Men kâne yazunnu en len yensurahu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âḣirati felyemdud bisebebin ilâ-ssemâ-i śümme-lyakta' felyenzur hel yużhibenne keyduhu mâ yaġîz(u)
Her kim ona (Muhammed'e) Allah'ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?
Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini intihar edip) boğsun da baksın bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?
Bu ayet, Allah'ın yardımına inanmayanların çaresizliğini ve öfkesini metaforik bir dille ifade eder. Anahtar kavramlar, 'sanmak/zannetmek', 'yardım etmek', 'sebep/ip', 'kesmek' ve 'öfkelendirmek' fiilleri üzerinden, imansızlığın getirdiği umutsuzluğu ve bu durumdan kurtulma çabasının beyhudeliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zann, bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair bir tür hüküm vermektir. Bazen kesin bilgi (yakîn) yerine, bazen de şüphe (şekk) yerine kullanılır. Ayetteki 'يَظُنُّ' ifadesi, Allah'ın yardım etmeyeceği yönündeki yanlış ve temelsiz inancı, yani bir zan ve vehmi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zann, iki tarafı olan bir şeyde bir tarafın diğerine ağır basmasıdır. Eğer iki taraf eşit olursa şekk (şüphe) olur. Ayetteki kullanımda, Allah'ın yardım etmeyeceği yönündeki zan, kesin bilgiye dayanmayan, aksine batıl bir düşünceyi temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nasr, düşmana karşı yardım etmek ve destek olmaktır. Ayetteki 'يَنصُرَهُ' ifadesi, Allah'ın peygamberine düşmanlarına karşı yardım etmesi ve onu muzaffer kılması anlamındadır. Ayet, bu yardımı inkar edenlerin durumunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nasr kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere veya peygamberlere düşmanlarına karşı verdiği ilahi yardımı ifade eder. Bu yardım, maddi veya manevi olabilir ve nihai zaferi garantiler. Ayette, bu ilahi yardımın varlığını reddedenlerin psikolojisi ele alınır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sebep, bir şeye ulaşmak için kullanılan her türlü vasıtadır. Bu ayette 'sebep', mecazi olarak bir ipe benzetilmiştir. Kişinin kendini asmak için kullandığı ip, çaresizliğin ve intiharın bir aracı olarak tasvir edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sebep, bir şeye ulaşmak için tutulan her şeydir; ister ip gibi elle tutulan bir şey olsun, isterse yol gibi manevi bir şey olsun. Ayetteki 'sebep', göğe uzanan bir ip metaforuyla, kişinin içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak için başvurduğu beyhude çabayı simgeler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sebep kelimesi, Kur'an'da genellikle bir amaca ulaştıran araç, yol veya vesile anlamında kullanılır. Bu ayette ise, Allah'ın yardımına inanmayanların çaresizliğini ve öfkesini dindirmek için başvurdukları, ancak sonuçsuz kalacak olan intiharvari bir eylemin aracı olarak mecazi bir anlam taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kat', bir şeyi birbirinden ayırmak, bölmek veya sona erdirmektir. Ayetteki 'لْيَقْطَعْ' ifadesi, kişinin kendini astığı ipi kesmesi, yani hayatına son vermesi anlamında kullanılmıştır. Bu, Allah'ın yardımına inanmamanın getirdiği umutsuzluğun zirvesini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kat', bir şeyin bağlantısını kesmek veya bir şeyi sonlandırmaktır. Ayetteki bağlamda, 'göğe uzanan ipi kesmek', kişinin kendi hayatına son vermesi, yani intihar etmesi anlamında bir mecazdır. Bu eylem, Allah'ın yardımına karşı duyulan öfke ve çaresizliğin bir dışavurumudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gayz, kalpte oluşan şiddetli öfke ve hiddettir. Ayetteki 'يَغِيظُ' ifadesi, Allah'ın peygamberine yardım etmesi ve onun başarılı olması durumunun, inanmayanları öfkelendirmesi anlamındadır. Bu öfke, onların içindeki haset ve inkarın bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gayz, kalpteki şiddetli öfkedir. Ayetteki 'مَا يَغِيظُ' ifadesi, Allah'ın peygamberine olan yardımı ve zaferi nedeniyle inanmayanların duyduğu derin öfke ve hiddeti ifade eder. Bu öfke, onların çaresizliğini ve hilelerinin bu durumu değiştiremeyeceğini vurgular.
Hac Sûresi
“Men kâne yazunnu en len yensurahu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âhirati felyemdud bisebebin ilâ-ssemâ-i sümme-lyakta’ felyenzur hel yuzhibenne keyduhu mâ yaġîz(u)” Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi? (22/15)
“Men” kim-kimlik zannı içinde olan kendini vehimi olarak zâhiri anne ve babasının vermiş olduğu isim zannında olan kişi Allah’ın yardımı yani uluhiyet mertebesinin yardımını zâhir ve batın risalet mertebesi üzerine olmadığını zannediyorsa semaya yani gönlüne uzansın uzanabiliyorsa ve kendini bir sebeple assın, idam etsin, adem etsin yani yok etsin, ama kendi zannı ile gönlüne ulaşması mümkün olmadığı gibi kendini yok edip, öfkesini gidermeside mümkün değildir.
İdam-Adem hakkında irfan ve Hakk ehlinde Hallac-ı mansurun başına gelen malumdur. İsyandan değil, idrakten olan bu suçun diyetini okuyup anlamak ve isyan ehlinin başına ne haller gelebilir bir kıyas olacaktır.
Bir gün Hallac'ı Mansur Bağdat'ta vaaz verirken bir cüşu hurûşa geliyor. Yani bir muhabbete geliyor diyor ki:
Ne olaydı Hazreti Resulullah miraç gecesi “ve alâ ibâdillahis sâlihin” diyeceği yerde “ve alâ ibâdillahil ecmaîn” deseydi, ne olurdu? Diyor. Yani Allah'ın rahmetini tahsis etmeseydi diyor, ecmaîn deseydi. Yani bütün insanları rahmeti kaplasaydı. Zâten kendisi rahmetellil âlemin değil mi? Öyle deseydi ne olurdu? Diyor oda muhabbetinden.
Tam orada Peygamber efendimiz ruhaniyetiyle beliriyor: Ya Hallaç bilmiyormuydun sen? Ben vahiyle konuşurum, nefsimden konuşmam bilmiyor muydun sen bunu? Diyor. Yani o sözü Peygamberimize devretmiş oluyor. İşte demin de dediğimiz gibi orada konuşan Hakk'ın ta kendisiydi. Mansur bunun farkında değil. Oraya kadar gelmiş bunu farkında değil.
Onun üzerine: "Ya Mansur bunun diyeti ne olacak?” diyor.
"Kellemi verdim efendim” diyor o anda bakın.
İşte Hallacı Mansurun asılmasına kesilmesine sebep bu hâdise oluyor. Ondan sonra “enel Hak” demeye başlıyor. İşte bu hadiseden sonra “enel Hak” demeye başlıyor veya daha evvel de söylüyordu. O zaman demek istiyor ki, Cenâb-ı Hak:
“Madem sen ene’l Hak diyorsun. Yani ben hakk'ım diyorsun, ben hakk'ım diyen insan bütün âlemi Hak olarak zaten görür. Eğer kendisinde Hakk'ı bulmuşsa kıyâsen bütün âlemde de Hakk'ı bulmuş olur. Hem böyle diyorsun, hemde tahsis ettiğimi söylüyorsun diyor.” İşte suç burada bakın idrâkten onun suçu, yoksa isyandan değil. Eğer Peygamber Efendimiz şeriat peygamberi olduğundan bakın Şeriat mertebesine, Tarikat mertebesine, Hakîkat mertebesine, Marifet mertebesinin hepsine cevap verecek şekilde konuşması gerekiyor. O makamı itibariyle eğer sadece Hakîkat mertebesinden konuşmuş olsa, Şeriat mertebesine ters düşebilir bazı mevzularda ikilikten tekliğe bakıldığı için. O zaman Peygamberlik sürtüşmeli olur, ihtilaflı olur. Bu nasıl peygamber bir tarafta böyle diyorda, bir taraftada böyle şekilde diyor, ihtilaflı bir bilgi ortaya çıkar. İşte öyle demesi Şeriat mertebesi itibariyle sâlihlerin üstüne olsun diyor bakın. Şeriat mertebesi itibariyle diyor ama onun içerisinde Hakîkat mertebesi de vardır, Marifet mertebesi de vardır. Yani hepsine cevap veriyor.
İşte Cevamiu'l Kelim o; Yani az kelimeyle çok şey anlatmak, çok mertebeleri ifade etmek burada iş anlayanın kabiliyetine düşüyor. İşte Mesnevî'de de öyle bakıyorsun çocuk hikayesi anlatıyor ama bir açtığın zaman çocuk hikayesinin altından neler çıkıyor, Zata merdiven çıkıyor yol çıkıyor işte orada onu öyle bahsetmesi. Şimdi eğer tevhîd ehli olan bir kimse Tevhîd-i Hakîki'yi idrak etmişse bütün âlemde Hakk'ın zuhurunuda şüphesiz olarak kabul etmiş ise. O zaman bütün âlem sâlihtir onun indinde, çünkü her varlık kendi mertebesinde kendi kemâlindedir. Kemal'in de olan da salâhtadır, salihtir bir yanlışlık yoktur.
O halde Peygamber Efendimiz tahsis yapmıyor sâlihler üzerine olsun dediği, bütün âlemi sâlih gördüğünden ecmaîn olmuş oluyor. Yani tahsis yapmamış oluyor orda Efendimiz ama şeriat mertebesindeki anlayış salih gayri salih ile anlaşıldığından, Şeriat mertebesine göre salihlere ibadet edenlere dua ediyor. Ama Hakikat mertebesine göre bütün varlıkta zuhurda olan Esma-i İlâhiye olduğundan. Esmâ-i İlâhiyede zaten kendi salâhiyeti, sâlihli olduğundan herhangi bir yanlışlık kıyaslamaya göre olduğundan ama zâtına göre hakikatine göre herhangi bir yanlışlık olmadığından, Esmâ-i İlâhiyenin zuhûrları olduğundan o zaman her varlık kendi salihliği üzere mevcuttur. Birbirlerine ters düşebilirler sûrette ama her varlık kendi sıhhati kendi sâlihliği üzere zuhurdadır. O halde salihin dediği şey aynı zaman da ecmaîn mânâsında da olmaktadır.
İşte Hallacı Mansur'un ceza yemesinin sebebi hem Allah birdir, hem ene’l Hak diyorsun, hem de bu hakikati anlayamamışın onun cezası gelmiş oluyor. Allahu âlem tabi bizim onları suçlu bulacak herhangi bir şey yapacak halimiz yoktur. Bu hadise olmuş bitmiş zaten, bir de şu not var kitaplar yazarlar ki, o hadiseden 350 sene sonra Hallac'ı Mansur Pirlerin ricâsı ile efendimizin huzurunda, Âlem-i Misâl'de affedildi derler. 350 sene sonra ve de tabi fizik olarak yaşadığı zaman kellede gitti. O zaman ve orada kendisine eziyet edenleri, yani o şekilde kesip biçenleri bileklerinden kesmişler. Durun demiş, bana biraz müsade edin, 2 rekat namaz kılayım.
O derler biraz tabi duygusal olarak abartıları vardır bileklerinden sıçrayan kanları Allah yazdığınıda söylerler, biraz abartılıdır belki doğrudur bilmiyorum ama olabilir. Başlamış onunlan kanlarıyla abdest almaya aşkın bir şartı vardır, aşk namazının abdesti kanıyla alınmaktır der, su yerine kanıyla abdest almaktır der, neyse işte o da şehit edilmiş oluyor.
Böylece ve arkadan gelenlere de şeriat mertebesinden bir başka anlaşılan hikayedir, tarikat mertebesinden duygusal olarak anlaşılan bir başka tarzdır aynı hikâye, Hakîkat mertebesinden gerçekleriyle, Marifet mertebesin-dende ilâhi yönüyle her mertebede olana bir başka mesaj veriyor, kıyaslama yaptırılır. Allah hepsinden razı olsun onlar o zaman onları yaşamışlar bizde işte arkadan böyle konuşmalarını dedikodularını yapıyoruz Cenâb-ı Hak hepsinin hallerinden faydalandırsın inşallah.[21]