Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim(s) fes-elû ehle-żżikri in kuntum lâ ta'lemûn(e)
Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkek(peygamber)ler gönderdik. Bilmiyorsanız kitap ehli olanlara sorun.
Enbiyâ Suresi 7. ayet, peygamberlik kurumunun ilahi vahye dayandığını ve bilgi edinme yöntemini vurgular. Ayet, peygamberlerin insanüstü varlıklar değil, kendilerine vahiy gönderilen insanlar olduğunu ve bilinmeyen konularda bilgi sahiplerine başvurulması gerektiğini dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (إرسال) kelimesini bir şeyi bir yöne doğru salmak, göndermek olarak tanımlar. Ayetteki 'erselnâ' (أرسلنا) fiili, Allah'ın peygamberleri insanlara, ilahi mesajı ulaştırmak üzere görevlendirmesi ve göndermesi anlamındadır. Bu, sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda bir görevlendirme ve yetkilendirme içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'erselnâ' fiilini 'ba'asnâ' (بعثنا) yani 'gönderdik, görevlendirdik' olarak tefsir eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanlardan seçtiği elçileri, kendilerine vahiy ile donatarak insanlara hidayet rehberi olarak göndermesi kastedilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risâlet' (رسالة) kavramının Kur'an'da Allah ile insanlık arasındaki iletişimi sağlayan temel bir kurum olduğunu belirtir. 'Ersalnâ' fiili, bu ilahi iletişimin başlangıcını ve peygamberlerin bu süreçteki merkezi rolünü ifade eder. Peygamberler, Allah'ın mesajını taşıyan 'rasûl' (رسول) olarak gönderilmişlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ricâl' (رجال) kelimesinin 'racül' (رجل) kelimesinin çoğulu olduğunu ve 'erkek insanlar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, peygamberlerin melekler gibi gaybî varlıklar değil, diğer insanlar gibi etten kemikten, beşerî özelliklere sahip kişiler olduğunu vurgulamak içindir. Bu, peygamberlerin insanlara örnek olabilmesi için önemli bir niteliktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'racül' kelimesinin 'ayak' (رجل) ile ilişkili olduğunu ve ayakta duran, güçlü, olgun erkek anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ricâlen' ifadesi, peygamberlerin beşerî doğasını, yani insan olduklarını ve bu nedenle diğer insanlar tarafından anlaşılabilir ve takip edilebilir olduklarını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'racül' kelimesinin genel olarak 'insan' anlamında da kullanılabileceğini ancak çoğunlukla 'erkek insan'ı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ricâlen' ifadesi, peygamberlerin ilahi bir varlık değil, insan cinsinden olduğunu, dolayısıyla vahyin insanlara insan diliyle ulaştığını ve insan aklıyla kavranabilir olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vahy' (وحي) kelimesinin asıl anlamının 'gizli ve hızlı bir şekilde işaret etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'nûhî' (نوحي) fiili, Allah'ın peygamberlere ilahi mesajı, başkalarının fark edemeyeceği bir hız ve gizlilikle bildirmesini ifade eder. Bu, peygamberliğin temelini oluşturan ilahi iletişimin mahiyetini açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vahy'i 'ilham' (إلهام) ve 'işaret' (إشارة) olarak açıklar. Ayetteki 'nûhî ileyhim' (نوحي إليهم) ifadesi, Allah'ın peygamberlere doğrudan ve özel bir yolla bilgi aktardığını, bu bilginin insan çabasıyla elde edilemeyecek ilahi bir kaynak olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'vahy' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. Vahiy, Allah'ın iradesinin ve bilgisinin insanlara aktarılma biçimidir. Ayetteki 'nûhî' fiili, peygamberlerin sadece elçi değil, aynı zamanda ilahi bilginin alıcısı ve taşıyıcısı olduklarını, bu bilginin kaynağının beşerî değil, ilahi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'suâl' (سؤال) kelimesinin 'bir şeyin elde edilmesi için talepte bulunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fes'elû' (فاسألوا) emri, bilginin kaynağını araştırmayı ve bilmeyenlerin bilenlere danışmasını teşvik eder. Bu, İslam'da ilim öğrenmenin ve istişarenin önemini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'suâl'in hem 'istemek' hem de 'sormak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'fes'elû' emri, özellikle dinî konularda veya bilinmeyen meselelerde, bilgi sahibi olanlara başvurarak doğru bilgiye ulaşma yükümlülüğünü ortaya koyar. Bu, taklitçilikten ziyade, bilgiye dayalı bir anlayışı teşvik eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' (ذكر) kelimesinin 'hatırlama, anma, anımsama' ve 'şeref, şan' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Ehlü'z-zikr' (أهل الذكر) ifadesi, Allah'ın kitabını (Tevrat ve İncil gibi önceki vahiyleri) bilen, onu ezberleyen ve içeriğini anlayan kişileri ifade eder. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin insan oluşu konusunda şüpheye düşenlerin, önceki vahiylerin bilgisine sahip olanlara danışması emredilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da 'kitap' anlamına da geldiğini belirtir. Dolayısıyla 'ehl-i zikr', 'ehl-i kitap' yani Tevrat ve İncil gibi ilahi kitapların bilgisine sahip olanlardır. Ayet, Hz. Muhammed'in peygamberliğine şüpheyle yaklaşanlara, önceki peygamberlerin de insan olduğunu bilen kitap ehline sormalarını öğütler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zikr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'hatırlama, anma, öğüt, şeref, vahiy, kitap' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. 'Ehlü'z-zikr' terkibi, burada 'vahiy bilgisine sahip olanlar' veya 'kitap ehli' anlamında kullanılmıştır. Bu, bilginin kaynağının ilahi olduğunu ve bu bilginin uzmanlarından öğrenilmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' (علم) kelimesinin 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ ta'lemûne' (لا تعلمون) ifadesi, 'bilmiyorsanız' demektir ve bilginin yokluğunu ifade eder. Bu, bilmeyenlerin bilenlere başvurması gerektiği ilkesini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'ilm'i 'bir şeyin olduğu gibi idrak edilmesi' olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ ta'lemûne' ifadesi, muhatapların peygamberlerin beşerî doğası hakkında bilgi sahibi olmadıklarını ve bu nedenle doğru bilgiye ulaşmak için uzmanlara danışmaları gerektiğini belirtir. Bu, cehaletin giderilmesi için bilgi arayışının önemini vurgular.
Enbiyâ Sûresi
“Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)” Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (21/7)
“Vemâ erselnâ” bölümü ayetin zâti bölümüdür. Bir irsal etmedik, göndermedik diyor. Âyet mealinde ise gönderdik diyor. Gönderdik ama gönderdik bir takım “rical” erleri peygamber olarak gönderdik-göndermedik. Hakikat-i Muhammedinin mertebelerini akl-i küll olarak gönderdik-göndermedik… Göndermedik, işin bâtın tarafı göndermedik, zâhir tarafı gönderdiktir.
Hz. Muhammed kitabından işin iç yüzünü anlamaya çalışırsak;
Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nûrumdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir.
Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.
Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur.
Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir.
Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nûrumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu.
Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı.
Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur.[15]
“fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn” eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun… Peki zikir ehli nedir? Kimdir?
(leallehüm yezzekkerune.)
“Belki bunu düşünürler.” (zikrederler)(7/26) Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır.
İşte bu anlayışla Hakikat-i İlâhiyye’yi tefekkür etmeye çalışanlar (hüm) “onlar” diye ifade edilmektedir.
İnsânın belirgin hali zikr etmesi yani tefekkür etmesidir. İşte ancak bu tefekkür ve zikr insânı kemâline ulaştırır. Bu hususu Efendimiz (s.a.v.) Hadis-î Kûdsî’sinde şöyle ifade etmiştir: Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki! (Ene celisü men zekerni) yani “Ben beni zikredenin celisi > oturanıyım.” Yani, “Beni zikredenle ben beraberim.” demektedir. İzahı uzun sürer bu kadar işaret yeterlidir zannediyorum. Gerçek zikir ve tefekkür ehli bütün bunlardan hissesine düşeni zaten almaktadırlar.[16]
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.7 - Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehlez zikri in kuntum lâ tağlemûn.
Diyanet Meali:
21.7 - Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.7 - Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız.
Bu ayet-i kerimede açık olarak, gökyüzü insanlarına atıf yoksa da.
“Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Peygamberimizden evvelde bizim dünyamızda vahy gönderilen “rical-er” ler vardı, ancak ayet-i kerimeye geniş ufuklardan bakarsak, gökyüzündeki arzlarada da bulunan “insan-dabbe” topluluklarına da daha evvelden peygamber gönderildiği, hatta bazılarının kıyametlerinin kopmuş olduğunu idrak etmek pek zor olmayacaktır.
Bunları, “haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Zikr ehli ise irfaniyyet ve gönül ehlidir.[17] T.B.