Ekimi-ssalâte lidulûki-şşemsi ilâ ġaseki-lleyli ve kur-âne-lfecr(i)(s) inne kur-âne-lfecri kâne meşhûdâ(n)
Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı'ya kaymasından) gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir.
Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.
İsrâ Suresi 78. ayet, namaz vakitlerini ve özellikle sabah namazının önemini vurgulayan temel bir hükümdür. Ayet, 'salât', 'dülûk', 'ğasak' ve 'kur'ân' gibi anahtar kavramlar üzerinden namazın zaman dilimlerini ve faziletini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıyâm' kelimesinin asıl anlamının 'ayakta durmak' olduğunu belirtir. Ancak 'ekâme' fiili, bir şeyi tam ve eksiksiz yapmak, onu hakkıyla yerine getirmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'akimi' ifadesi, namazı sadece kılmak değil, şartlarına ve rükünlerine riayet ederek dosdoğru bir şekilde eda etmeyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ikâme'nin bir şeyi istikrarlı ve sürekli kılmak, onu sağlam bir temele oturtmak olduğunu açıklar. Namaz bağlamında ise, onu devamlı kılmak, vaktinde ve huşu ile yerine getirmek demektir. Bu, namazın sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'salât' kelimesinin lügatte 'dua' anlamına geldiğini belirtir. Ancak Kur'an'da ve şeriat dilinde, belirli fiil ve sözlerden oluşan, özel bir ibadet şeklini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Müslümanlara farz kılınan bu özel ibadeti emretmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât'ın aslen 'dua' ve 'tazim' anlamına geldiğini, ancak şeriatta 'belirli rükünleri olan ibadet' için kullanıldığını ifade eder. Allah'tan salât, rahmet; meleklerden salât, istiğfar; insanlardan salât ise dua ve ibadet anlamındadır. Ayetteki 'salât', kulun Allah'a yönelişini ve O'na ibadetini temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salât'ın Kur'an'daki temel kavramlardan biri olduğunu ve İslam'ın en belirgin ritüelini ifade ettiğini belirtir. Kelimenin kökenindeki 'eğilme' veya 'yönelme' anlamının, namazın fiziksel duruşlarıyla da örtüştüğünü ve Allah'a tam bir teslimiyetin sembolü olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dülûk' kelimesinin 'güneşin zevalinden batışına kadar olan zaman dilimi' anlamına geldiğini belirtir. Bu, öğle namazının başlangıcından ikindi namazının sonuna kadar olan vakti kapsar. Ayetteki 'li-dülûki' ifadesi, bu zaman diliminin namaz vakti olarak belirlendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'delk' kelimesinin 'ovmak, sürtmek' anlamından türediğini ve güneşin ufukta kaybolmaya başlamasıyla gözleri kamaştırması veya ufukta kaybolmasıyla ilişkilendirildiğini ifade eder. 'Dülûku'ş-şems', güneşin zevalinden batışına kadar olan süreyi, yani öğle ve ikindi namazlarının vaktini işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğasak' kelimesinin 'gecenin başlangıcı ve karanlığının yoğunlaşması' anlamına geldiğini belirtir. Bu, akşam ve yatsı namazlarının vaktini ifade eder. Ayetteki 'ilâ ğasakı'l-leyl' ifadesi, namaz kılma emrinin bu vakte kadar devam ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğasak'ın 'gecenin karanlığının şiddetlenmesi' olduğunu ve bu kelimenin 'gecenin ilk üçte biri' için kullanıldığını ifade eder. Bu, akşam namazı vaktinin başlangıcından yatsı namazının sonuna kadar olan süreyi kapsar. Ayette, namazın bu karanlık vakitlerde de kılınması emredilmektedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ğasak'ın gecenin en karanlık anı olduğunu ve bu kelimenin 'gecenin yarısı' veya 'gecenin ilk üçte biri' gibi farklı yorumlara tabi tutulduğunu belirtir. Ancak genel kabul, akşam ve yatsı namazlarının vaktini içine alan karanlık zaman dilimini ifade ettiğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Kur'an' kelimesinin aslen 'okumak' anlamına geldiğini, ancak burada 'sabah namazı' için kullanıldığını belirtir. Bunun nedeni, sabah namazında kıraatin uzun tutulması ve önemine binaen namazın kendisinin 'Kur'an' olarak adlandırılmasıdır. Bu, mecazi bir kullanımdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Kur'an' kelimesinin burada 'sabah namazı' anlamında mecaz olarak kullanıldığını ifade eder. Çünkü sabah namazında Kur'an okumak esastır ve bu namazın en belirgin özelliğidir. Bu, bir şeyin en önemli parçasıyla adlandırılmasına bir örnektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an'ın asıl anlamının 'toplamak, bir araya getirmek' olduğunu ve 'okumak' anlamının da buradan geldiğini belirtir. Ayetteki 'Kur'âne'l-fecr' ifadesi, sabah namazını ifade eder ve bu namazda okunan Kur'an'ın faziletine işaret eder. Bu, namazın kendisinin Kur'an okuma eylemiyle özdeşleştirilmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meşhûd' kelimesinin 'şahit olunan' anlamına geldiğini ve ayetteki bağlamda, gece ve gündüz meleklerinin sabah namazında bir araya gelerek bu ibadete şahitlik etmelerini ifade ettiğini belirtir. Bu, sabah namazının özel bir faziletine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şühûd' kelimesinin 'hazır bulunmak, tanık olmak' anlamlarına geldiğini ve 'meşhûd'un da 'şahitlik edilen şey' olduğunu açıklar. Ayetteki 'kâne meşhûden' ifadesi, sabah namazının hem gece melekleri hem de gündüz melekleri tarafından şahitlik edilen, dolayısıyla Allah katında özel bir değeri olan bir ibadet olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şehâde'nin bir şeyi gözle görmek veya kesin bilgiyle bilmek olduğunu belirtir. 'Meşhûd' ise, üzerine şahitlik edilen şeydir. Sabah namazının 'meşhûd' olması, onun melekler tarafından gözlemlendiği ve Allah katında tescil edildiği anlamına gelir, bu da namazın önemini artırır.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(78) (Ekımıs Salate lidülukiş Şemsi ilâ ğasekılleyli ve Kûr'ânel fecr* inne Kûr'ânel fecri kâne meşhuda;)
“Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.” Namazını dosdoğru kıl; evvelâ şeriat mertebesi itibarıyla bütün rükunlarına uy, çok hızlı veya çok yavaş hareket etmeden, okuduğun kelimelerin anlamlarını bilerek namazını kıl. Tarikat mertebesinde, dosdoğru ve ayrıca muhabbetle namazını kıl, hakikat mertebesine geldiğinde kıyam nedir, rüku nedir, secde nedir ve tahiyyat nedir, işte bunların hakikatlerini yani batıni yönünü idrak ederek namazını kılmak bu mertebenin dosdoğru namaz kılınmasıdır. Marifet mertebesinde ise kılınan namaz abdiyyetin, ma’budiyetin ve ibadetin birleştiği bir namazdır ve ubudet namazı olur. Kişinin kendi hakikatini idrak etmiş olarak âlemde daha geniş mânâda olana yönelmesidir. Bizlerin bir abdiyyet yönümüz bir ezeli ve ebedi Ulûhiyyet yönümüz vardır, işte marifet mertebesinde kılınan namazın bir yönü budur, yani abdiyyetin ile Ulûhiyyetine yönelmen bu mertebenin
dosdoğru namazıdır.
Üç vakitte yani sabah, öğlen, akşam kerahat vakitleri vardır ve o vakitlerde namaz yasaklanıyor, fiziki mânâda şöyle ifade ediliyor, sabah güneşin doğuşu esnasında yani kerahat vaktinde secdeye varıldığında güneşin yaydığı radyasyonun insan beynine zararlı olduğu söyleniyor, akşam güneş batarkende aynı şekilde, öğlen de en tepede ikende aynı şekilde zarar veriyor gerçi günümüzde gölgelerde namaz kılındığından bu yönde fazla bir zarar olmuyor, diğer bir yönden yasaklanması yani dinin zâhiri yönünden yasaklanması güneşe tapanların tam o vakitlerde güneşe secde etmeleridir ve onlara uymamak için de bu yasaklama yapılmıştır.
Batıni olarak esas sebebine geldiğimizde; gece bitip gündüz başlarken ve güneş henüz doğmamış iken, fecri kazib yani yalancı fecrde güneş doğmadan ışıkları vurur ve güneş doğmuş zannedilir, daha sonra fecri sadık yani güneşin gerçek olarak doğmasından iki mızrak boyu yükselmesine kadar namaz kılınmıyor. Gece bilindiği gibi fenâfillâh, gündüz ise bakâbillâhtır. Fenâfillâhı güneşin doğma vaktine kadar tam olarak hakkıyla yaşayan kimse güneş doğarken ne fenâfillâh’ta ne bakâbillâh’ta olur dolayısıyla kimlik yokluğundadır, orada namaz kılınması yasaktır, bakâbillâh’a tam geçiş yapıp yerini sağlamlaştırdıktan sonra bakâbillâh olarak namaz kılabilir ve orada kâim olarak bakâbillâh’ın doğruluğunda namazını kılar, sabah namazınıda bulunduğu mertebeden fenâfillâhın kıyamı yani doğruluğu içerinde gece kılar. Kerahat vaktinde istesede namaz kılamaz, bu kimlikleri aşmış olan kimsede edebe uyarak kılmaz. İnsân-ı Kâmil’in sûreti şeriatı Muhammedi üzeredir ve zâhiren de ne emredilmiş ise onu uygular dış görünüş olarak, şunuda belirtmek lâzımdır, bakâbillâh’a geçmiş olan her an bakâbillâh’ta olduğundan her an namaz kılabilir çünkü hüküm gece gündüz oluşumu olmadığından hüküm bakâbillâh hükmüdür ve o mertebenin namazını kılar.
Dikkat edersek diğerlerine Kûr’ân-ı ilâve etmedi fecr
namazına Kûr’ân-ı ilâve etti, çünkü Kûr’ân zattır ve o fecrde zâtın doğuşu vardır, fenâfillâhtan bakâbillâh’a çıkış vardır. Günün görevli melekleri ile gecenin görevli melekleri bu saatte nöbet değiştiriyorlar, işte bu nedenle iki kat şahit oluyor. Kur’ân okunması gecenin o sakinliğinde büyük bir huşu ile olur, sabahın oluşuyla başlayan kuş sesleride bakâbillâh’a geçmenin neşesidir, İlâhiyyat güneşinin artık çıkmaya başlayacağının müjdesini verirler, işte meleklerde böyle şahit olurlar.
Akşam namazında da bakâbillâh’tan fenâfillâh’a geçiş oluyor çünkü insan beşeriyeti olması yönüyle devamlı bakâbillâh’ta kalamaz, işte İsra gecesinin bir hakikati budur, İseviyyet mertebesine yani fenâfillâh’a yani Kudsü Şerife hicret etmektir.
Bakâbillâh akşam namazı vaktine kadar tam kemâlât halinde iken akşam namazı vakti gelince yani tam varlık ve yokluk halinde, o noktada ne gece ne gündüz hükmü vardır, işte o zaman ne niyetle namaz kılınacak ki,? burası iki mertebenin arasıdır ve burada yapılacak fiil mekruh olur.
Melekût âleminden gelen şâhitler ile kişinin namazı tespit edilmiştir, zâhir ve bâtın şehâdettedir.