Ve-iżâ raâke-lleżîne keferû in yetteḣiżûneke illâ huzuven ehâżâ-lleżî yeżkuru âlihetekum vehum biżikri-rrahmâni hum kâfirûn(e)
İnkar edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. "Bu mu ilahlarınızı diline dolayan?" derler. Halbuki kendileri Rahman'ın kitabını inkar ediyorlar.
O inkârcılar seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar ve "İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur?" diyorlar. Halbuki onlar Rahmân'ın kitabını inkâr ediyorlar.
Enbiyâ Suresi 36. ayet, inkarcıların Hz. Peygamber'e karşı takındıkları alaycı tavrı ve Allah'ın ayetlerini inkar etmelerini ele almaktadır. Ayet, 'küfür', 'istihza' ve 'zikir' gibi temel kavramlar üzerinden inkarcıların psikolojisini ve tutumunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek anlamına gelir. Bu ayetteki 'keferû' kelimesi, hakikati, yani peygamberliği ve Allah'ın birliğini örtbas eden, gizleyen ve bu nedenle inkar eden kimseleri ifade eder. Onlar, peygamberin getirdiği mesajı görmezden gelerek hakikati örtmüşlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'küfr', Kur'an'da sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve O'nun ayetlerini bile bile reddetme eylemidir. Ayetteki 'keferû' ifadesi, inkarcıların peygamberi alaya alarak Allah'ın ayetlerine karşı gösterdikleri bu nankör ve reddedici tutumu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesinin mecazi olarak 'örtmek' anlamından türediğini belirtir. Bu ayetteki 'keferû' ifadesi, inkarcıların peygamberin getirdiği hakikati, sanki bir örtüyle gizler gibi reddetmelerini ve bu reddedişin bir sonucu olarak alay etmelerini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): E-h-z kökü, bir şeyi almak, edinmek anlamına gelir. 'İttihâz' ise bir şeyi kendine edinmek, kılmak demektir. Bu ayette 'yettehizûneke' ifadesi, inkarcıların peygamberi kendilerine bir alay konusu, bir eğlence aracı olarak görmelerini ve bu şekilde muamele etmelerini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittihâz' fiilinin genellikle bir şeyi bir sıfatla nitelemek veya bir şeye bir konum vermek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yettehizûneke' ifadesi, inkarcıların peygamberi 'hüzüv' (alay) sıfatıyla niteleyerek, onu alay konusu haline getirdiklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): H-z-e kökü, alay etmek, küçümsemek anlamına gelir. 'Hüzüv', alay edilen şey veya alay etme eylemidir. Ayetteki 'hüzüven' kelimesi, inkarcıların peygamberi ciddiye almayıp, onu küçümseyerek eğlence konusu yapmalarını, onunla dalga geçmelerini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüzüv' kelimesinin, bir şeyi hafife almak, onunla eğlenmek ve onu küçümsemek anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, inkarcıların peygamberin şahsiyetini ve getirdiği mesajı değersiz görerek, ona karşı takındıkları aşağılayıcı tutumu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hüzüv' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlere ve ilahi mesajlara karşı gösterilen küçümseyici ve alaycı tavrı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, inkarcıların peygamberi gördüklerinde sergiledikleri bu alaycı ve aşağılayıcı tutum, onların hakikate karşı olan direnişlerinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Z-k-r kökü, hatırlamak, anmak, zikretmek anlamına gelir. Bu ayetteki 'yezküru' fiili, peygamberin inkarcıların ilahlarını anarak, onların batıl olduğunu dile getirmesini ve eleştirmesini ifade eder. Bu anma, bir övgü değil, bir reddediş ve uyarıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zikr' kelimesinin bazen bir şeyi dile getirmek, bahsetmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yezküru âliheteküm' ifadesi, peygamberin inkarcıların ilahlarından bahsederek, onların tanrı olmadığını, aksine batıl olduğunu ortaya koyduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): R-h-m kökü, merhamet, acıma anlamına gelir. 'Rahmân', Allah'ın özel isimlerinden olup, O'nun geniş ve kuşatıcı rahmetini, tüm yaratılmışlara şamil olan merhametini ifade eder. Ayette 'zikri' ile birlikte kullanılması, inkarcıların bu sonsuz rahmetin kaynağı olan Allah'ın mesajını inkar ettiklerini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'Rahmân' isminin, Allah'ın rahmetinin kemalini ve şümulünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, inkarcıların 'Rahmân'ın zikrini' inkar etmeleri, onların sadece bir mesajı değil, aynı zamanda tüm varoluşu kuşatan ilahi rahmeti de reddettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rahmân' isminin Kur'an'da Allah'ın en temel ve evrensel sıfatlarından biri olduğunu, O'nun tüm varlıklara yönelik lütuf ve merhametini temsil ettiğini vurgular. Ayette 'Rahmân'ın zikrini inkar etmeleri', inkarcıların bu ilahi lütfu ve onun getirdiği hidayeti reddetmelerini ifade eder.
Enbiyâ Sûresi
“Ve-izâ raâke-llezîne keferû in yettehizûneke illâ huzuven ehâzâ-llezî yezkuru âlihetekum vehum bizikri-rrahmâni hum kâfirûn(e)” İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar. (21/36)
“Ve-izâ raâke-llezîne keferû” Hakkı örtüp gizleyenler “Raake” Seni gördüler diye tasdik vardır… Burada açıkça inkar edenlerin efendimiz s.a.v. in Hakikat-i Muahmmedini zuhur mahalli yani risalet mertebesi olduğunu gördüler ama örtüp gizledikleri ifade edilmektedir. Bu mu nefsimizin hevası olan ilâhlarımızı hakiki ilâhı zikr edip diline dolayan diye alaya alırlar.
Bilindiği gibi inanmayanlar hakk’ı zikr edenleri “Huu”cular diye alaya alırlar ama bilmezler ki bu tasdiğin ta kendisidir. “Hu” yu hakk’ın hüviyetini zikr ettiklerini, hatırladıklarını-hatırlatdıklarını tasdik ederler.
İnkar ettikleri Rahman’ın kitabı sıfât mertebesi ile Furkan ve Levh-i Mahfuz[62]dadır.
Rahmân-ın kitabı insan-ı kamildir. Hamele-i kûr’ân olarak kûr’ân-ı natıktır.
(55/2) م الْقُرْآنِععَلَىٰ ﴿٢﴾
allemel kur’ane kur’an’ı allem/muallim, öğretti.
“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir.
Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım.
“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir.
Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır.
İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti.
Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti.
Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu.
“Kur’an”, zattır;
“Furkan”, sıfattır (farklılık âlemidir).
Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı
- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi
- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti;
- bütün âlemi “Rahman” sureti üzere halk etti.
Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti..
Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor:
[“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir.
Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.] İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre;
[ Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir. ] Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki:
[ Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum, ]
Mûrsî de şöyle der:
[ Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır. ] Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor:
[ Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı üğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti. ]
“Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi:
[Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ] (Ebu Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir.
Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir.
Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur.
“Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir.
Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir.
Hadisi şerifte;
“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu.
Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz.[63]