Veâminû bimâ enzeltu musaddikan limâ me'akum velâ tekûnû evvele kâfirin bih(i)(s) velâ teşterû bi-âyâtî śemenen kalîlen ve-iyyâye fettekûn(i)
Elinizdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur'an'a) iman edin. Onu inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a iman edin, O'nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.
Bakara Suresi'nin 41. ayeti, İsrailoğulları'na hitaben, Kur'an'a iman etmeleri, onu inkar edenlerin ilki olmamaları ve Allah'ın ayetlerini dünya menfaatleri karşılığında satmamaları gerektiğini vurgular. Ayet, özellikle 'iman', 'tasdik', 'küfür', 'satın almak/değiştirmek' ve 'takva' kavramları üzerinden derin bir anlam katmanı sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), 'emn' (أمن) kökünden türemiş olup, korkunun zıddı olan güven ve emniyet anlamına gelir. Şeriat dilinde ise, kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmektir. Ayetteki 'âminû' emri, Tevrat'ı tasdik eden Kur'an'a tam bir teslimiyetle inanmayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. Bu ayette, İsrailoğulları'ndan, kendi kutsal kitaplarını doğrulayan yeni vahye (Kur'an'a) karşı şüphe duymadan, tam bir güvenle inanmaları istenmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Musaddıkan' (مصدقًا), 'doğrulayıcı' demektir. Kur'an, kendinden önceki kitapları (Tevrat ve İncil) yalanlamaz, aksine onların özünü ve temel mesajını teyit eder. Bu ayette, Kur'an'ın Tevrat'ın getirdiği hakikatleri onayladığı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), bir şeyin gerçeğe uygun olmasıdır. 'Tasdik' (تصديق), bir sözü veya haberi doğru kabul etmek, onaylamaktır. Ayetteki 'musaddıkan', Kur'an'ın, İsrailoğulları'nın elindeki Tevrat'ın temel prensiplerini ve peygamberlik müjdelerini doğruladığını, böylece onların iman etmeleri için bir gerekçe sunduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya indirdiği ayetleri inkar etmektir. Ayette, İsrailoğulları'nın, kendi kitaplarında müjdelenen ve kendi yanlarındaki hakikati doğrulayan Kur'an'ı ilk inkar edenler olmamaları emredilir, zira bu, bildikleri gerçeği örtbas etmek anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfür, Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük ve gerçeği bile bile reddetme eylemidir. Bu ayette, 'ilk kafir' olmama uyarısı, İsrailoğulları'nın Tevrat'tan dolayı zaten bilgi sahibi oldukları hakikati, Kur'an geldiğinde inkar etmelerinin daha büyük bir vebal olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şirâ (شراء), hem satın almak hem de satmak anlamına gelir. Kur'an'da genellikle bir şeyi daha değersiz bir şeyle değiştirmek, takas etmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'lâ teşterû', Allah'ın ayetlerini dünya malı, makam veya şöhret gibi geçici ve değersiz şeylerle değiştirmemeleri, yani hakikati menfaat uğruna tahrif etmemeleri emrini içerir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şirâ, bir şeyi bedel karşılığında almaktır. Kur'an'da bu fiil, genellikle manevi değerlerin maddi veya geçici menfaatler karşılığında feda edilmesi bağlamında kullanılır. Burada, Allah'ın ayetlerinin 'az bir bedel' (semenen kalîlen) karşılığında satılması, yani onların değerini düşürerek dünya menfaatlerine alet edilmesi yasaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva (تقوى), bir şeyi korumak, sakınmak demektir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın azabından sakınmak için O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Ayetteki 'fettekûnî' emri, Allah'ın ayetlerini değiştirmeme ve inkar etmeme emrinin hemen ardından gelerek, bu emirlerin ihlalinin Allah'ın azabına yol açacağı uyarısını ve O'na karşı sorumluluk bilincini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Takva, Allah'a karşı duyulan saygı ve korkuyla birlikte, O'nun rızasını kazanma çabasıdır. Bu, sadece bir korku değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerine uyarak kendini kötülüklerden koruma bilincidir. Ayetteki 'fettekûnî', İsrailoğulları'na, Allah'ın ayetlerine karşı sergiledikleri tutumun sonuçları konusunda Allah'tan sakınmaları ve O'nun koyduğu sınırlara riayet etmeleri gerektiğini hatırlatır.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَآمِنُواْ بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَكُمْ وَلاَ تَكُونُواْ أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَناً قَلِيلاً وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ
(2/41) Ve âminu Bima enzeltü müsaddikan limâ me'aküm ve la tekünu evvele kâfirin Bihi ve lâ teşteru Biayatiy semenen kaliylen, ve iyyaye fettekun;
* Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğimize
(Kur’an’a) imân edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
Ve devam ediyor ben-î İsrâîl mertebesinde olanlara veya genel imân ehline; İmân ediniz, tasdik edici olarak gelmiş olan Kûr’ân-ı Kerîm’e imân ediniz ben-î İsrâîl’e bu hitab hep devam ediyor, ve sizinle birlikte olanı yani Tevrât-ı Şerifi tasdik edene, imân ediniz, sakın a olmayınız küfür ehlinin evvelleri;
Şöyle düşünelim bir derviş Mûseviyyet mertebesine yani tevhid-i esmâ mertebesine ulaştı, Mûsâ (a.s.) ın hayatı bildiğiniz gibi tarikat hayatının hakikatidir, Mûsâ (a.s) ın hayatını incelediğimiz zaman gerçek tarikat ehlinin yaşaması gereken bütün safhalar onun içerisinde mevcut, işte burada demek istiyor ki sen tarikat ehli olduğun halde hakikat ve marifet mertebelerine de imân et yani çünkü ulaşamadın daha oralara, ulaşamadığın için varlığını kabul et ulaşmaya çalış, imân ehli ol yani oralarını inkâr etme, bulunduğun yer tarikat mertebesi ise tarikatta kalıpta daha yukarılara çıkmaktan kendini alıkoyma mânâsına, yani hedef gösteriyor hakikat ve marifet mertebelerini yani bak elindekini tasdik edici olarak gelen Kûr’ân’a imân et, daha henüz anlayamadığın halde ama, varlığını bildiğin için ona imân et, çünkü orada Mûseviyyet mertebesinde Kûr’ân-ı Kerîm’i Zât mertebesi itibarıyla anlamak mümkün değil, eğer anlamak mümkün olsaydı Mûsâ (a.s.) a Kûr’ân-ı Kerîm inerdi Tevrat inmezdi, Kûr’ân Zât demek Kûr’ân—ı Kerîm Zâtın ikrâmı demek, furkan sıfat demek furkan-ı kerim sıfatlar mertebesinin ikrâmı demek, Tevrat ise kelime anlamı olarak haberi daha uzağa ulaştıran mânâsına yani Esmâ-i İlâhiyye mertebesi, daha evvelce peygamberler kendi kavimlerine geldiğinden çevreye şâmil olmadığından Tevrat’ta genişleme başlıyor, İncil ise müjde demek kendinden sonra gelecek olan (Ahmed) adında peygamberin gelişini müjdelemek mânâsına. Bir kişi devamlı olarak tarikat mertebesinde kalırsa kendisine zulmetmiş oluyor Hakkikat-i İlâhiye ye zulmetmiş ve bu
Âyete ters düşmüş oluyor. Kısaltmayın değiştirmeyin, Âyetlerimizi, az bir pahaya değere;
Cenâb-ı Hakk insânoğluna burada ne büyük hitab ta bulunuyor ama ne yazık ki biz, herbirerlerimiz genelde çok küçük değerlere Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini satıp değiştiriyoruz, nedir bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın evvela enfüsi Âyetleri var bizim üzerimizde, ve dışarıda Âyetleri var ve Âyet’te Kûr’ân demek olduğuna göre, herbirerlerimiz Cenâb-ı Hakk’ın Âyetlerindeniz yani Zâti işaretlerindeniz.
“Senüriyhim ayatiNA fiyl afakı ve fiy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk”(Fussilet 41/53.Ayet) yani “Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi-Âyetlerimizi, göstere-ceğiz ki, Kûr'ân'ın hakk olduğu kendilerine açıkça belli olsun.” Diyor Cenâb-ı Hakk, göstereceğiz diyor ama daha evvel gözükmüyormuydu, gözüküyordu da biz onu idrak edeceğiz mânâsında yani mevcut olanı kendi üzerimizde zuhura çıkaracağız, işte kendinde var olan Allah’ın Âyetlerini sen idrak edemediğinden, onları açığa çıkaramadığından, onları çok basit yerlerde kullandığından yani dünyalık işlerde nefsâni menfaatler üzerinde kullandığından bunun karşılığında senin aldığın şey çok az olduğundan ve onları geçici olarak burada kullandığından Allah’ın Âyetlerini çok az bir değere sattınız, değiştirdiniz ne yazık ettiniz, başka bir yerde bunda bahsederken “fe bi'se ma yeşterun;” (Al-i İmran 3/187.Ayet) yani “bu ne kötü bir alışveriştir” diyor.
O halde Benden sakınınız, Cenâb-ı Hakk dolaylı olarak Allah’tan korkun diyor, burada Benden sakınınız diyor, sakınmaktan maksat;
Şeriat mertebesinde, zâhiri varlığımızı korumak yani beden mülkünü örtmek, günahlara ve haramlara bakmamak sûretiyle sakınmak korunmaktır.
Tarikat mertebesinde, Cenâb-ı Hakk’ın dışında
başka şeylere muhabbet etmekten sakınmak, kime ki muhabbet ettiyse bu varlıkta, Hakk sevgisinin üstünde işte ittikasını yapmamış demek olur, varlıklar içinde kime veya neye yaptığı muhabbet Hakk’ın muhabbetinin altında ise onun ittikası doğrudur, Hakkikat mertebesinde, ittikasına geldiğimizde ittika kendi varlığında İlâh-î varlığın olduğunu bilip, müşahede edip bunu unutmaktan ittika edecek yani kendi nefsaniyetine düşmekten sakınacak, ikiliğe düşmekten sakınacaktır.
Marifet mertebesinin, ittikası, bu yaşantıyı karşı tarafa da aktaracak, bildirecek şekilde hareket etmesi, yani kendisinde müşahede ettiği özelliği dışarıya da müşahede ettirmesi, tabi bunu aktarması için öyle bir gönül bulması gerekiyor onu bulduğu anda bunu faaliyete geçirmesi gerekiyor.