Kâle efeta'budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe'ukum şey-en velâ yadurrukum
İbrahim, şöyle dedi: "Öyle ise siz, (hala) Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?"
(İbrahim) dedi: "O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?"
Enbiyâ Suresi 66. ayet, Hz. İbrahim'in kavmine yönelik tevhid çağrısını ve putperestliğin anlamsızlığını vurgular. Ayet, 'ibadet etme', 'fayda verme' ve 'zarar verme' gibi temel fiiller üzerinden putların acizliğini ve Allah'ın yegane ibadet edilecek varlık olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kökünü, tevazu ve boyun eğme ile birlikte kulluk etme olarak tanımlar. Ayetteki 'ta'budûne' kelimesi, putlara gösterilen bu türden bir kulluğu ve tapınmayı reddetmek amacıyla kullanılmıştır; zira gerçek kulluk yalnızca Allah'a mahsustur ve putlar bu ibadete layık değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibadet' kelimesinin mecazi olarak 'itaat' ve 'boyun eğme' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, putlara gösterilen bu itaatin ve boyun eğmenin anlamsızlığını ve yanlışlığını vurgular, çünkü putlar fayda veya zarar verme gücüne sahip değildir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak ele alır ve onu 'Allah'a tam bir teslimiyet ve boyun eğme' olarak açıklar. Ayetteki 'ta'budûne' kelimesi, bu teslimiyetin yanlış bir nesneye yöneltilmesinin eleştirisi olarak karşımıza çıkar; zira putlar, bu teslimiyeti hak etmez.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'nef'' kökünü 'bir şeyin iyi bir sonuca ulaşması' veya 'bir şeye fayda sağlaması' olarak tanımlar. Ayetteki 'yenfa'ukum' ifadesi, putların insanlara hiçbir maddi veya manevi fayda sağlayamayacağını vurgulayarak, onların ilahlık vasfından yoksun olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nef'' kelimesinin 'bir şeyin bir başkasına iyilik ve menfaat getirmesi' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, putların fayda verme yeteneğinden mahrum olması, onlara tapınmanın boşuna olduğunu ve gerçek faydanın ancak Allah'tan geleceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darr' kökünü 'bir şeye kötülük veya zarar dokunması' olarak açıklar. Ayetteki 'yadurrukum' ifadesi, putların insanlara zarar verme gücüne de sahip olmadığını vurgular. Bu, onların ne fayda ne de zarar verebilen aciz varlıklar olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'darr' kelimesini 'bir şeye olumsuz bir etki yapmak' veya 'zarar vermek' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, putların fayda veremediği gibi zarar da veremediğini, dolayısıyla ilahlık vasfından tamamen uzak olduğunu ve ibadete layık olmadığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'darr' kavramını 'bir şeyin zıddı olan menfaatin yokluğu' olarak açıklar. Ayetteki 'yadurrukum' ifadesi, putların fayda veremediği gibi, zarar verme yeteneğinin de olmamasıyla, onların mutlak acizliğini ve ilahlık iddialarının geçersizliğini ortaya koyar.
Enbiyâ Sûresi
“Kâle efeta’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’ukum şey-en velâ yadurrukum” Dedi ki: O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremeyecek ve zarar da veremeyecek bir şeye ibadet eder misiniz? (21/66)
أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/67}
“Uffin lekum velimâ ta’budûne min dûni(A)llâh(i) efelâ ta’kilûn(e)”
“Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğu-nuza! Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?”
Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere. Bu kadar meydanda olan gerçekleri göremeyip-te, taş ve odun parçalarından meydana gelen kendi yaptığınız sûretlere yönelmenize. Genelde insânlar, kendilerine göre hayal ve vehimlerinden bir “Rabb” anlayışı tasfir edip ona hayallerinde bir sûret verip kendileri de o sûreti “Rabb” olarak kabul ederler. İşte bu sûret kendilerine sevimli gelir, çünkü kendi halkiyyetleridir. Oyüzden herkesin sevdiği kendi “Rabb”ı dır ve ona yönelirler. Bu yüzden onlara da kendilerinin halkettikleri ilâhları sevimli geldiğinden onlardan ayrılmak istemediler.
“Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” Evet onların bir düşünceleri vardı! Fakat o düşünce ise nefs-i emmâre-lerine dönük “akl-ı cüz” leri’nin oluşturduğu putprestliğe dönük düşünceleri idi. İbrâhîm (a.s.) ın yukarıda ki, suali ise bu anlayıştan çıkıp “akl-ı kül” yönünden, “akıllıca düşünmeyecek misiniz?” sualidir ki; Onları akl-ı selime davet idi. Ancak onlar şartlanmışlıklarını aşamadılar ve hallerinde ısrarlı olarak İbrâhîm (a.s.) mı suçladılar.[81]