İçeriğe atla
Enbiyâ 98Cüz 17 · Sayfa 330

Enbiyâ Sûresi 98. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

İnnekum vemâ ta'budûne min dûni(A)llâhi hasabu cehenneme entum lehâ vâridûn(e)

Hiç şüphesiz siz ve Allah'tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

Enbiyâ Sûresi

* Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi. (21/98) Nasıl ki İbrâhîm (a.s.) Kâ’be’yi tekrar inşa ettikten sonra ki dönemlerde içi putlar ile dolduruldu yani burada belirtilen set aşıldı, işte bizlerde İbrahimiyet mertebesinden Mûseviyyet mertebesine giderken biraz gevşeklik gösterirsek Ye’cüc ile Me’cüc ortaya çıkar ve bizim gönül Kâbemizi putlarla doldurur. Zâhiri olarak kıyamet alâmetlerinden olan Ye’cüc ile Me’cüc’ün ortaya çıkması bize kıyametin Mûseviyyet idraki üzerine ağırlaşmış olan bozuk bir düşünce yapısı üzerine kopacağını gösteriyor.[101]

Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc

Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

Bugün 13.3.2003 Perşembe akşamüstü. Konumuz Kehf Sûresi’nde Zülkarneyn hakkında idi. Diğer kasetlerde ondan biraz bahsetmiştik. Şimdi bu kasette de devamını vermeye çalışalım.

94. âyet. Ye’cüc ve Me’cüc. Nedir bunlar dendiği zaman, yani bizdeki karşılıkları nedir dendiği zaman, vehim ve hayal diye düşünebiliriz. Çünkü, daha evvel de dediğimiz gibi, bütün âlemde ne varlık varsa bunların hepsi insanda mevcud. Ye’cüc ve Me’cüc’ün eğer bizde bir karşılığı olmasaydı biz onlardan hiçbir fayda sağlayamazdık, tecrübe bakımından. Çünkü bizden evvel yaşamış bir kavim... Ve kıyametten önce tekrar zuhûr edecek bir kavim. Yani kıyameye yakın.

O zaman biz onları hiç görmemiş, hallerinden hiç haberdar olmamış ve bize hiç faydası olmamış varlıklar olacaklar. Ama bütün bunların her varlığın bizde kısmen bir mevcudiyeti olmasından, bunların kendimizde yerlerini bulmamız gerekiyor. İşte bu Ye’cüc Me’cüc denilen taife de bizdeki vehim ve hayal. İki kavim bunlar. Hem de öyle kalabalık bir kavim ki bakın biraz şuurlansak hemen hayale ve vehme kapılıyoruz. O onu dedi, bu bunu dedi, vıdı vıdı vıdı vıdı... Gazete oku, televizyona bak, hepsi hayal ve vehim bunların. Aslında bütün bu âlem hayalden ve vehimden meydana gelmiş bir kompleks, bütün bir sistem.

İşte Ye’cüc Me’cüc, yani bir tabirle onların kısa boylu küçük şeyler olduğu söyleniyor. Küçük küçük şeyler ama çok kalabalık. O kadar kalabalık bir hayal ve vehim kavmi içimize, kafamıza, gönlümüze hücum etmekte, içimizi alan talan etmekte ki... Çok dinamikler. Her türlü konuşmaya, her türlü münasebetlere karışabilecek bir yapıya sahipler. Herşeyin içinde mutlaka bir hayal vehim vardır.

İşte Zülkarneyn gibi bir güç gelecek ki insana, onların önüne bir tevhid seti yapsın. Ancak bununla onları durdurmak mümkün. O da belirli bir süreye kadar durdurmuş oluyor, kıyamete kadar. Sonra onlar oluk oluk çıkarlar tekrar, hem de içeride birikmiş olarak.

Vehim ve hayal iki kavim veya bir kavmin iki cinsi. Ye’cüc vehim, yani erkek. Me’cüc nisa, bayan. Yani bu ne demek? Ye’cüc bir şeyi üretici, meydana getirici. Me’cüc ise onu dallanıp budaklandırıcı, çoğaltıcı. İkisinin de ürettikleri cüce şeyler, küçük şeyler ama merak uyandıran şeyler olduğundan aslında küçük oldukları halde çabuk ürediklerinden büyükmüş gibi gözükmekteler.

Reklamlar gibi... Nasıl cikletin reklamını yapacak kocaman bir sürü kelimeler, bir sürü özendirmeler, mübalağalı şeyler... Bak nefesim nasıl kokuyor falan, bir sürü mübalağalı şeyler. Hattızatında bir ciklet işte. Bir iki sefer ağzınızda dolandırdığınızda daha da küçük kalıyor zaten. Cik cik cik ne fayda sağlayacak? Yaptığı ne, görevi ne? Hiçbir şey. İşte Ye’cüc Me’cüc! Dışarılarda uzaklarda değil.

Küçük gözükürler fakat farfaraları, reklamları çoktur. Yeryüzü, beden mülkünü ifsad ederler. Yani bizim aklımızı, kafamızı, gönlümüzü bozarlar, şüpheye düşürürler, tereddüde düşürürler. Acaba mıydı? Şu muydu? Bu muydu? diye... Biz bir türlü mutmain olarak sakin bir hayat yaşamaya ulaşamayız. Ta ki “Lâ kılıcı” gelinceye kadar, Zülkarneyn gelinceye kadar.

Vehim ve hayal ile amel-i salihin arasına bir set çekerek (amel-i salih perdesinin çekilmesi), amellere zarar verilmemesi... Şimdi iki seddeyn vardı ya, ilâhî benlik ile izafî benlik. Bunun arasına amel-i salih ile bir perde çekilmesi, dolayısıyla hayal ve vehimin oradan geçememesi. Amel-i salih, yani kelime-i tevhid başta olmak üzere...

Buraya kadar kısaca özetleyelim... Cenâb-ı Hakk beden mülkünde sadece hayat cereyan ederken ona ilim vermesini murad etti. İlim vermesi için de Zülkarneyn (iki karineli) bir varlık... Daha evvelki gelen bir özellikliydi. İki karine hayat ve ilim hakikati ile gelen bir güç, insana ulaşan bir güç. Hayat ve ilimle. İşte bu o bedene en çok zararlı olan hayal ve vehmin arasını kapatmak için ilâhî benlik ile izafî benliğin arasına bir perde çekmesi. Bu perdenin malzemesi de demir gibi sağlam olan kelime-i tevhid demirlerinden üst üste üst üste üst üste... Her zikrettiğimiz bir kelime-i tevhid bir katman. Nihâyet ilâhî benliğe kadar yükselen bir duvar. Yani kelime-i tevhid hakikatinin orada bina edilmesi. Böylece vehim ve hayal amel-i salih ile seddin arkasında bırakılmış oluyor. Yani iç bünyede faaliyetleri durdurulmuş oluyor. Dışarıya, beden arzına, çıkamıyorlar.

Bunu böylece bildikten sonra Ye’cüc ve Me’cüc’ün harf değerlerine bir göz atalaım:

Ye’cüc: Ye 10 + Elif 1 + Cim 3 + Vav 6 + Cim 3, toplam 23 ediyor.

Me’cüc: Mim 40 + Elif 1 + Vav 6 + Cim 3 + Cim 3, toplam 53 ediyor. Bakın, Me’cüc bizde de var.

53 ile 23’ü topluyoruz 76’yı veriyor. 7’i ile 6’yı topluyoruz 13 veriyor. Neticede onların dahi Hakikat-i Muhammediye’ye dayandığı açık olarak görülmekte. Yani Kur’an’ın dışında insanın dışında bir şey olmadığını bu sayı değerleri açıkça bize gösteriyor.

Çıkan sayılar gerçekten çok dikkat çekicidir. Ye’cüc’ün sayı değeri 23’tür. 23 Efendimiz’in peygamberlik süresidir. 76 toplam çıkmıştı, 7 sıfat-ı subutiye, 6 sıfat-ı zatiyye ayrıca. Toplamı da 13 tabi. 53 de biz fakirin şifresi çıkıyor. 13 bilindiği gibi Efendimiz’in şifresidir ve bütün bu mertebeleri dahi bünyesinde bulundurmaktadır. Yani Hakikat-ı Muhammediye’nin her varlığın ana kaynağı olduğu açıkça çıkıyor. Nereye baksanız 13’e rastlıyoruz. 7’ye, 6’ya, 18’e, 19’a... Hangi mertebede ne rakam gerekiyorsa orada o çıkıyor.

94. âyet. (18/Kehf 94) Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden). İzafi benlik ile ilâhî benliğin arasına set yapıp birleştireyim, diyor.

Oradaki o kavim hangisi? Amel-i salih kavmi. Amel-i salih kavmine Ye’cüc Me’cüc kavmi, yani hayal ve vehim, rahat vermiyor bir türlü. Yaptığı amel-i salihin üzerine çullanıyor ve onun bir parçasını koparıyor. Biriktirmiş olduğu, yazın biriktirmiş olduğu hububatını, yani sevaplarını alıp gidiyor yani telef ediyor. Yapraklarını, çiçeklerini, yani yeşerttiği tevhid bilgilerini yiyip gidiyor. Bakın ne kadar açık mesele?

İzafi benlik ile ilâhi benliğin arasına set yapıp birleştireyim. Neden? Nefsî benlik oradan geçmesin. Yani nefsî benliği kaldırayım aradan. Ye’cüc ve Me’cüc vehim ve hayal orayı aşamasın.

Demir parçaları getirin. Demir parçaları yani istiğfarlar getirin, o seddi yapmak için. İstiğfar salavât çekmeden tevhid çekilebilir mi? Çekilir ama yerli yerince olur mu? Olmaz. İki sedef tepe izâfî ile ilâhi benlik. Bunların birleşmesi, sadefeyni diyor bak, tepeeyni demiyor. Sadef nedir? İncinin içinde bulunduğu sedefin böyle açılmış hali. Buna benzetiyor. İki tarafı sedef gibi parlak, yani ilâhî benlik ile izâfî benlik... İkisi birbirine ayna oluyor. Nefsî benlik buraya girmek istiyor. Nefsî benlik bunları yemek istiyor. Ve bunların ürettiğini, yani dışarıda üretilenleri de öldürmek istiyor.

İşte istiğfarlarla, yavaş yavaş, o kuruluşları üst üste koyuyorlar. Fakat bunların rüzgârdan, sudan, yağmurdan devrilme ihtimalleri var. O zaman ne yapılıyor? Tenfehu, üfleyin, körükleyin diyor. Ne demek? Nefes-i rahmânî ile üfleyin. Bu bir ateş olsun. Hangi ateş? Muhabbet ateşi olsun, diyor. Körükleyin diyor ya! Erimiş bakır, istiğfardan sonra yapılan zikir ile üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Bu zikir... Esmâ-i ilâhîyeler olduğu gibi salavât-ı şerifeler buradaki zikir bir bakıma. Erimiş bakır, o istiğfar. Ondan sonra salavât ve diğer tevhid zikirleri ile bunların üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Güçleri onu delmeye yetmesin. İşte bu zikirlerle yapılan duvarı herhangi bir hayalin ya da vehmin delmesi, yıkması üzerinden aşması mümkün değil.

İlk bu işlere başladığı zaman kişide, istiğfar, salavât, zikir ne görev yapıyor? Nasıl bir faaliyet alanı var? Kişi şuurlanmaya başladığı zaman: Allah Allah ben nereye gidiyorum? Bu dünyada yaşım şuraya geldi buraya geldi neler yapıyorum, artık kendime dönmeyelim, diye düşüncelere daldığında, ilk yapması gereken o geçmişinden istiğfar etmek. İstiğfar kendisinde geri gidişi durduruyor. İlk yapılan şey. İstiğfar çekmediği sürece kişi geri gidişi devam ediyor. Kendisi ileriye dahi gittiğini zannetse, altındaki palet geri gittiğinden, yürüyen yoldaki altındaki palet geri gittiğinden, kendisi o paletin geri gidişinden daha hızlı gitmesi lazım ki 1-2 adım yol alsın. Ama altındaki palet geri gittiği için o adımı ileriye de atsa altındaki onu geri götürüyor.

Mesela tren içinde giden bir insan. Trenin arkasına doğru gitse de gene ileriye doğru gider, çünkü tren götürür. Trenin içinde ileriye gitmiş olur belki ama tren onu zeminde geriye götürmüş olur. Bulunduğu yerden geriye atmış olur. Ama o trenin içinde olduğundan, geçtiği yerleri görmediğinden ileriye gittiğini zanneder. İşte halimiz böyle! İstiğfar bunu ortaya getiriyor. Nasıl? O hayal ve vehim treninden yere iniyorsunuz. Yerde ayak üzerine basıyorsunuz. O zaman anlıyorsunuz, ne yapmamız lazım geldiğini. Hayal ve vehim treninde olduğumuz sürece onun istediği yere gidiyoruz. O bizi nereye götürürse oraya gidiyoruz. Geriye gidiyoruz, çünkü o dünyaya çeker insanı...

Bu şuurlanma salavât-ı şerife istihkam mevkii kazma. Yani biz şuurlandık ama yine geriye kayabiliriz. İstikam mevzii kazıp onun içine girmek, salavâtı şerife. Veya arkamıza duvar çekmek. Salavâtı şerife bu. Biz arkaya gitmek istesek bile o duvar bizim gitmemize engel olmaktadır.

Kelime-i tevhid ise hamle, yani ileriye gidişi temin etmekte. Ondan sonra gelen her esmâ-i ilâhîye kendi istikametine göre bizi bilgilendirmekte, yolumuzu açmakta. Kısaca yapılan işler bunlardır.

İşte tenfuhu üfleyin körükleyin demek. Ciğerlerimizdeki nefes-i rahmânîyeyi zikir ile tevhid ile üfleyip oradaki demirleri eritip, hazırlanmış malzemenin üzerine döküp, tevhid yapıp o duvarı birlemek. Onun arkasında kalan Ye’cüc ve Me’cüc’ün, yani hayal ve vehmin de dışarıya çıkmasına mani olmak. Erimiş demir/bakır istiğfardan sonra yapılan salavât zikir ile üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Güçleri onu delmeye yetmesin.

98. âyette, bu sana Rabbın’dan bir rahmettir, diyor. Nasıl? Vakti gelince bu oluş haktır. Biz bırakırız onlar dalgalanırlar, diyor. Yani seddin arka tarafında onlar kendi aralarında, “ne yapalım, ne edelim, vah işte hapis kaldık,“ diye dalgalanırlar giderler onlar kendi aralarında.

O anda sûra üfürülür, canlar alınır, Azrail’in ağzına nefes... Yani bu Ye’cüc Me’cüc hikayesi anlatıldıktan sonra, çıkacakları zamanı anlatıyor. Orada uzun bir süre kalacaklar. Kıyamet yaklaştığında sûra üfürülür, canlar alınır, Azrail’in ağzına nefes-i rahmânî (hayat veren nefes) yerine can alan nefes üflenir. Çünkü diyor ya, sûru üflenecek ve o sûr üflendiğinde de insanların canları alınacak. İşte o sûr, zehirli bir radyasyon, üfürüldüğünde, ne kadar hayat varsa hepsi onların bâtına çekilecek. Diğer bir sefer daha, mahşerde (dirilme anında) sûra üflediğinde, bu sefer tekrar nefes-i rahmânî üflenecek onlara, yani hayat veren nefes üflenecek... Böylece işte kıyamet de başlamış olacak

Ye’cüc Me’cüc’ten bize aktarılacak şeyler bu özet olarak. Tabi çok aktarılacak şey var ama daha fazlası da daha çok teferruat olmakta. Özet olarak âlemde ne varsa o var Âdem’de dediği gibi, Ye’cüc, Me’cüc, Zülkarneyn... Bunların hepsi bizde var. Biz onların oyun sahasıyız. Ama bunları bilirsek oyunumuzu ona göre bilinçli oynarız, bilemezsek kör dövüşü ismi verilen bir oyun oynarız bu dünyada. Ne kendimizi biliriz, ne nefsimizi, ne Rabbımız’ı, ne peygamberimizi. İşte kendi varlığımızı hakkıyla idrak edemeden hayali bir dünya hayatı yaşar gideriz. Allah cümlemize akıl, fikir, zeka, iz’an, dengeli düşünme, muhteviyat genişliği versin! Bunları en güzel şekilde anlayanlardan eylesin inşeallah!

Sohbet mevzuu Zülkarneyn, devam Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

Bu akşam 14.3.2003 Cuma akşamı. Yine İzmir’de Turgut Bey kardeşimizin evindeyiz. Sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim. Sohbet mevzuu Zülkarneyn idi. Burada da Bekir Sıtkı Visali Hz.’lerinin Tevzihu’l Ehadis kitabının 189. sayfası o mevzuu ile ilgili. 44. hadiste Ye’cüc Me’cüc’le ilgili bir yorum var, onu da dolayısıyla bu mevzuunun içerisine alalım inşeallah faydalı olur, biz de fayda sağlarız.

Bismillahirrahmanirrahîm.

İnnen-nase leyehuccüne ve ya’temurüne ve yağrisünen-nahle ba’de hurücu ye’cüce ve me’cüc.

Mealen: Muhakkak insanlar Ye’cüc ve Me’cüc’ün helâkinden sonra Hacc ederler Umre yaparlar ve hurma yetiştirirler, diye bir Hadis-i Şerif buyrulmuş. Bu hadisin esrarı. Allah Teala buyurdu ki: Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden). (18/Kehf 94) Cenâb-ı Hakk Hadis-i Şerif’lerde belirtilen Ye’cüc Me’cüc hakkındaki ifadelerin izahını bu âyet ile yapmıştır. Biz de daha evvel okumuştuk onu.

Şimdi, buradaki (Tevzihu’l Ehadis’teki) izah şöyle:

Zülkarneyn insan vücudunda nefs-i nâtıkadır. Vücud ikliminde seyr-ü sefer etti. Cenâb-ı Hakk ona külli ve cüzzi herşeyi verdi. Hatta ruh güneşinin bedenin maddesi olan unsurlara tenezüllünü gördü. Cemâdî ve nebâtî ruhu buldu.

Bu da bir yorum. Daha evvelce yapılmıştı yorumu. Kur’an-ı Kerîm’deki âyetleri mutlaka bir tek yönle ifade etmek mümkün değil. Yani, bu budur bir başkası yoktur, demek mümkün değildir. İşte ehlullah’tan bazıları bunları kendi zevkine göre... Yani zevkine göre derken, keyfi zevkine göre değil, manevi zevkine göre, idrakine göre, diyelim... Böylece beden üzerinde manalandırabiliyor. Zaten bunların herşeyden mühimi veya en mühimi bizler için, genel olarak ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ayetlerini kendimize tatbik edebilme özelliği, yani kendimizde yaşayabilme özelliği. Çünkü daha evvel de dediğimiz gibi bunların hepsi bizde mevcudtur.

Zülkarneyn de mevcud, Ye’cüc Me’cüc de mevcud, Dâvûd da mevcud, Âdem (a.s.) da mevcud, Hz. Resûlullah da mevcud... İlahi hakikatlerden ne varsa... Allah’ın sıfatları mevcud, esmâları da mevcud, zâtı mevcud. Süfliyattan ne varsa hepsi mevcud. Böyle olmazsa zaten insan olmaz. İşte bu mertebelerden bir mertebe de ifade edilen Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc mertebesi, insanda bulunan bu güçler. Cenâb-ı Hakk bunları bize boşu boşuna yazmış değil. Kur’an-ı Kerîm’de sayfalar dolusu âyetlerle bunlara dikkatimizi çekmiştir.

Ve bu hangi zamanın yaşantısını ifade etmekte? Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc. İbrahim (a.s.) ve o devrin biraz sonlarını. Neydi İbrahim (a.s.)’ın o dünyada yaşadığı devir? Tevhid ilminin başlangıcı. Daha evvelce yeryüzünde insanlar tevhid ilmini bilmiyorlardı. Allah lafzını biliyorlardı, lisanen söylüyorlardı, şuhûden hiçbir tarafını bilmiyorlardı. Kelime-i Tevhid kitabımızda da belirtildiği gibi, Mertebe-i İbrahim’de la, şuhuden, la ilahe illallah lisanen söylüyordu.

İşte bu la’nın genel olarak âleme yayılması Zülkarneyn’e verildi. Gerçi oralara ulaştığı zaman, yani kendi batısına ulaştığı zaman, kendi doğusuna ulaştığı zaman kendi birçok kavimler gördü, iç bünyesinde karakterler, muharrikler (hareket edici güçler) gördü, bunları nefsinde buldu... Bunların hepsi bizde de mevcudtur.

Bir esmâ-i ilâhîyenin tabileri onun kavmidir. Mesela, Kahhar esmâsı başta olmak üzere, Kahhar esmâsına bağlı her türlü yapılan fiziki baskılar veya manevi baskılar Kahhar esmâsının kavmi olmakta. Rahman esmâsının kavmi hangisi? Ne kadar çok faydalı işler varsa, o işlerin her birisi bir fert hükmünde. Onlar da Rahman esmâsının kavmidirler.

İşte batıya gittiğinde böyle bir kavim buldu. Yani isyan halinde bir kavim buldu. Cenâb-ı Hakk dedi: İstersen onları as kes. Bak sorumlu değil. İstersen onları vücudundan at kes. Ama istersen onlara iyilikle muamele et, amel-i salihi öğret, ondan sonra onlar ne yaparlarsa ahirette onun cezasını çekerler. Ne kadar güzel bir şey.

Burada Zülkarneyn’i insan vücudunda nefs-i nâtıka diye almış o. O mertebeden görmüş. Bizce akıldır da o ayrıca, o mertebede de âmir akıl, işte bu akıl Zülkarneyn. Yani iki özelliği olan, karine sahibi veya işte zülüf sahibi. Ne ile? Celâl ve Cemâl ile iki özelliği olan. İstersen ona diyor Celâl özelliğin ile muamele et, vur as kes kaldır. İstersen Cemâl’in ile muamele et, öteki zülfünle muamele et. Tevhidi tebliğ et, dinlerlerse dinlerler, dinlemezlerse ahirette mükafatlarını veya mücazatlarını alırlar.

Yani acizane anlatmaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerîm’in bütün özelliklerinin bizde mevcud olması ve hangi mertebeyi alakadar ettiği meselesi. İşte Zülkarneyn dendiği zaman bizdeki zamanlaması, Mertebe-i İbrahimiyet zamanının daha genişlemesini belirtiyor. Yani seyr-ü sülûk sahibi bir kimse, diyelim ki 8. mertebeye, tevhid-i efal mertebesine geldi. İşte burada Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc ile karşılaşmakta. Daha evvel de karşılaşıyor da artık bu son, final karşılaşması. Ya tamamen atarsın ortadan kaldırırsın... Çünkü dünyanın, güneşin battığı yere, mağrib yani batıya ulaştı, maşrik doğuya ulaştı. Zaten iki uca ulaştı. Bundan sonra ulaşılacak yer yok dünyada. Tevhid-i efal kapladı. Bundan sonra mirac var. Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim. İşte Zülkarneyn’e âfakî âyetlerini gösterdi. Kendi iç âyetlerini de gösterdi.

(Kitaptan devam ediyor) Zülkarneyn insan vücudunda nefs-i nâtıkadır. Vücud ikliminde seyr-ü sefer etti. Cenabı Hakk ona külli ve cüzzi herşeyi verdi. Hatta ruh güneşinin bedenin maddesi olan unsurlara tenezüllünü gördü. Ruh güneşinin beden maddelerine inişini gördü. Vecede indehe kavmen, cemâdî ve nebâtî ruhu buldu. O zaman biz ona dedik ki: kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen). (Ey nefsi nâtıka! Riyazatla ve helal lokma ile onları terbiye et.) Şimdi bakın burada nefs-i nâtıka bu terbiyeyi yapamaz. Haşa! Ters düşsün diye söylemiyorum ama böyle de dersek burada bir hüküm... Aklına bunu havale ediyor. Ey akıl! Bunları terbiye et diyor. Nefs-i nâtıka terbiye edilendir. Nefs-i nâtıka terbiye edemez. Nefs-i nâtıka terbiye edile edile Kuran-ı nâtık olur, insan-ı nâtık olur... Neyse biz böyle okuyalım da.

Summe etbea sebebâ (sebeben). Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin. Nefs-i nâtıka güneşinin doğuşu makamına geldi. Orada nazari akıl, ameli akıl, fikir, firaset buldu. Bunların feyzini ruhül kudüsten aldıkları feyzi müşahede etti. Perdesiz ruhani kuvvetlerle müşerref oldu.

Şimdi bunların hepsini ayrı ayrı izah etmek lazım ama bu kasede teferruatı girmesin, olduğu gibi alalım, gerekirse başka yerde... Belki biraz fikir yapıları, değişik görüşler olabilir, iftilaf olmaz.

Summe etbea sebebâ(sebeben). Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen). Nefs-i nâtıka seyrillah tenezzül edip seyrifillah...

Neyse... Olduğu gibi okuyalım.

Melekût âlemi ile cesetler âlemi arasında bir kavim buldu. Onlar hayvanî ruh ve kuvvetleri beş dış duygu ve beş iç duygu ve şehvet ve gadaptır. Bunlar hayvanî olduklarından nefs-i nâtıkanın sözünü anlamazlar. Yalnız hâl dili ile Ye’cüc ki heva ve vehim hissi, Me’cüc ki hayalin vesveseleri bunlar...

Yani Ye’cüc heva ve vehim hissi, Me’cüc hayalin vesveseleri diye tabir ediyorlar.

Bunlar bizi dünya hırsı ve dünya celbinde ve zor işlerde çalıştırmakla rahatsız ediyorlar. Biz senin kemalatına imdat, senden yardım müdriklerimiz suretiyle yardım edelim.

Yani biz senden yardım istiyoruz hem de biz sana imkanlarımız dolayısıyla yardım edelim. Bizim bedenimizi, arzını bozuyorlar. Vaktinden evvel ölümümüze sebep oluyorlar.

Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden).

Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen). Dedi ki nefsi nâtıka cevap olarak, Rabbim bana külli ve cüzzi manaları verdi. O kuvvetle mağribe ve maşrike seyrü sefer ettim.

Fe eînûnî bi kuvvetin. Siz yalnız bana iş ve itaatle yardım edin.

Ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen). Aranıza ilmi ve şerri kuvvet ile set yapayım.

Atûnî zuberel hadîd(hadîdi). Siz çeşitli salih amelleri getirin.

Hattâ izâ sâvâ beynes sadafeyni kâlenfuhû. İki dağ müsâbî olduğunda üfürün (zikrullahı üç darbeyle).

Hattâ izâ cealehu nâren. Ta ki ateş oluncaya kadar ruh-u hayvanî’nin nefesi ile zikre devam edin.

Bu ne kadar isabetli? Nefes-i rahmânî orada var. Ruh-u hayvânî’nin nefesi hayat veren bir nefes değil, yakan bir nefestir, cinnî nefestir yani. Hayvânî nefesle zikir yapılmaz. Yaptığımız zikir bizim mertebemizim emmare dahi olsa Rahman’dan kaynaklanan zikirdir.

Eğer ruh-u hayvânî mertebesi ile biz zikir yapmış olsak o perdeleri açamaz. Bizi yakar daha çok. İşte bakın şimdi geldi. Hani bazen zikir kişilere sert geliyor, ters geliyor, zarar veriyor ya! İşte bu zikri yaptıranlar zarar veriyor. Bak nereden nereye geldik! Hayvaniyetine o zikri yaptıran. Halbuki o hayvaniyet mertebesi burada bir dönüşüm noktası.

Nefs-i nâtıka, yani konuşan nefis, Rahmaniyetimiz itibari ile bu zikri yaptığımızda bizi yukarıya çekiyor. Nefsaniyetimiz itibari ile yaptıkta bizi cehennem ateşine, yani aşağıya çekiyor.

(Dinleyicilerden biri: Şimdi kendi kendine yapıyor zaten. Bir de başta o telkini verenin...)

O telkini veren zaten bu oluşumu oluşturuyor. One niyetle vermişse, ne bölümden, bölgeden vermişse o onu oradan alıyor. Başka şansı yok. Bak ne kadar mühim o işleri tatbik ettirmek.

Niye muvaffak olamıyor o kişi, yükselemiyor. Çünkü mirac hakikatı yok, dûn var sadece. Nüzul, tenezzül var, aşağıya inme var. Bakıyorsun bir kimse: Ben tarikata girdim, şöyle yaptım, böyle yaptım diye... Hiç tarikatla ilgisi olmayan insandan daha kaba hareketler gösterebiliyor, daha yanlış davranışlar sergileyebiliyor. Etraftan da görenler: Tarikat buysa, din buysa, ben yokum burada, diyor. Haklı! Sakın da, olmasın yani o halde! Yani bakın nereden ne çıkıyor.

Her nefeste Allah adıyla olur her iş tamam, diye Çelebi Hazretleri’nin bir şiiri varmış Mevlid-i Şerif’ten.

Kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(kıtren). Erimiş bakırları üzerine dökün. Yani halis niyet ki ilim, ruh amel ile ceset aranızda olan ruh-u hayvan birleşip yekpare bir set olur.

Femestâû en yazherûhu ve mestetâû lehu nakbâ(nakben). Onlar setti delemezler.

Kâle hâzâ rahmetun min rabbî. Bu set kanunu Rabbım tarafından beşeriyetin bakası için rahmettir.

Biz ne dedik bu set için? İki tepeydi. Biri izâfî biri ilâhî benlik. Bu iki benlik nefes-i rahmânî ile körüklendiğinde, zikir ile üst üste istiğfar, salavât, tevhidlerle o duvar üst üste konduğunda, aralarında da olan demir nefes-i rahmânî ile, ateş ile, yanıp da eritildiğinde muhkem bir tevhid duvarı oluştu. İlahi benlik ile izâfî benlik tevhid ile birleşti.

Aslında bunlar birbirinden ayrı değiller, ama faaliyet sahasında ayrıldılar. Neden ayrıldılar? Kimlikleri belli olsun diye. Yekpare bir duvarın içinde taşı tespit etmek mümkün olmaz. Veya herhangi bir sıvalanmış kirişi... İşte bunlar baştan bize iskelet olarak görülüyor ve sonra neresini neyle dolduracağını izah ediyor. İşte nefs-i emmare onun içerisinde kalmış oluyor. Yani Ye’cüc Me’cüc. Yani hayal ve vehim. Birisi onun erkek tarafını diğeri de hanım tarafını...

Bunlar aslında cüce şeyler olduklarından, küçük küçük şeyler olduklarından, ama biz büyük gördüğümüzden onları önemli bir varlık zannediyor. Ye’cüc dediği o zaten, cüce cüce, küçük küçük şeyler onlar aslında ama üremesi çok oluyor.

Fe izâ câe va’du rabbî cealehu dekkâ’(dekkâe), ve kâne va’du rabbî hakkâ(hakkan). Rabbım’ın vaadi ki ölümdür. O geldiğinde ruh-u nebâtî ile imâl olunmadıkça yıkılır, amel imkansız olur. Şu anda da beden ölümle harab olur.

Rabbımın vaadi ki ölümdür, yani kıyamet vakti geldiğinde ruh-u nebâtî ile imal oldunmadıkça yahut tamamlanmadıkça... Yıkılır, amel imkansız olur. O duvarın yıkılması ölümle değil de tevhid ilminin bozulmasıyla ancak yıkılacak. Yani şöyle diyelim, ahir zamanda... Şunu okuyalım da sonra vakit kalırsa bakarız.

Şu anda da beden ölümle beden harab olur. İşte o duvarı beden olarak tasvir ediyor.

Ve teraknâ ba’dahum yevmeizin yemûcu fî ba’dın. Beden unsuru harap olunca Ye’cüc Me’cüc cemâdî ruh üzerine istila edip said ise hayali cennete ve vehimei sultana şaki ise hayal putları, ateş, ve vahşi hayvan suretinde azap görülür.

Ve nufiha fis sûri fe cema’nâhum cem’â(cem’an). Haşr suru üflendiğinde hayvani ve nebâtî ruhu toplanıp ruh ve ceset birlikte mahşerde toplanır. Bu ızdırari ölümdür, yani zaruri olan ölümdür veya dirilimdir. Mutu ente kable ente mutu (Ölmeden önce ölünüz). Efalinden, sıfatından, vücüdundan fani olup vücud-u hakkani ile bâki hayat bulur, diye bu Hadis-i Şerif...

Böyle sona ermekte.

Allah razı olsun onlardan! Bunların hepsi birer emek karşılığında yapılan işlerdir. İsabet derecesi şu veya bu. Tabi o mübarekler kendilerine göre bir düzen kurmuşlar ve bu şekilde izah etmişler. Başımızla birlikte!

Şimdi insan sadece bir tek ruhtan meydana gelmiş değil. Ruh çıktı dediğimiz zaman biz zannediyoruz ki artık onun işi bitti. O çıkan ruh nefs-i nâtıka, hayvan-ı nâtıka yani bedenimizi çalıştıran ruh, bu bedenden çıkınca... Hükümsüz kaldığımızda biz buna ölüm diyoruz.

Ama o cesette daha hayat var. Yani mutlak ölüm değil. Eğer o cesette hayat olmasa o topluluk o vücudun topluluğu bir arada durmaz, dağılır biter gider yani. Ruh çıkınca beden de bir ruh olup hücreleri ayrılır birbirinden hepsi ayrılır gider. Hareketini sağlayan ruh-u hayvânî dediğimiz o ruh oradan çıkmakta. Peki ruh-u insânî ne zaman çıkmakta? Çıkan ruh-u hayvânî... İşte o ruh-u hayvânî dediğimiz şey aynı zamanda hayat ruhu da olduğundan, hayatın içinde de ilim, irade, kudret, kelam onun içinde mevcud olduğundan, o kişinin ruhu her ne kadar hayvânî ruh gibi, bedenini çalıştıran ruh gibiyse de, müdrike bir ruh aynı zamanda, insan ruhu. İnsan ruhuna ulaşmış bir ruh. Veya insanlık ruhunun zuhura çıktığı bir ruh.

Şimdi insanda alttan itibaren sayalım kaç türlü ruh var. Evvela fizik bedenin hücre yapısını düzenleyen cemâdî (madeni) ruh var. Bu ruh olmasa bizim birlikteliğimiz sağlanmaz bu vücudumuzun. Yani hücre yapıları toplanamaz, dağınık kalır. İkincisi ruh-u nebâtî. Sistemi çalıştıran, kan dolaşımını ve diğer oluşumlarını. Üçüncü ise ruh-u hayvanidir, bu da hareketlerimizi ve nefsi duygularımızı meydana çıkarır dördüncüsü ise “Ve ne fahtü fihi min ruhi” olduğundan Allah’ın zat-i Ruhundandır ve insan gerçek kimliği budur. Gerçek Ademiyet buradan başlamaktadır. Aslında diğer ruh mertebeleri de kaynağını buradan almaktadırlar. İşte gaye bu ruha ulaşmak ve onun hükmü ile yaşamaktır. Daha sonraki kemâlatta ise “Ruh’ül Kuds” ile şereflenip iseviyyet mertebesine ulaşmak ondan sonra da Ruh-u A’zam kanalıyla Hakikat-i muhammediyeye ulaşmaktır. Oradan da ilâhi hakikatleri idrak etmektir.

Ye’cüc ve Me’cüc zuhuratı

Bu vesile ile “Ye’cüc ve Me’cüc” hakkında çok evvel gördüğüm bir zuhuratı da ilâve edeyim.

Çocukluğumun geçtiği Aydoğdu mahallesi Şehitler sokak No 8 de olan Baba evimizin o günlerde Arnavut kaldırımlı olan o sakata dışarıda evin önünde duruyorum. Az yokuş olan o sokağın üst taraflarından iki tekerlekli küçük merkep görüntülü tek hayvanların çektiği ilkel kağnı arabalarına benzer arabalar ile yukarıdan aşağıya bizim evin önüne doğru sırayla gelenler vardı. Arabaların yanlarında da kısa boylu başlarında birkaç saç tellerinin olduğu ilkel insanlar olarak kafile ile yollarına devam ediyorlar idi. Evimizin önünden geçerek giden kafile nihayet ana caddeye ulaştılar yönlerini sağa doğru çevirip Malkara istikametine doğru eski ismi Kurnalı caddesi olan şimdiki ismi “Hükümet caddesi” kimseye zarar vermeden kendi hallerinde yavaş, yavaş yollarına devam ediyorlar idi. Bu geçiş epey devam etti sonra göden kaybolup gittiler. İstikametleri ise kuzeyden gelip batıya doğru idi.


NOT= Buraya mevzu hakkın da internetten aldığım bir yazıyıda ilâve etmeyi uygun buldum. T.B.

YECÜC MECÜC (ForumTr) Yecüc ile Mecüc Kuran dahil tüm kutsal kitaplarda yer alan ve insan ırkını ortadan kaldırmaya kadar ileri gidip bozgunculuğa çalışacakları söylenen bir ırk.
Dünyaya büyük zarar verecekleri ve önlerine gelen herkesi öldürecekleri söylenen bu ırkın kıyamet alameti olduğu kesindir. Günümüzde Yecüc ve Mecüc ü çok net görmekteyiz.

YECÜC VE MECÜC LE İLGİLİ AYETLER.
KEHF SÛRESİ

83. (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.”

84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yolverdik.

85. O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.

86. Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir
kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

87. Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da
kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.

88. “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona
emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”

89. Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.

90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.(Ormanlık olmayan çıplak bir arazide yaşayan kavim)

91. İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.

92. Sonra yine bir yol tuttu.

93. İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu. (farklı lisanda konuşan bir kavim)

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. (Bozgunculuk çok önemli bir kelimedir. Dikkat ediniz.)

95. Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır.
Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

96. “Bana (yeterince) demir madenigetirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya
getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bununüzerine boşaltayım” dedi.

97. Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.

98. Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle
bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.

99. O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir
araya getiririz.

100,101. O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi
katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!
Bu ayetler çok açıktır. Açıklamaya gerek duymamaktayım.İnsan olan iki kavimden bahsedilmektedir. O bölgede bozgunculuk yapmaktadırlar. İnsanları birbirlerine kışkırtarak savaş çıkartmaktadırlar. Zulkarneyn peygamber tek ulaşım yeri olan o kavmin önüne set yapmıştır.

YECÜC MECÜC LE İLGİLİ HADİSLER

Cahş (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu: "Lâ ilâhe illallâh, yaklaşan bir belâdan Arabın vay hâline. Bugün, Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şöyle bir gedik açıldı." baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi. Ben:

-"Ey Allah'ın Resulü, yani içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" dedim.

-"Evet, dedi, fenalıklar artarsa öyle olur."
Peygamberimiz rüyasında gördüğü bu durum yecüc ve mecüc ün önündeki engellerin yavaş yavaş kaldırıldığına işaret etmektedir. Şöyle ki rüyada görülen ‘Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şöyle bir gedik açıldı’ ifadesi gerçek bir gedik ve toprak taş parçası değildir. Allah yavaş yavaş ,zamanla onların büyümesine izin verdiğine , Bu kavimleri ekonomik olarak veya sayıca büyüyeceğine ve dünyaya farklı beldelere yayılmanın ilk başlangıcını yapmış olduklarına işaret etmektedir. Bunun üzerine caşh sorar ‘içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" der. Yani hepimiz ölecek miyiz der. Peygamberimiz"Evet, dedi, fenalıklar artarsa öyle olur. Fenalıklar artarsa ifadesi çok önemlidir.

Buhârî, Enbiyâ 7, Menâkıb 20, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1, (2880); Tirmizi, Fiten 23, (2188).

696 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (Zülkarneyn'in inşa ettiği) sed hakkında buyurdular ki: "(Ye'cüc ve Me'cüc) onu hergün oyuyorlar. Tam delecekleri sırada başlarında bulunan reis: "Bırakın artık, delme işini yarın yaparsınız" der. (Onlar bırakıp gidince) Allah, seddi, daha sağlam olacak şekilde eski hâline iâde eder. Böylece günler geçer, kendilerine takdir edilen müddet dolar ve onların insanlara musallat olmalarını Allah'ın arzu ettiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis: "Haydi dönün, yarın inşaallah bunu deleceksiniz" der -ve ilk defa inşaallah tabirini kullanır-." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla der ki: "Dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit seddi ne halde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve (o günkü çalışma sonunda) derler. Açılan delikten insanların üzerine boşanırlar. (Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)