Ve-iżâ en'amnâ ‘alâ-l-insâni a'rada veneâ bicânibih(i)(s) ve-iżâ messehu-şşerru kâne yeûsâ(n)
İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da umutsuzluğa düşer.
Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah'ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.
Bu ayet, insanın nankörlüğünü ve zor zamanlarda ümitsizliğe düşme eğilimini dilbilimsel bir derinlikle tasvir etmektedir. İnsanın refah ve sıkıntı karşısındaki psikolojik tepkileri, seçilen anahtar kavramlar aracılığıyla vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Na'm (نعم) kelimesi, rahatlık, güzellik ve iyilik anlamına gelir. İn'âm (إنعام) ise birine iyilikte bulunmak, nimet vermek demektir. Ayetteki 'en'amnâ' ifadesi, Allah'ın insana bahşettiği maddi ve manevi lütufları, rahatlık ve refahı ifade eder ki, bu durum karşısında insanın şükretmesi beklenirken nankörlük etmesi eleştirilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): En'amnâ (أنعمنا) fiili, Allah'ın kullarına ihsan ettiği nimetleri, onlara bahşettiği iyilikleri anlatır. Bu bağlamda, insanın bu nimetlere karşı nankörlük etmesi, Allah'ın lütfuna sırt çevirmesi mecazi bir anlatımla ifade edilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): A'rada (أعرض) fiili, bir şeyden yüz çevirmek, ondan uzaklaşmak demektir. Ayetteki kullanımı, insanın kendisine verilen nimete karşı şükretmek yerine, nankörlük ederek Allah'ın lütfundan yüz çevirmesini, onu önemsememesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Arad (عرض) kökü, bir şeyin yan tarafı anlamına gelir. A'rada (أعرض) ise, bir şeyden yan çevirmek, ona sırtını dönmek demektir. Bu ayette, insanın kendisine verilen nimetlere karşı nankörce bir tavırla yüz çevirmesi, onları görmezden gelmesi anlamında kullanılmıştır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cânib (جانب), bir şeyin yan tarafıdır. 'Ne'â bi-cânibihî' (نأى بجانبه) ifadesi, mecazi olarak kibirlenmek, gururlanmak ve insanlardan uzaklaşmak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, nimet verildiğinde insanın şımarması, kendini beğenmesi ve Allah'tan uzaklaşması kastedilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cânib (جانب) kelimesi, bir şeyin kenarı, tarafı demektir. 'Ne'â bi-cânibihî' ifadesi, kişinin yanını çevirerek uzaklaşması, kibirlenmesi ve kendini beğenmesi anlamında kullanılır. Bu, nimet karşısında insanın sergilediği nankör ve gururlu tavrı betimler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mess (مس), bir şeye dokunmak, temas etmek demektir. Kur'an'da bazen bir musibetin veya kötülüğün birine isabet etmesi, başına gelmesi anlamında mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'messehu'ş-şerru' ifadesi, kötülüğün veya sıkıntının insana ulaşmasını, onu etkilemesini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mess (مس) kelimesi, Kur'an'da fiziksel temastan ziyade, bir durumun veya olayın bir kişiyi etkilemesi, ona dokunması anlamında sıkça kullanılır. Özellikle 'şerr' (kötülük) ile birlikte kullanıldığında, bir musibetin veya sıkıntının insana isabet etmesini, onu derinden etkilemesini ifade eder.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ye's (يأس), bir şeyden ümidi kesmek, umutsuzluğa düşmek demektir. Ayetteki 'kâne ye'ûsen' ifadesi, insanın başına bir kötülük geldiğinde hemen ümitsizliğe kapılmasını, Allah'ın rahmetinden ve yardımından umudunu kesmesini tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ye's (يأس) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın rahmetinden ümit kesme, çaresizlik ve umutsuzluk hali için kullanılır. Bu ayette, insanın zorluklar karşısında gösterdiği sabırsızlık ve hemen ye'se düşme eğilimi vurgulanarak, müminlerin bu durumdan sakınması gerektiği ima edilir.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(83) (Ve izâ en'amnâ alel İnsâni a'reda ve nea Bi canibih* ve izâ messehüşşerru kâne yeusa;)
“Biz insân’a nimet verdiğimiz zaman, Allah'ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.” İnsânlara verilen en büyük nimet akıl nimetidir ve ancak bu nimetle insân iyiyi kötüyü ayırma hikmetine sahip olabiliyor ve akıl Cenâb-ı Hakkk’ın hitap ettiği mahaldir. İnsânlar akıllı varlıklar oldukları için İlâh-î hakikatlere mazhar oldular, yani insan için en büyük
nimet Allah’ın varlığının kendisinde olduğunu aklıyla idrak etmesidir, eğer Cenâb-ı Hakk kendisini idrak etme yolunu bize açmamış olsaydı bu aklıda vermezdi ve mükellef tutmazdı.
Fakat insân kendi hakikatini anlamaktan yüz çevirdi çünkü bunun için bazı fedakârlıklar yapması gerekiyor ve kendisine en büyük perde olan nefsiyle mücadele etmesi gerekiyordu, bu mücadelede nefsi emmâresine zor geldiğinden kendinde bulunan İlâh-î hakikatleri ortaya çıkarmaktan uzaklaşıyor, en başta namaz kılmaktan, oruç tutmaktan uzaklaşıyor ve bireysel olarak nefsinin istediği şekilde hayatını sürdürmeye çalışıyor ve bu şekilde Allah’ın kendisine verdiği en büyük nimetten mahrum kalıyor. Bu uzaklaşma kendisini bu mes’ûliyyet’ten kurtarmıyor. Bu yolda kendisine bazı zorluklar isabet ettiği zaman üzüntüye düşer, hayatı hep nefsi emmâresi’nin istediği şekilde hep sağlıklı, zengin ve eğlenceli geçsin ister, bunların dışında mâniler çıktığında hemen üzülür çünkü Allah’a yönelmiş değildir.