Kâle innehu yekûlu innehâ bekaratun lâżelûlun tuśîru-l-arda velâ teski-lharśe musellemetun lâ şiyete fîhâ (c)kâlu-l-âne ci/te bilhakk(i)(c) feżebehûhâ vemâ kâdû yef'alûn(e)
Musa şöyle dedi: "Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır." Onlar, "İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin" dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.
Musa, "Rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır". Onlar da: "İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun." dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı.
Bu ayet, İsrailoğulları'nın Allah'ın emrettiği sığırın nitelikleri hakkındaki sorularını ve Hz. Musa'nın cevabını konu alır. Anahtar kavramlar, sığırın fiziksel özelliklerini ve bu özelliklerin sembolik anlamlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bakara' kelimesinin 'yarmak, açmak' anlamındaki 'bakr' kökünden geldiğini belirtir. Sığırın toprağı yarması, sürmesi veya karnının yarılıp yavrusunun çıkarılması gibi eylemlerle ilişkilendirir. Ayetteki bağlamda, kurban edilmesi emredilen belirli bir dişi sığırı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bakara' kelimesini doğrudan 'inek' olarak açıklar ve ayetteki kullanımının mecazi bir anlam taşımadığını, bilakis somut bir hayvanı işaret ettiğini vurgular. İsrailoğulları'nın kurban etmeleri istenen hayvanın türünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zelûl' kelimesini 'boyunduruk altına alınmış, ehlileştirilmiş' anlamında kullanır. Ayetteki 'lâ zelûl' ifadesi ise, sığırın henüz iş için kullanılmamış, dolayısıyla yorulmamış ve yıpranmamış olduğunu belirtir. Bu, kurban edilecek hayvanın kusursuzluğuna işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zelle' kökünün 'alçalmak, boyun eğmek, kolaylaşmak' anlamlarına geldiğini ifade eder. 'Zelûl' ise, 'boyun eğdirilmiş, itaatkar kılınmış' demektir. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte, sığırın henüz boyun eğdirilmemiş, yani tarım işlerinde kullanılmamış olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'esâra' fiilinin 'toprağı sürmek, altını üstüne getirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tüsîru' fiili, sığırın tarım işlerinde, özellikle toprağı sürmede kullanılmadığını ifade eder. Bu, hayvanın işlenmemiş ve dinç olma özelliğini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 's-v-r' kökünün 'hareketlendirmek, kaldırmak, uyandırmak' gibi anlamlara geldiğini açıklar. 'Tüsîru' fiili, sığırın toprağı kaldırıp sürme eylemini ifade eder. Ayetteki olumsuzlukla birlikte, bu eylemi yapmamış olduğunu, dolayısıyla yorulmamış olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sakâ' fiilinin 'su vermek, sulamak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'teskî' fiili, sığırın ekini sulama işinde kullanılmadığını ifade eder. Bu da hayvanın iş yükünden muaf tutulduğunu ve kurban için özel niteliklere sahip olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sakâ' fiilinin 'birine su vermek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'lâ teskî' ifadesi, sığırın tarlaları sulama işinde çalıştırılmadığını, dolayısıyla yorulmamış ve yıpranmamış olduğunu vurgular. Bu, kurban edilecek hayvanın fiziksel bütünlüğünü ve kusursuzluğunu pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şiye' kelimesini 'farklı renkli leke, alaca' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ şiyete fîhâ' ifadesi, sığırın tek renkli olduğunu, üzerinde başka renkte bir leke veya alaca bulunmadığını belirtir. Bu, kurbanın fiziksel kusursuzluğunun bir başka şartıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şiye' kelimesinin 'işaret, alamet, farklı renk' anlamlarına geldiğini ve genellikle hayvanlardaki renk farklılıklarını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kurban edilecek sığırın renginde herhangi bir farklılık, alacalık veya kusur bulunmadığını, tamamen saf ve tek renk olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakk' kelimesinin 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ci'te bi'l-hakk' ifadesi, Hz. Musa'nın nihayet doğru ve kesin bilgiyi getirdiğini, daha önceki belirsizliklerin ortadan kalktığını ifade eder. Bu, İsrailoğulları'nın tatmin olduğu son açıklamayı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hakk' kavramının Kur'an'da 'mutlak gerçeklik, doğruluk, adalet' gibi temel anlamlar taşıdığını açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Hz. Musa'nın Allah'tan gelen kesin ve şüpheye yer bırakmayan emri nihayet tam olarak açıkladığını ve İsrailoğulları'nın bu gerçeği kabul ettiğini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
الآنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُواْ يَفْعَلُونَ
(2/71) Kale inneHU yekulü inneha bekaretün la zelulün tüsiyrul'Arda ve la teskıylharse, müsellemetün lâşiyete fiyha* kalül' ANe ci'te BilHakkı, fezebehuha ve ma kâdu yef'alun;
* Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, “İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin” dediler. NihÂyet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.
Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) tekrar Rabbine danışıyor, “muhakkak ki O der, yani Rabbim der, o öyle bir bakara’dır yeryüzünü sabanla sürmek için boyunduruğa koşulmamıştır ve ekinleride sulamak için dolaba bağlanmamıştır, böylece alacasız bir inektir” bunun üzerine onlar “işte şimdi bize Hakk olarak geldin, yani bu kadar izahat bize yeter” dediler, hemen onu buldular ve kestiler, yalnız az daha bu işi yapmayacaklardı vazgeçeceklerdi, bu iş zor diye, ama aralarından birkaçı çıktı, hadi artık uzatmayın bu kadar soru yeter gelin şunu hemen bulalım, keselim dediler, buldular ve kestiler ama pahası onlara biraz ağır oldu.
Burada dervişliğin çok güzel özelliklerinden Bahsediyor
boyunduruğa girmemiştir yani şartlanmalar içerisine girmemiştir, derviş mutlaka bu böyledir, şöyledir diye kesin değerlendirmede bulunmamalıdır, boyunduruğa girmesi hür düşünememesi demektir.
Ark çevirmemiş, ekin sulamamış olacak, bugün dervişliğin genel olarak tarikatlarda görülen hadiseleri bunlardır, boyunduruğa koşulmak ve ekin sulamak, şeyhler o kadar yükseltiliyor ki dervişte bu artık kesin bir çizgi haline yani boyunduruk haline geliyor, şeyhten kurtulması mümkün olmuyor herşeyi onda buluyor, tabi ki her yolun bir eğitim sistemi olacak o konu ayrı, fakat Hakk’ın yerine haşa o kişiler getirilmiş oluyor ve bizde putperestlik yok derken o kişinin şahsında putperestliği icad etmiş oluyoruz, örneğin günde binlerle belirtilen çok fazla rakamlara ulaşan zikirler çekiliyor, bunlarda hep kendi yerinde dönüp durmaları sonucunu doğuruyor, o yükü çekecek, o dolabı çevirecek takati kalmıyor, hem o şekilde şartlanmış oluyor bunun yanında boyunduruk altına girerekte şartlanıyor.
En büyük eksiğimiz günün yaşantısına bu fiilleri uyduramamaktan kaynaklanıyor, o günün şartlarını bugünün insânına yapıştırmaya çalışıyoruz fakat olmuyor, bütün o hükümler yani şeriat, tarikat, hakikat, marifet var fakat sistemini değiştirerek kullanmak gerekiyor, çünkü hükümlerin değil, sisteminin hükmü geçmiş, ama bunlar düzgün bir şekilde nasıl yapılır ayrı konu, yeri gelmişken bazı şeyleri tespit için söylüyoruz.
Biz kendimizi kabirden çıkarmaya çalışıyoruz, beden kabrinden çıkarmaya çalışıyoruz, bu işin eğitimi diyerek kendilerini toprak altına ve kabirlere sokanlar var, Hz.Resullullah (sav) toprak altında bulmadı ki Rabbini miraçta buldu, biz onun ümmetiyiz ve mirac ehliyiz toprak ehli değiliz ki biz, bizim sistemimiz derviş odaklıdır yani bu işi sen kendin yapacaksın, kimse kimsenin işini yapmaz kendi işini kendin yapacaksın.
Yeryüzünü sürmemiş, demesinin bir başka özelliğide kendi beden mülkünü fazla karıştırmayacak, yeryüzü
demek bizim varlığımız bizim kendi dünyamız, sürerek bunu fazla karıştırmayacağız, eşelememiş olacağız, ve sulamamış olacağız, çünkü bu nefsi emmâre, nefsi levvâme toprağını sürüp, karıştırıp sularsak iyice azar, biz onları beden ve nefis yolunda değil Hakk yolunda kullanacağız.
Ve alacasız olacak, yani muhabbetinde bir fiske kadar acaba ve şüphecilik gibi şeyler olmayacak, ne mal, mülk, ne ana-baba, ne çoluk-çocuksevgisi, bunlar tabiki olacak ama Allah sevgisinin altında olacak.