Fî buyûtin eżina(A)llâhu en turfe'a veyużkera fîhâ-smuhu yusebbihu lehu fîhâ bilġuduvvi vel-âsâl(i)
(36-37) Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.
(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu tesbih ederler.
Nûr Suresi 36. ayet, Allah'ın yüceltilmesine ve isminin anılmasına izin verdiği evleri (mescitleri) ve bu mekanlarda sabah akşam yapılan tesbihatı konu edinmektedir. Ayet, bu mekanların kutsiyetini ve orada icra edilen ibadetin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyt (بيت) kelimesi, kişinin gecelediği ve ikamet ettiği yerdir. Kur'an'da hem maddi evler hem de Kâbe gibi kutsal mekanlar için kullanılır. Bu ayette ise Allah'a ibadet edilen, O'nun adının anıldığı ve yüceltildiği mekanlar, yani mescitler kastedilmektedir. Bu evler, maddi bir barınaktan öte, manevi bir sığınak ve ibadet merkezidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'buyût' (evler) ifadesi, mecazi olarak mescitleri ifade eder. Allah'ın bu evlere izin vermesi, onların şanını yüceltmesi ve orada ibadet edilmesini emretmesi anlamındadır. Bu, sıradan evlerden farklı olarak, Allah'a tahsis edilmiş mekanlar olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'beyt' kavramı, sadece fiziksel bir yapıdan ibaret değildir; aynı zamanda bir aidiyet, bir merkez ve bir kutsallık anlamı taşır. Bu ayetteki 'buyût', Allah'ın varlığının hissedildiği, O'na yönelişin gerçekleştiği ve dolayısıyla manevi bir merkez işlevi gören mekanlardır. Bu evler, Allah'ın adının yüceltildiği yerler olarak özel bir statüye sahiptir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ezine (أذن) fiili, bir şeye ruhsat vermek, izin vermek demektir. Ayetteki 'ezine' ifadesi, Allah'ın bu evlerin yüceltilmesine ve içinde isminin anılmasına müsaade ettiğini, hatta bunu emrettiğini gösterir. Bu izin, aynı zamanda bir şereflendirme ve kutsama anlamı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İzin (إذن), bir şeyi yapmaya veya yapmamaya müsaade etmektir. Allah'ın bu evler için izin vermesi, onların şanını yüceltmesi ve orada ibadet edilmesini meşru kılmasıdır. Bu, sadece bir müsaade değil, aynı zamanda bir teşvik ve emirdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'ezine' fiili, genellikle ilahi bir iradeyi ve onayı ifade eder. Bu ayette, Allah'ın bu evlerin yüceltilmesi ve adının anılması için özel bir irade beyanında bulunduğu anlaşılır. Bu, bu mekanların sıradan yerler olmadığını, ilahi bir onaya sahip kutsal alanlar olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Terfa' (ترفع) kelimesi, bu evlerin şanının yüceltilmesi, onlara saygı gösterilmesi ve kirletilmemesi anlamındadır. Bu, hem fiziksel olarak bakımlarının yapılması hem de manevi olarak kutsiyetlerinin korunması gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ref' (رفع), bir şeyi yukarı kaldırmak, yüceltmek demektir. Bu ayetteki 'turfa' kelimesi, mescitlerin hem maddi olarak inşa ve imar edilerek yükseltilmesi hem de manevi olarak şanının ve itibarının artırılması, saygı gösterilmesi anlamındadır. Bu, mescitlerin İslam toplumundaki merkezi konumunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ref' (رفع) kavramı, bir şeyin değerini, mertebesini veya konumunu yükseltmek anlamına gelir. Ayetteki 'turfa' ifadesi, bu evlerin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi ve toplumsal açıdan da yüceltilmesi gerektiğini belirtir. Bu, onların kutsiyetine ve işlevine uygun bir şekilde muamele edilmesini gerektirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), bir şeyi hatırlamak, anmak ve dile getirmektir. Ayetteki 'yüzkere' (يُذْكَرَ) ifadesi, bu evlerde Allah'ın isminin sürekli olarak anılması, O'na dua edilmesi, Kur'an okunması ve tesbihat yapılması gerektiğini ifade eder. Bu, mescitlerin temel işlevlerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), hem kalple hatırlama hem de dille anma anlamına gelir. Bu ayetteki 'yüzkere' kelimesi, Allah'ın adının bu evlerde sürekli olarak anılması, O'na ibadet edilmesi, Kur'an okunması ve O'nun yüceliğinin dile getirilmesi anlamındadır. Bu, mescitlerin Allah ile kul arasındaki bağı güçlendiren merkezler olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zikr' kavramı, sadece basit bir anma değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını, kudretini ve birliğini sürekli olarak hatırlama ve bu hatırlayışla O'na yönelme eylemidir. Bu ayetteki 'yüzkere', bu evlerin Allah'ın sürekli hatırlandığı, O'na ibadet edildiği ve O'nun adının yüceltildiği mekanlar olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (تسبيح), Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O'nu yüceltmek ve O'na hamd etmektir. Bu ayetteki 'yüsebbihu' kelimesi, bu evlerde sabah ve akşam vakitlerinde Allah'ın yüceliğinin dile getirilmesi, O'na ibadet edilmesi ve O'nun her türlü eksiklikten uzak olduğunun ifade edilmesi anlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tesbih, Allah'ı her türlü kusurdan ve eksiklikten uzak tutmak, O'nun kemal sıfatlarını ikrar etmektir. Ayetteki 'yüsebbihu' fiili, bu evlerdeki müminlerin Allah'ı sabah ve akşam vakitlerinde zikrederek, O'nu yücelterek ve O'na şükrederek ibadet ettiklerini gösterir. Bu, mescitlerin ibadet ve zikir merkezi olduğunu pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tesbih kavramı, Kur'an'da Allah'ın mutlak yüceliğini ve noksansızlığını ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, 'yüsebbihu' fiili, bu evlerdeki insanların Allah'ı sürekli olarak yücelttiğini, O'na şükrettiğini ve O'nun kudretini dile getirdiğini belirtir. Bu, ibadetin özünü oluşturan bir eylemdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğuduvv (غدوّ), sabahın erken vakti; âsâl (آصال) ise akşam vakti, güneşin batışına yakın zamandır. Bu iki kelimenin birlikte kullanılması, ibadetin günün her iki ucunda, yani sürekli ve düzenli olarak yapılması gerektiğini vurgular. Bu, mescitlerdeki ibadetin kesintisizliğini ve önemini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğuduvv, sabahın başlangıcıdır. Âsâl ise asîl kelimesinin çoğulu olup, ikindi vaktinden güneş batana kadar olan zaman dilimini kapsar. Bu ifade, ibadetin günün belirli ve önemli vakitlerinde, düzenli bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini belirtir. Bu, namaz vakitlerine de işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'sabah ve akşam' ifadeleri, genellikle sürekli ve kesintisiz bir ibadet ve zikir halini simgeler. Bu ayetteki 'bil-ğuduvvi ve'l-âsâl', bu evlerdeki ibadetin belirli zaman dilimleriyle sınırlı kalmayıp, günün önemli anlarında sürekli olarak devam ettiğini gösterir. Bu, müminlerin Allah ile olan bağlarının sürekliliğini vurgular.
Nûr Sûresi
“Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun velâ bey’un an zikri(A)llâhi ve-ikâmi-ssalâti ve-îtâ-i-zzekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi-lkulûbu vel-ebsâr(u)” Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar. (24/36-37)
Bu evler, Sûret-i İlâhiyye üzere mahlûk olan İnsân-ı Kâmiller’dir. Onların içinde Allah isminin hakikati yaşanır ve buna izin verilmiştir. Orada sabah akşam, yani, “fenâ fillâh” ve “bakâ billâh”ta, tesbih ederler.[46]
Mesnevi-i Şerifte bu âyetin yorumunda;
2097. Ey can, bu âlemin direği gafletdir. Ayıklık bu cihân için âfetdir.
Gaflet odur ki, avâkıb-ı umûru[47] düşünmek istemeyip dünyânın ma’mûriyyetine hasr-ı himmet etmek ve kişi yaşadığı kadar, nefsinin huzûzâtmdan meşrû’ ve gayr-i meşrû’ istifâdeye kanâat eylemek ve her husûsda ancak nefsini düşünmek ve tamâmiyle Hak’dan gâfil olmaktır. Bu tâife hem Allah indinde ve hem de nâs indinde mezmûm ve cem’iyyet-i beşeriyye için muzırdır. Bunlar “hodbîn” dedikleri adamlardır. “Eğer ahmaklar olmasa idi, dünyâ harâb olurdu” hadîs-i şerifi bu tâife hakkındadır.
Ayıklık odur ki, avâkıb-ı umûra vâkıf ve Hak’dan âgâh olmakla berâber, hayât-ı beşere lâzım olan umûr-ı dünyeviyyeye de sa’y etmektir. Nitekim (Nûr, 24/37) ya’nî “Ricâl vardır ki, onlan ticâret ve alış veriş Allah’ın zikrinden meşgûl etmez” âyet-i kerîmesi bu tâife hakkındadır.
Ve Cenâb-ı Pîr 997 numaralı beyitte “Dünyâ nedir, Hak’dan gâfil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlâ’d ve kadın değildir” buyurmuş idi. Bu sınıf insanlar hem Allah indinde ve hem de halk indinde makbûldür; zîrâ Hak’dan gâfil olmadıklarından mesâî-i dünyeviyyelerinde muhitlerine karşı adi ve insâf dâiresinde muâmele ederler; ve bunlar yalnız nefislerini düşünmediklerinden bunlara “hak-bîn” derler. Binâenaleyh bu tâifenin vücûdlan cem’iyyet-i beşeriyye için nâfi'dir ve nazarlannda dünyânın hiçbir kıymeti yoktur.[48]
443. Ondan sonra istersen sen sudan uzak ol, zîrâ ey kapı yoldaşı sen sırda suyun hem,-tab'ısın.
Ya’ni, “Sen mâsivâ hâtıralannı nefy ederek, Allah Teâlâ’yı cemî’-i kuvân ve a’zân ile zikr ettiğin vakit, Hak senin bilcümle kuvânın ve a’zânın celîsi olacağından, bundan sonra istersen, lisân-ı zâhir ile Hakk’ı zikr etme; zîrâ ey Hak kapısında bizim ile yoldaş olan sâlik, artık sen bâtında zikr-i Hak’la hem-tab’ olursun!" Ya’ni senin nefesin zikr-i Hak olur ve senin sıfâtın, O’nun sıfâtı altında mahv ve müstehlek olur. Bilfarz Hakk’ın zikrinden kurtulup, mâsivâ ile meşgul olayım desen bile, yine zikr-i Hak’dan fâriğ olamazsın. Ve senin hâlin (Nûr, 24/37) ya’ni “Adamlar vardır ki, onları ticâret ve satış Allah’ın zikrinden meşgul etmez" âyet-i kerîmesinin mâsadakı olur ve bu hâl senin için bir mevt-i ihtiyârî olur.
444. Çok kimseler ki cihandan geçmişlerdir, yok değildirler ve sıfâta karışmışlardır.
Ya’ni, çok kimseler vardır ki, bu dünyâda iken ihtiyârî ölüm ile ölmemişler ve bu âlemden tabiî ve ıztırârî ölüm ile ölüp gitmişlerdir. Bu gidenler, ma’nâyı ve âhireti münkir olanların iddiası gibi, yok olmamışlardır. Ancak Hakk’ın sıfâtına kanşmışlardır. Zîrâ ölümün hakîkati adem değildir, belki rûhun bedenden ve ma’nânın sûretten alâkasını kesmesidir.
445. Cümlesinin sıfatları, Hakk'ın sıfatlarında, o güneşin huzurunda yıldızlar gibi bî-nişandırlar.
Iztırârî ölüm ile dünyâdan gidenlerin sıfatları, güneşin ziyâsı huzûrunda nûrları nişansız ve esersiz kalan yıldızlar gibi, Hakk’ın sıfâtının nûru altında zebûn ve bî-nişân kalırlar; ilm-i cüz’îleri, ilm-i küllî-i Hak’da ve hayât-ı cüz’iyyeleri sıfat-ı Hayât-ı Hak’da ve irâde-i cüz’iyyeleri, irâde-i külliyye-i Hak’da fânî olup, ilm-i İlâhîdeki hakikatleri bâkîdir.[49]
3706. Hak Kûr’ân da kime rical ta'hîr etmiştir? Bu cisim için orada ne me-cal olur?
Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûr’da (Nûr, 24/37) ya’ni “Erler odur ki, ticâret ve satış onlan Allah’ın zikrinden meşgul etmez”; ve kezâ sûre-i Ahzâb’da (Ahzâb, 33/23) “Erler vardır ki Allah’a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tövbe’de dahi (Tevbe, 9/108) ya’ni “Temizlenmeyi seven erler vardır” buyrulur. Binâenaleyh erkelik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak’tan gafil olmamak ve Allah’a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini efâl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk’ın istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.[50]
لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ {النور/38}
“Liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ amilû veyezîdehum min fadlih(i) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu bigayri hisâb(in)”