İçeriğe atla
Enbiyâ 7Cüz 17 · Sayfa 322

Enbiyâ Sûresi 7. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim(s) fes-elû ehle-żżikri in kuntum lâ ta'lemûn(e)

Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

Enbiyâ Sûresi

“Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)” Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (21/7)


“Vemâ erselnâ” bölümü ayetin zâti bölümüdür. Bir irsal etmedik, göndermedik diyor. Âyet mealinde ise gönderdik diyor. Gönderdik ama gönderdik bir takım “rical” erleri peygamber olarak gönderdik-göndermedik. Hakikat-i Muhammedinin mertebelerini akl-i küll olarak gönderdik-göndermedik… Göndermedik, işin bâtın tarafı göndermedik, zâhir tarafı gönderdiktir.

Hz. Muhammed kitabından işin iç yüzünü anlamaya çalışırsak;

Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nûrumdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir.

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur.

Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir.

Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nûrumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu.

Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı.

Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur.[15]

“fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn” eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun… Peki zikir ehli nedir? Kimdir?

(leallehüm yezzekkerune.)

Belki bunu düşünürler.” (zikrederler)(7/26) Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır.

İşte bu anlayışla Hakikat-i İlâhiyye’yi tefekkür etmeye çalışanlar (hüm) “onlar” diye ifade edilmektedir.

İnsânın belirgin hali zikr etmesi yani tefekkür etmesidir. İşte ancak bu tefekkür ve zikr insânı kemâline ulaştırır. Bu hususu Efendimiz (s.a.v.) Hadis-î Kûdsî’sinde şöyle ifade etmiştir: Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki! (Ene celisü men zekerni) yani “Ben beni zikredenin celisi > oturanıyım.” Yani, “Beni zikredenle ben beraberim.” demektedir. İzahı uzun sürer bu kadar işaret yeterlidir zannediyorum. Gerçek zikir ve tefekkür ehli bütün bunlardan hissesine düşeni zaten almaktadırlar.[16]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;


Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

21.7 - Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehlez zikri in kuntum lâ tağlemûn.

Diyanet Meali:

21.7 - Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

21.7 - Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız.


Bu ayet-i kerimede açık olarak, gökyüzü insanlarına atıf yoksa da.

“Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Peygamberimizden evvelde bizim dünyamızda vahy gönderilen “rical-er” ler vardı, ancak ayet-i kerimeye geniş ufuklardan bakarsak, gökyüzündeki arzlarada da bulunan “insan-dabbe” topluluklarına da daha evvelden peygamber gönderildiği, hatta bazılarının kıyametlerinin kopmuş olduğunu idrak etmek pek zor olmayacaktır.

Bunları, “haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Zikr ehli ise irfaniyyet ve gönül ehlidir.[17] T.B.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)