İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-lleżîne âmenû ve'alâ rabbihim yetevekkelûn(e)
Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur.
Şüphesiz ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın hiçbir nüfuzu yoktur.
Nahl Suresi 99. ayet, şeytanın müminler üzerindeki nüfuzunun olmadığını vurgular. Ayet, imanın ve Allah'a tevekkülün şeytanın vesveselerine karşı bir kalkan olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sultân' kelimesini 'güç, otorite, delil ve hüccet' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, şeytanın müminler üzerinde zorlayıcı bir gücünün, onları saptıracak kesin bir delilinin veya nüfuzunun olmadığını ifade eder. Şeytanın sadece vesvese verebileceğini, ancak müminleri zorla günaha sevk edemeyeceğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sultân' kelimesini 'hüccet' (delil) olarak yorumlar. Ayetteki kullanımıyla, şeytanın inananlar üzerinde onları saptıracak geçerli bir delilinin veya ikna edici bir gücünün bulunmadığını, dolayısıyla müminlerin iradelerini etkileyecek bir otoritesinin olmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sultân' kavramının Kur'an'da genellikle 'otorite, güç ve ikna edici delil' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise şeytanın, Allah'a iman eden ve tevekkül edenler üzerinde herhangi bir 'otorite' veya 'zorlayıcı güç' kullanamayacağını, onların iradelerini teslim alamayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âmenû' fiilini 'tasdik ettiler, doğruladılar' anlamında kullanır. Ayetteki 'ellezîne âmenû' ifadesi, Allah'ın birliğine, peygamberlerine ve ahiret gününe iman eden, bu imanı kalplerine yerleştiren kişileri ifade eder. Bu iman, şeytanın nüfuzuna karşı bir koruyucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı 'tasdik ve emniyet' kökünden türeterek, kalbin bir şeyi tasdik etmesi ve bu tasdikle emniyet bulması olarak açıklar. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, Allah'a iman ederek O'nun korumasına giren ve bu sayede şeytanın şerrinden emin olan kimseleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir ikrar değil, aynı zamanda kalbî bir tasdik ve amellerle desteklenen bir teslimiyet olduğunu belirtir. Bu ayette 'âmenû' ile kastedilenler, bu bütüncül imana sahip olan ve dolayısıyla şeytanın etkisinden uzak duran müminlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevekkül'ü 'işi başkasına havale etmek, ona güvenmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'yetewekkelûne' fiili, müminlerin tüm işlerinde Allah'a güvenmelerini, O'na dayanmalarını ve O'nun yardımına sığınmalarını ifade eder. Bu tevekkül, şeytanın vesveselerine karşı en güçlü manevi kalkandır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tevekkül'ü 'kulun kalbinin Allah'a güvenmesi ve O'nun dışındaki her şeyden yüz çevirmesi' olarak açıklar. Ayetteki 'yetewekkelûne' ifadesi, müminlerin Rablerine tam bir teslimiyetle güvenmelerini, O'nun kudretine ve hikmetine inanmalarını ve bu sayede şeytanın aldatmalarına karşı dirençli olmalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tevekkül' kavramının Kur'an'da 'Allah'a tam bir güven ve teslimiyet' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, şeytanın nüfuzunun olmamasının temelinde, müminlerin sadece Allah'a güvenmeleri ve O'na dayanmaları yatar. Bu, aktif bir teslimiyet halidir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-llezîne âmenû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)” Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. (16/99)
Muhakkak ki, amenu/îmân etmiş olanların ve Rab'lerine tevekkül (vekil/dayananlar) üzerine onun için bir sultan/hâkimiyeti_gücü yoktur.
Zaten onlar beden “illa bi sultan” ile bu beden kutrunun dışına çıkmışlar ve nefsi emarenin sultasından kurtulmuş ve iblisin vehmi kuvvetinin etkisi kalmamıştır.
Hz. Mevlana, “Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir.
İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur. “İz- T.B” Ve daha sonra da miraclarını yaparak ruh kutrundan çıkmışlardır.
Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur.
Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun âlemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.
“Allah” esmasının zuhuru bütün alemlerde geçerli ve alemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu alemlerin kutrundan çıkmış olur.
Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.[107]