İçeriğe atla
Enbiyâ 37Cüz 17 · Sayfa 325

Enbiyâ Sûresi 37. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Ḣulika-l-insânu min ‘acel(in)(c) seurîkum âyâtî felâ testa'cilûn(e)

İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında ayetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.

Enbiyâ Sûresi

“Hulika-l-insânu min acel(in) seurîkum âyâtî felâ testa’cilûn(e)” İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin. (21/37)


Fusus’ul Hikem Mukakdime bölümünde;

Latîfin latîfi olan ulûhiyyet zâtı kemâlâtını müşâhede etme zevki ile bilmeğe ve izâfî gayrı oluş yüzünden bilmeğe muhabbet ettiğinde, ihâta etmiş olduğu sonsuz uzayda açığa çıkma muhabbetinin harâreti ile nefes-i rahmânîsini nefeslendirdi ve gönderdi. Bu nefeslendirme netîcesinde sonsuz uzayda, ya‟nî kendi latîf vücûdunda kümeler halinde yayılan nefes-i rahmânî, sonsuz âlemlerin “heyûlâ”sıdır. Ve gönderilen nefesin şiddetinden hareket oluştu. Astronomi ehli indinde bu ilk maddeye “parlak bulut” ifâdesini kulla- nırlar. Gerçi, bunlar tarafından kâinâtın başlangıcı hakkında muhtelif teoriler açıklanmış ve beyân olunmuş ise de, kâinât heyûlasının parlak bulut hâlinde olduğunda hepsi birleşmiştir. Onlar, keşf ehline güvenmediklerinden, gök ci- simlerinin varlığı ve düzeni hakkında türlü türlü teoriler ortaya koydular. Burada bunların ayrıntılanması gereksizdir. Yalnız, şu kadar diyelim ki, insanın vücûdu kâinâtın özü olduğundan, her sırrın anahtarıdır. Parlak bulut‟a karşılık gelen beşer sûretinde olmayan nutfe, tabîata karşılık gelen annesinin rah- minde ne esas ile sûret kazanmakta ise, “büyük insan” olarak isimlendirilen güneş sistemimizin de buluttan meydana geliş tarzının ve sûret kazanmasının bu esaslar çerçevesinden olması gerekir. Çünkü büyük insanın derece derece kemâl bulması milyonlarca seneler zarfında olduğu halde, küçük insanın kemâl bulması annesinin rahminde dokuz ay gibi kısa bir zama‟nâ sığar. Onun için Hak Teâlâ Hazretleri “hûlikal insânü min acel” (Enbiyâ,21/37) ya‟nî “İnsân aceleden hálk olundu” buyurdu.

Şimdi nefes-i rahmânî, sonsuz uzayı ihâta etmiş olan latîfin latîfi zât‟ın dışına gönderilmedi. Çünkü onun dışı diye bir şey tasavvur edilemez. Bu nefes- lendirme, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile olan bir tecellîsidir. Ve nefes-i rahmânî zâtın aynıdır. Bu, ancak, ulûhiyyet zâtının zâtını ve nefesini [veyâ nefsini] kesîfleştirmesinden ibârettir. Nitekim Ebu‟l- Hasen Gûrî hazretleri buyurur:

“Tenzîh ederim şu en celil ve a‟lâ zatı ki, nefesini [nefsini] latîf kılıp ona Hak dedi ve nefesini [nefsini] kesîf kılıp ona da halk edilmişler dedi.” Bu nefes-i rahmânî âlî iken, ya‟nî latîf zâtın nefeslendirmesini takiben latîf oluşunun kemâlinden sûretsiz iken, aşağı doğru indikçe soğuma ve sertleşme ile şekiller ve sûretler kazanır. Nitekim insanın nefesi çok soğukta bir cam üze- rine gönderildiğinde, çıkış anında sıcaklıkla latîf ve sûretsiz iken, aşağıya doğru indikçe soğuyup ve sertleşerek cam üzerinde çiçekli buzlar oluşturur ve o buzlardaki şekiller nefesin ayn‟ıdır. Nefes-i rahmânî de nefeslendirme anında böylece latîf olup, derece derece parlak bulut hâline gelir ve âlemlerin aslî maddesi olur.

Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) Îsâ Fassında bu hakîkate işâret olarak keşf yo- luyla aldıkları haber üzerine buyururlar: ġiir:

Tercüme: “Nefes-i rahmânîde olan eşyânın hepsi, gecenin sonundaki ışık gibidir.”[64]

Bir başka ifadeyele;

Hadis-i Şerifte:

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele ftmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.”

“el aceleti mineşşeytani”

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün âleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti.

Yani bu âlemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi.

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi.

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır.

Nefis ise, onların birimselliğidir.

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler.

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki:

[ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu.

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler.

Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler.

İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler.

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti.

Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler.

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[65]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)