Elhamdu li(A)llâhi-lleżî enzele ‘alâ ‘abdihi-lkitâbe velem yec'al lehu ‘ivecâ(n)
Hamd, kuluna Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah'a mahsustur.
Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.
Kehf Suresi'nin ilk ayeti, Allah'a hamd ile başlayarak Kur'an'ın indiriliş amacını ve niteliğini vurgular. Ayet, Kitab'ın ilahi menşeini, kul üzerindeki inzalini ve 'eğrilik'ten münezzeh oluşunu temel kavramlar üzerinden dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd, bir nimete karşılık veya bir güzelliğe hayranlık duyarak yapılan övgüdür. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun zatına mahsus kemal sıfatları ve lütufları sebebiyle yapılan övgüyü ifade eder. Ayetteki 'el-Hamdu lillâh' ifadesi, tüm övgülerin yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'nun her türlü kemal ve güzelliğin kaynağı olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hamd, dil ile yapılan övgüdür. Şükür ise hem dil, hem kalp, hem de azalarla yapılan övgüdür. Ayetteki 'el-Hamd' kelimesi, Allah'ın zatına ve fiillerine layık olan en yüce övgüyü ifade eder. Bu, O'nun Kitab'ı indirmesi gibi büyük bir nimete karşılık olarak yapılan bir övgüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnzal, bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru gönderilmesidir. Kur'an bağlamında 'enzela' fiili, Allah Teâlâ'nın kelamını Cebrail vasıtasıyla Peygamberine indirmesini ifade eder. Bu ayette Kitab'ın ilahi menşeini ve Allah tarafından gönderildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzul, bir şeyin yüksek bir yerden alçak bir yere inmesidir. 'Enzele' fiili ise indiren failin Allah olduğunu gösterir. Ayetteki 'enzela ale abdihi' ifadesi, Kitab'ın Allah'tan geldiğini ve O'nun kulu olan Hz. Muhammed'e indirildiğini açıkça belirtir, bu da Kitab'ın kutsiyetini ve otoritesini pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Abd, köle veya kul anlamına gelir. Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'na tam bir teslimiyetle boyun eğen, O'nun emirlerine itaat eden kişi için kullanılır. Ayette 'abdihî' ifadesi, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu olduğunu ve bu sıfatın onun için bir şeref olduğunu gösterir, zira Allah'ın Kitab'ını indirdiği kişi O'nun en seçkin kuludur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'abd' kavramı, Allah'a karşı mutlak bir itaat ve teslimiyet içinde olan varlığı ifade eder. Bu, insanın Allah karşısındaki konumunu belirler. Ayette 'abdihî' ifadesi, Hz. Muhammed'in peygamberlik makamının yanı sıra, Allah'a karşı tam bir kulluk bilinciyle hareket ettiğini ve bu kulluğun, vahyin kendisine indirilmesinin temelini oluşturduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitap, yazılı metin anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın vahyini, yani Kur'an'ı ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'el-Kitâb' kelimesi, Allah'ın indirdiği, yazılı hale getirilmiş ve korunmuş olan kutsal metni, yani Kur'an'ı kasteder. Bu, onun hem lafız hem de mana olarak ilahi bir kaynak olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kitap kelimesi, Kur'an'da sadece yazılı metin anlamında değil, aynı zamanda ilahi bir mesaj, hükümler bütünü ve yol gösterici bir rehber olarak da kullanılır. Kehf Suresi'nin bu ayetinde 'el-Kitâb', Allah'ın kullarına gönderdiği, içinde hiçbir eğriliğin bulunmadığı, dosdoğru ve eksiksiz bir hidayet kaynağı olarak takdim edilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ivâc, bir şeyin doğru olmaması, eğri olmasıdır. Kur'an'da mecazi olarak, bir sözde veya hükümde çelişki, tutarsızlık veya haktan sapma anlamında kullanılır. Ayetteki 'lem yec'al lehu ivâcâ' ifadesi, Kur'an'ın hiçbir yerinde bir çelişki, yanlışlık veya hakikatten sapma olmadığını, aksine tamamen doğru ve tutarlı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ivâc, gözle görülen şeylerdeki eğrilik için kullanılırken, 'avaj' ise manevi ve soyut şeylerdeki eğrilik için kullanılır. Ayetteki 'ivâcâ' kelimesi, Kitab'ın manasında, hükümlerinde veya mesajında hiçbir eğrilik, çarpıklık veya tutarsızlık bulunmadığını ifade eder. Bu, Kur'an'ın mükemmelliğini ve ilahi kaynağının bir delilini ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ivâc, hem maddi hem de manevi eğrilik için kullanılabilir. Ancak bu ayette Kitab'ın vasfı olarak kullanıldığında, onun hükümlerinde, kıssalarında veya genel mesajında hiçbir çelişki, eksiklik veya yanlışlık olmadığını, aksine her yönüyle dosdoğru ve mükemmel olduğunu belirtir. Bu, Kur'an'ın insan sözü olmadığını kanıtlayan bir özelliktir.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bir günlük namazda 290 defa Hamd olgusunun olması demek, alfedeki 29 harfin herbirerlerinin kendilerini zuhura çıkarıp faaliyete geçirdiği her bir harf sembolünün günde en az On’ar defa Hamd etmeleri Rablerine olan şükranlarıdır diyebiliriz.
Şimdi tekrar “hamd” mevzuuna dönelim, daha evvelce de bir miktar bahsetmiş olduğumuz gibi bir günlük namaz da (290) defa “hamd” olgusu vardır.
“Hamd”ın genelde dört mertebesi var, yani Ef’âl, Esmâ, Sıfat ve Zât mertebesinde hamd, bir kişi hangi mertebede yaşıyorsa idrak, şuur ve lâfzi olarak etmiş olduğu hamd o mertebeden olmaktadır. İlk önce şeriat mertebesi itibarıyla o mertebeden hamd yapılır ve hamd hakikatinin yüzde yirmisini oluşturur, tarikat mertebesinde yapılan hamd ile bu oran yüzde kırk, hakikat mertebesinde yüzde altmış, marifet mertebesine gelindiğinde ise hamd hakikatinin yüzde sekseni yapılmaktadır, bizlere düşen mümkün olduğu kadar kaliteli ibadet ederek bu yüzdeleri Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbetimiz yönünden çoğaltmaktır. Bir de bütün varlığın umumi hamdı vardır. Her varlık kendi mertebesinde var olup, zuhura çıktığından bir özellik kazanmış olmaktadırlar. Bu özellikleriyle faaliyet sahasına geldiklerinde birbirlerinden ayrılıp ne için var edilmişlerse, o özelliği ortaya koymaları bütün varlığın umumi hamdı’dır, “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tespih etmesin fakat siz onların tespihlerini anlayamazsınız”
Âyetinde belirtildiği üzere, böylece hamd mertebeleri beş (5) olmaktadır.
Ana bölümleri bu şekilde olan Hamd’ın bir de ara bölümleri vardır, şimdi onları incelemeye çalışalım;
(1).mertebe “Hamd” “Şükür” anlamında’dır. Bu düzeyde olan kimse Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere karşı şükrünü eda eder. “zâhiri şeriat mertebesi”dir yani gerçek şeriat mertebesi değildir henüz. İnsanların çoğunluğu bu yaşam içindedir, kişi farkında olmadan menfeat karşılığı şükretmiş olur iyi niyetiyle. Eğer Rabb’ı verdiği ve vermeyi vaad ettiği şeyleri vermemiş olsa büyük bir çoğunluğu bu şükürden vaz geçerler.
(2).mertebe “Hamd” “övgü” anlamındadır. Esasen hamd’ın lügat mânâsı da “övgü”dür. Her hangi bir şey beklemeden, karşılıksız olarak Rabb’ını, sadece muhabbeti ve sevgisi gereği övmesi’dir, batında yine şükür var fakat şuur ve anlayışta Cenâb-ı Hakk’ın yüceliğini övme var. Bu övgü, öven kişiler Rabblarını hangi mertebeye kadar idrak etmişlerse, ancak o mertebe düzeyinden övebildiklerinden bu kişilerin övgüleri birbirlerinden farklı olur “tarikat mertebesi”dir.
(3).mertebe Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor,“ElHamdu Lillâhi” derken buradaki “Lillâhi” nin ifadesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idraki yükseldikçe “Lillâhi”yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâh-î varlık bu âlemlerdeki azameti itibariyle sonsuz ve sonsuzluğu itibarıyla O’nu
övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifade etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakikatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değil, O halde övgü O’na mahsustur.
(4).mertebe “Hamd” gerçek anlamına yaklaşmış olmaktadır.
“Sübhanellahi ve bihamdihi” “O’nun hamdıyla tenzih ederiz”. Burada biraz daha mevzua girerek tefekkür dünyamızı genişletmeye çalışalım. Zira insan düşündüğü sürece zâhir ve bâtın ilerleyişini sağlayabilir, sadece faaliyet ile ilerlemez, düşündüğü sürece kabiliyetini geliştirmektedir.
“el hamdü lillâhi rabbil âlemiyne” (Fatiha Sûresi 1/2) yani “Hamd, âlemlerin Rabb’ı olan ALLAH içindir”
(1). ve (2). mertebelerde kul tarafından yapılan hamd bu mertebede Hakk’a geçmektedir. Hakikaten de “Hamd” ancak ALLAH’a mahsustur, yani gerçek hamdı ancak ALLAH yapar, bu bir gerçektir. Bu “hamdı” ancak “hakikat mertebesi”ne ulaşmış kimseler anlayıp değerlendirebi-lirler, zâten burası da hakikat mertebesidir. Duyarak hepimiz anlıyoruz fakat bunun sözel olarak değil fiili olarak anlaşılmasıdır burada kastedilen, kişinin kendi bünyesinde ruhani olarak yaşayıp anlamasıdır.Kulluk mertebesinden yapılan hamd’lar ne kadar yüce duygular içerisinde olursa olsun, yeterli olmaz çünkü, kulun gerçek hamdı yapabilmesi için, övdüğü varlığı çok iyi tanıması ve bilmesi lâzım gelir. O mertebelerde bu mümkün olmadığından
gerçek hamd meydana gelmiş olmaz. Ancak Cenâb-ı Hakk, her türlü hamd’ı eksiklikleriyle kabul eder. Az yukarıda gerçek “Hamdı” ancak “ALLAH” yapar dedik, burada roller değişmiş, “Kul” “hakikat mertebesi”ne ulaşınca Rabb’ı onu övmeye başlamıştır, kul aczini anlamış ve sükût etmiştir fakat hamd’in yapılması gerektiğinden rol değişerek aciz kalan kulun hamd’ini Cenâb-ı Hakk onun lisânından tamamlamaktadır.
“ve lekad kerremna beniy ademe”(İsrâ Sûresi17/70) yani “Âdemoğlunu mükerrem kıldık.”
“innallahe ve melâiketehu yusallune alennebiyyi” (Ahzab Sûresi 33/56) yani “ALLAH ve melekleri peygamberin üzerine salat-u selâm getirirler.”
“ve mâ erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne”(Enbiya Sûresi 21/107) yani “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, gibi ve benzeri ifadelerle ALLAH kulunu över. İşte bu çok büyük bir idrak mertebesidir.
Kul kendini tanıma doğrultusunda yol aldıkça,
- evvelâ aczini ve yokluğunu anlar.
- Ondan sonra da kendi gerçek varlığını idrak eder.
İşte o mertebe de Rabb’ı, kulunu övmeye başlamıştır.
“Bütün âlemleri senin için, seni de kendim için halk ettim” rütbesini vermiş olur.
İnsanoğlu gerçek hedefini bir bilebilseydi ne olurdu?...
İdraki ve yaşamı oldukça zor olan bu mertebeye Cenab-ı Hak arzulularını ulaştırsın.
(5).mertebe “Hamd” daha da derinleşip genişlemektedir.
“asâ en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuda” (İsra Sûresi 17/79) yani “Umulur ki Rabbin seni de makam-ı “MAHMUD”a ulaştırır,” hükmüyle bu mertebenin en geniş hali belirtilmiştir.
Yani bu Âyeti kerimenin yaşantısı sana makam olur mertebe olur, bu Âyeti kerimenin hükmüyle yaşarsın, tabi ki evvelâ Efendimiz (s.a.v) in şahsında oraya ulaşan herkes için geçerlidir. Efendimiz (s.a.v) de genel mânâ da olan bu oluşum kişisel olarak kişinin kendi bireysel Makam-ı Mahmud’unu yaşar kişi. Bütün varlık alemi tarafından gerek “FITRΔ gerek “İRADΔ olarak, “övülen, hamd” edilen “MAKAM-I MAHMUD”, “HAKİKAT-i MUHAMMED-İ”dir.
(6).mertebe Bütün varlığın her birerlerine mahsus kendi lisanlarıyla, kendi mertebelerinden yaptıkları “Hamd”lardır.
“ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin lâ tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” Ehlullah’tan da bu konuda şöyle denmektedir, “varlık hem lisanen hem hâlen tesbihlerini yapmaktadır ve bunu duyan da duymaktadır” bir çok kişilerde bunu yazmışlardır.
“el hamdü lillahi rabbil alemiyne” (Fatiha Suresi 1/2) yani “Hamd, âlemlerin Rabb’ı olan ALLAH içindir”
“Hamd âlemlerin Rabb’ı olan ALLAH’a mahsustur” ifadesi bünyesinde çok geniş oluşumu bulundurmaktadır.
(7).mertebe
Bu mertebede hamd “efdalü zikir lâ ilâhe illâllah, efdaluddu’a elhamdülillah” ifadesiyle belirtilen duanın eftali/üstünü olan “elhamdülillah” dır. Yarısı “Ulûhiyyet”, yarısı “abdiyyet” mertebesinden hitab eden bu Sûre-i şerif-i her rek’atte ve her fırsatta okumaktayız, O’na gerçek değerini verip idrakle düşünmeliyiz.
(8).mertebe Hamd ahirette oluşacak “liva-ül hamd” (hamd sancağı)nın altında sığınmaktır.
“Hamd”ın (8) mertebesini de anlayabildiğimiz kadar anlatmaya çalıştık, Cenâb-ı Hakk her birerlerimize bunları daha iyi anlama yeteneği versin, şuurlu insanlar olarak ne yaptığımızı bilmemiz lâzımdır.
Hamd Allah içindir;
Fatiha Sûresi iki yönlüdür yarısı kula yarısı Hakk’a aittir, işte aynı şekilde Hamd olgusununda yarısının kula ait yarısının Hakk’a ait olduğunu sekiz mertebesiyle beraber belirttik.
O ki kulunun üzerine indirdi , Burada dikkat edersek Muhammed (s.a.v) demiyor fakat ilk defa Efendimize (s.a.v) geldiği için meallerde Muhammed (s.a.v) olarak yazar ve bu da doğrudur, ancak Efendimiz (s.a.v) ahirete intikal ettikten sonra Kûr’an’da arkasından gitmiş olsaydı, sadece ona özel bir Kûr’an olacaktı fakat Efendimizden (s.a.v.) veraset ile bizlere intikal etti, o halde kim okuyorsa okuyanın Kûr’ân’ıdır bu, yani herbirerlerimizin bu Kûr’ân’dan hissemiz var, bu âyetten de hissemiz var.
Kul olarak Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz bu mânânın en geniş zuhur mahâlli fakat veraset ile oradan varisliğimiz var, yani bu hakikatte, bu abdiyyette hissemiz var, o halde kim okuyorsa burayı orada abd yerine onun ismi vardır, bakın şimdi ne kadar yaklaştık, Kûr’ân-ı Kerîm adeta karşımızda ve bize okunuyor, bunlar mazide olmuş hadiseler değil an be an yaşanan hadiseler, biz Kur’an-ı Kerim’in nerede, hangi hal ile okuyorsak o okuduklarımız bize inzal oluyor, Efendimize de (s.a.v) Yirmiüç sene de parça, parça inmedi mi, bizim de hayatımız boyunca
okuduğumuz anlarda bize nâzil oluyor, işte bu Âyet hükmüyle bütün Âyetleri Cenâb-ı Hakk o kuluna indiriyor, çünkü nüzul bitmiyor, nüzul bittiği anda dünya da biter Kûr’ân-ı Kerim’de biter ki böyle bir şey söz konusu değil.
Gerek zahir olarak şeriat mertebesinden olsun, gerek tarikat, gerek hakikat, gerekse marifet mertebesinde olsun okuyan kişi, hangi mertebede ise o Âyetin o mertebedeki anlayışı ona indirilmekte. Burada yapılacak iş Kûr’ân-ı Kerîm’e mümkün olduğu kadar geniş bir ihata ile bakıp, onunla ilgilenip ve o mertebeden daha çok faydalanarak daha geniş bir abdiyyet içerisinde o Âyetleri almamız bize çok fayda sağlayacaktır. Bunları yaptığımız zaman ötelerde olan bir Allah’a değil, hayatın içinde bizlerle birlikte yaşayan bir Allah’ın varlığıyla hayatımızı sürdürmüş olacağız ki bu da insân’a ne kadar büyük bir güç, huzur verir. İşte herbirerlerimizin bir kulluk tarafımız abdiyyeti-miz var ve Ulûhiyyet hakikatlerini ancak bu abdiyyetimizi idrak edebiliyor, o abd olan kişi nefsini terbiye ettiği zaman o nefsi safiye oluyor.
Kitab’ı indirdi;, Kitap’tan kasıt Kûr’ân-ı Kerîm olmakla birlikte bütün kitapları hükmü altına alıp kapsamaktadır, ancak Hz.Rasulullah’a (s.a.v) geldiği için öncelikli olarak Kûr’ân’ı anlıyoruz ve Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde bütün kitaplar mevcut zâten, bu nedenden dolayı Kûr’ân’ı indirdik diyerek tahsis etmiyor, kitab diyor. Şu anda dünyada İncil, Tevrat vb. olarak bulunan kitaplar hayali ve asılları bozulmuş kitaplardır, bazı düzgün tarafları bulunuyorsa da hükmü yok çünkü Kûr’ân-ı Kerîm onların hükümlerini yeniledi.
Bizim kitaptan ne kadar nasibimiz varsa yani diğer bir ifadeyle abdiyyetimizi ne kadar geliştirmişsek kitaptan bize akan o kadarı oluyor, yani biz ne kadar alabiliyorsak bize o kadar indiriliyor.”Gönül kitabını oku…” dendiği zaman burada belirtilen abd’e indirilen kitaptan ne kadarını kendi kitabımıza aktarabilmişsek ahirette bizim kitabımız o kadar olacak.
Kûr’ân-ı Kerîm’in hakikatlerinden ne kadar hakikat elde edip şuuruna varabilmişsek, yaşantıya geçirebilmişsek, yani amellerimizle birlikte faaliyete koyduğumuz Âyetler bizim özel birey kitabımız olacak. Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’i bütün olarak indiriyor ve tahsis yapmıyor, bizler onun içinden ne kadarını alıp kendimize maletmişsek o bizim kitabımızdır. Faaliyet içerisinde olduğumuzda ve onu bilinçli yaptığımıza kabiliyete çevirmiş oluyoruz, kabiliyetle yapılan iş ise kaliteli ve hakkıyla olmaktadır.
Ve kitab’ta hiçbir eğrilik yoktur;
O kitab’ın içerisinde hiçbir eğrilik, yanlışlık, acabalık, tereddüt yoktur, mümkün değil. Cenaâb-ı Hakk acaba gibi kuşkulara yer bırakan bir iş yapmaz, bu kuşkuları kullar ortaya getirmekte Âyet”incil ve tevratta ihtilâfa düştüler….” Diyerek hayali kitapları belirtmektedir Cenâb-ı Hak. Kitap’tan maksat bir yönüyle kişinin kendi kapasitesi içerisinde bir ömür boyu oluşturduğu, öğrendiği ve Âyetlerin hakikatlerini yaşantısına soktuğu kendi özel kitab’ı, diğer yönüyle Kûr’ân-ı Kerîm’in dört İlâh-î yönü bulunan mertebeleri, bunlar ;
- Kûr’ân-ı Samit; Mushaf-ı Şerif, okunmayıp kapalı duran Kûr’ân.
- Elif, Lâm, Mim;
- Kûr’Ân-ı Nâtık; Konuşan Kûr’ân, yani İnsân-ı Kâmil.