ve sûret.
Birinci kavuşmayı gör ayrılığın aynı;
Fenâ ol gör “Allah indinde bâkî” olanı.(16.sure/96.âyet)
Kişi dünyâya doğduğu anda mânâlardan ölmüştür. Dünyâdaki yaşantısından amaç ise bu ölü hâli diriltmektir. Hakîkatlerden habersiz olarak yaşayanlar uykuda yaşamaktadırlar ve hadisi şerifte buyrulduğu gibi “öldükleri zaman uyanırlar.” Bu şekilde olan yaşam zâhiri âlemdeki varlıkların tümünde hiç kesilmeksizin devâm etmektedir. İnsan idrâksiz olarak yaşıyorsa, geldiği yerden, gideceği yerden habersiz ise hayât düzeyini bilmiyor ise buna yaşama denmez. Artık günümüzde insanın yapabileceği işleri yapan makineler, robotlar vardır. Bunlara rûhları diyebileceğimiz enerji verilince hareket etmekteler ve düşüncelerini yâni yapılarındaki çiplerde mevcût programları ortaya koymaktadırlar. Bizler bu örnekten hareket ile hakîkatimizi idrâkten ve onun gereğini yaşamaktan uzak olan yaşantının ne denli insani bir yaşantı olduğunu düşünelim artık. Kişi dünyâ yaşantısından önce Hakk’ın varlığı ile Hakk olarak mevcûttu ancak birimsel varlığının farkında değildi. Kişi dünyâda iken yapısı itibarıyla terkîpler hükmündedir ancak onu oluşturan terkîpler zâten o dünyâya gelmeden öncede sâdece Hakk olarak mevcût idi ve dünyâda kendisinde değişik oranlarda o kişide ortaya gelerek “ben”im dediği birimsel varlığını oluşturdu. Bizler dünyâya gelişimiz ile bu asli varlığımızı unutarak, kendimizi terkîp zannettik ve gerçek varlığımızdan ölmüş olduk.
Bu anlatılanları idrâk eden kişi hasta olanın iyileşmek için ne gerekiyorsa yapması gibi her şeyi yaparak bu ilâhî hakîkatlerden ölme hastalığını kendisinden iyileştirmeye çalışır. Bunun içinde teşhisi en iyi biçimde koyan bir doktor yâni bir insanı kâmil ve gerekli ilaçların alınması yâni riyazâtlar, zikirler gibi seyri sülûk çalışmaları gereklidir.[104]