İçeriğe atla
Nûr 35Cüz 18 · Sayfa 354

Nûr Sûresi 35. Âyet

النور

Sohbete sor

(A)llâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i)(c) meśelu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh(un)(s) elmisbâhu fî zucâce(tin)(s) ezzucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin velâ ġarbiyyetin yekâdu zeytuhâ yudî-u velev lem temses-hu nâr(un)(c) nûrun ‘alâ nûr(in)(k) yehdi(A)llâhu linûrihi men yeşâ/(u)(c) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâs(i)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fanus içinde. Fanus sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Nûr Sûresi

“Allâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i) meśelu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh(un) elmisbâhu fî zucâce(tin) ezzucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin velâ garbiyyetin yekâdu zeytuhâ yudî-u velev lem temses-hu nâr(un) nûrun alâ nûr(in) yehdi(A)llâhu linûrihi men yeşâ/(u) veyadribu(A)llâhu-l-emsâle linnâs(i) va(A)llâhu bikulli şey-in alîm(un)” Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (24/35)


Ashab mi'rac münasebetiyle Resûl-i Ekrem'e, “Allah'ı gördün mü?” diye sormuş, o da, “Nûrdur, nasıl göreyim?” veya, “Sadece bir nûr gördüm” cevabını vermiş.[29]

Nûr ismi, lügatte güneşten, aydan, ateşten şu uzayda yer tutan şu cisimlerin dış yüzlerine vuran hale konulmuş bir isimdir. Ve bilinmektedir ki, bu halin şeref ve faziletine özelleştirilmesi, gözle görülen şeylerin bu sebeple ortaya çıkıp görülmesi itibariyledir. Sonra şu da bilinmektedir ki, bütün bu görülen şeyleri idrak etmek, onların ışık almalarına bağlı olduğu gibi görecek gözün var olmasına da bağlıdır. Çünkü gözle görülen şeyler, ışık aldıktan sonra dahi körlere gözükmez. O halde gören ruh, ortaya çıkma ve görünmede vazgeçilmez bir rükün olmakta, görünen ışığa denktir, eşittir. Sonra şu yönden ona tercih de edilir. Çünkü gören ruh, idrak edici, yani anlayıcıdır; idrak onunla mümkündür. Dışardaki ışık ise idrak edici değildir. Kendisiyle idrak olunan yani idrake sebep olan değil, belki idrak anında bulunandır. Ve o halde gösterme vasfı, görülen nurdan fazla gören nurun hakkıdır.

Bunun için nûr ismini, gören göz nuruna, tereddüt etmeden, kullandılar da "nur-ı aynım" (gözümün nuru), "falanın nûr-ı basarı zayıflad" (Filan kimsenin görmesi zayıfladı) ve gözleri görmeyen kimse hakkında "nûr-i basarını kaybetti" (gözünün görme özelliğini kaybetti) dediler. Bu böyle olunca şunu da söyleyelim ki, insanın bir basarı, yani gözü; bir de basireti, yani idraki vardır.[30]

Nûr eşyayının hakikatı, onu içinden aydınlatan görüntüye gelmesini sağlayan şeydir. Şimdi Nûr nedir? Vahiy ve Cebrail kitabından anlamaya çalışalım.

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olu-nur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *[31]

Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim.

Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl göre-bilirim?” buyurmuştur.

Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmaktadırlar.

Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabililrler?....

Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halket-miştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir.

Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir.

Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açı-ğa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.

Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’min-ler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmektedir.

Rûbubiyyet (esma) mertebesinde :

“Nûr-u İlâhi” zuhura çıkmaya başlayarak, bütün es-ma-i ilâhiyyeler nûrdan birer elbise giyinip zûlmetten çıkarak belirginleşmeye başladılar.

Bu esma-i ilâhiyyelerin faaliyet sahalarına çıkabilme-leri için mutlak ve sonsuz bir güce, kuvvete ihtiyaçları vardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk onların kendi bünyelerinde ve ayrıca dış âlemlerinde de “nûr”dan kuvvetler meydana getir-di, bunların ismine de “melek” dendi.

Böylece meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş yer-leri de bu mertebe oldu.

“Rûh”un zâhiri tecellisi “İlim, hayat ve hareket,”

“Nûr”un zâhiri tecellisi “kuvvet, aydınlanma ve i-lim oldu.” İlâhi ilimde var olan bütün A’yân-ı sabiteler, zûlmet-ten çıkıp “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr” âlemine ulaş-tılar; orada da “Nûr”dan bir elbise giyip daha belirgin hale geldiler, fakat daha henüz ellerinde maddi mânâda araçları ol-madığından zâhir âleme çıkamıyor idiler.

Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i şehâdet) e ulaşabil-meleri için bir ara geçiş âlemi gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe çalıştığımız, bu mertebenin Melikiyyyet – şehâ-det mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl” mertebe-sidir.

Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır.

Rü’yâda bu “nûr”, insânın “hayâl”i üzerine yayılır. İşte bundan dolayı “sâdık rü’yâ” Hz. Peygamber Efendi-mizde “vâhy’in başlangıcı” olmuştur.

İlk vâhyi teşkil eden bu rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz. Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de, ona “uyur” denilemez.

Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar yoktur. Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine “ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapılabilir.

Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan,

  • “â’ma’iyyet”,
  • “a’demiyyet”,
  • “zûlmiyyet”,
  • “ilmiyyet”,
  • “rûhiyyet”,
  • “nûriyyet” zuhura çıkmış idi.

Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmaya başladılar.

Varlıkların her biri “ilâhi nûr”un aynası olmakla be-raber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi gösteren ayna) Âdem yani “İnsân-ı Kâmil”dir.

Onda ilâhi sıfatların nurları tamamiyle zâhir olmuş-tur. Nûr, kendi cemal ve celalini “İnsân-ı Kâmil”de görmüş-tür.

Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir şey misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûretidir.

Bunlar ise “nûr âlemi”nin sûretidir;

nûrlar ise, “rûh âlemi”nin sûretidir;

rûhlar ise, “a’yân-ı sabite” sûretleridir;

“a’yân-ı sabite” ise, “ilmi ilâhi” sûretleridir.[32]

Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a.

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır.

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tama-men açılmıştır.

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.

“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mut-lak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i;

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulu-nan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte;

ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.

Bir Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda birçok yönlü izah edilmiştir.[33]

Hâdis-i şerifte, kadının öne alınması;

Â’dem oğullarının hilkati, “kadın” ile, âlemin hilka-ti, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile olduğundandır.

“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları vardı.

“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete geçir-mek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi.

Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile âleme “nefh” etti, “üfledi”.

Her varlık bu “nefh”den (nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun “tabiatı” ve asli hali oldu.

Aynı zamanda “Akl-ı kül” olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya yayılınca, kendinden “Nefs-i kül”ü (esma - nûr) mertebesini tecellisiyle meydana getirdi.

Böylece “Akl-ı kül” etken, “Nefs-i kül” edilgen oldu.

Diğer bir izahla, “akl-ı kül” “Âdem”in;

nefs-i kül” “Havva”nın aslı ve zuhur yeri oldu.

Böylece;

“Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden (izdiva-cından) bu âlemler;

“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından da insânlar meydana geldi.

Âlemlerin oluşumu kısaca;

Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm

Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds :

(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şemada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın,

1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete,

3 - oradan → Ulûhiyyet’e,

4 - oradan → Râhmaniyyet’e,

5 - oradan → Rûbubiyyet’e,

6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.

İşte bu meydana geliş ile;

1 - zûlmetten → rûh’a,

2 - rûh’tan → Nûr’a,

3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye,

4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâ-tın”dan zahire çıkmasıdır.

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçla-rımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel var-lığımızdır.

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “öl-meden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.

Fezanın Gerçek Dokusu :

  1. Zûlmet - karanlık - soğuk,
  2. Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru,
  3. Rûh’ul Kuds - Hayat,
  4. Nûr-u İlâhi,
  5. Işık - zaman, sıcak,
  6. Muhabbet’tir diyebiliriz.

Nûr - Rûbubiyyet : Esma mertebeleri : “Âlem-i melekût”

“Vücûd’u mutlak”, zât mertebesinden sıfat mertebe-sine tecelli ve tenezzül ettiği bütün özellikleriyle bu def’a Esma mertebesine tenezzül ederek orada nûr tecellisini zuhura çıkarmıştır.

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Ne-fes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet etmiştir.

Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif varlıklar olarak be-lirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) de den-miştir.

Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler âlemidir. Çünkü melekler, nûr’dan halk edildiğinden kaynakları da bu mertebedir.

Bu mertebenin alt bölümü de “misâl âlemi”dir, cinle-rin halk edildiği yer de burasıdır. İlgili âyetlerde Nûr’u da in-celemeğe çalışacağız.

Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i Nasût”

“Vücûd’u mutlak”ın her mertebede, “vücûd’u mev-cud” olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir.

Burada bütün mevcudat elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir ve muhteşem insân bu mertebede yer yüzüne gez-meye başlamıştır.

Buradaki varlıklar; maden, nebat, hayvan, insân sûre-tinde kesif, cin ve melekler ise, lâtif varlıklar halinde faali-yetlerine başlamışlardır.

Rûh ve Nûr mertebeleri bütün açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir.

“Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”, “Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif, cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif varlıklardır.

İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiş-tir. Râhman sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi”dir ve yeryüzünün idaresi ona verilmiştir.

Bedeni, topraktan; Rûh’u, Allah’ın zâtındandır.

Yukarıdan beri özet olarak izahına çalıştığımız varlık-ların kaynaklarını tekrar bir arada toplarsak;

- İnsânın kaynağının, Allah’ın zâtından,

- Rûh’un kaynağının, sıfat âleminden,

- birey rûhlarının ve meleklerin kaynağının, nûr âleminden,

- maden, nebat, hayvan ve insânın sûretlerinin, madde - cisim âleminden olduğunu tekrar görmüş oluruz.

“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlama-mız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz.

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için ak-lımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin.

Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım.

Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunma-dığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz.

“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nis-petler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâ-tının aynıdır.

“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir.

Nûr’un ilk harfi Nûn dur.

(nun) “nûr-u ilâhi”“esma” âlemidir.

Hakk’ın sözünü duymağa ve müşahedeyi ilâhiyyeye en büyük mania - engel, nefs ve bireysel benliğimizdir. Bun-ların şartlanmışlığı ile yaşamak bizleri Hakk’tan çok uzaklara götürmektedir.

Belirli çalışmalar neticesinde kişi (salik) kendinde bu-lunan bireysel hallerini yavaş yavaş terkederek, safiyetine doğru yol almağa başlar.

Nihâyet bireysel mânâda kendini tanır, daha sonra “beş hazret” mertebesine de ulaşır, böylece seyrini tamam-layarak geldiği yere ulaşmış olur.

Aslında bu ulaştığı yer, kendi hakikatidir. Kendi haki-kati ise, aslı itibariyle Hakk’ın hakikatinden başka bir şey de-ğildir.

Hal böyle olunca kul’un kendine ait bir kulluğu ola-maz, ona artık “abd’u Hu” - “Hu’nun abdı” ismi verilir.

Orada zuhurda olan “Hüvviyet-i Mutlaka”dır.

“Hüvviyet-i Mutlaka”nın zuhur yerini tanıyıp anla-mak avam için oldukça zordur, çünkü belirli bir tarifi ve vas-fı yoktur ve sözlerini hevasından nutketmez. Ancak “vâhyin yuha” (Necm 53/4) kendisine “vâhy” (ilham edilen) ile nutk eder (konuşur).

İşte ancak bu tür kimselerin lisanlarından zuhur eden “kelime-i ilâhi” (ilâhi kelime) ler sadece bir “savt” (ses) ten ibaret olmayıp, “ilim - rûh - nûr - muhabbeti ilâhi” ve ifade edilmek istenen mevzu’nun mânâları da yüklü olan “hayat nefhaları”dır.

Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan;

iblis-şeytan, “nar-ateş”ten kalkedilmişlerdir.

Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş “melek – kuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir.

Eski ismi, süryanice, “azazil”; arapça, “Haris” olan “iblis – şeytan”, nûrani melek - kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir.

Ateş, nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha ke-siftir.

Kesafet arttıkça, bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır.

Bu yüzden zahiri yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir.

Mesnevide Hz. Mevlâna :

“Kul kendinden mutlak fani olmadıkça tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhid, Hakk’ ın, kulun vücûduna “hulül”ü değildir; belki senin “mevhum” var zannettiğin vücûdundan yok olman-dır.” Zât : “Rûh’u azam”Akl - ilim Sıfat : “Rûh-ül Kuds” Hayat Esma : “Nûr”idrak - içten aydınlanma

Ef’al : “Madde”zuhura çıkış

kelâm - iletişim Kûr’ân-ı Keriym Şura sûresi 42/52-53. âyetlerinde ve kezalike evhayna ileyke Rûhan min emrina ma künte tedriy mel kitabü ve lel iymanü ve lakin ce’alnahü nûren nehdiy bihî men neşaü min ‘ıbadina ve inneke letehdiy ila sıratın müstekıymin (52) sıratillâhilleziy lehü ma fiyssema­vati ve ma fiyl ardı ela ilellahi tesıyrül­ ümürü (53) Meâlen :

52. (Ey Rasûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik, sen kitap nedir, îman nedir bilir değildin ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik (kıldık) onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve kesinsen bir doğru yola hidâyetleyen (rehberlik) edensin

53. O Allah yoluna ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. Dikkat edin bütün işler Allah’a seyr eder (döner).

“Bir nûr ca’l ettik (kıldık).”

“nûr” esma mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir.

Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir.

Zât-ı ilâhi rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhurda-dır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.

Zuhurda olan âlemler gayb ve şehadet, diğer isimle-riyle, emir ve halk olmak üzere iki mertebedendir.

Emir, → esma;

halk ise, → ef’al yani fiiller, madde âlemidir.

Halk âlemi, esma âleminde bulunan bütün isimlerin mânâlarının görüntüye geldiği zuhur mahallidir.

Emir âlemi, aynı zamanda Nûr-u ilâhinin faaliyete geçtiği mertebedir.

Sıfat mertebesi, “rûh’ul kuds”ten kaynağı olan “Nûr-u ilâhi” ile faaliyete geçerek “âlemler” (mükevvenatı) mey-dana getiren rûh’tur.

“Rûh-ul a’zam” ve “rûh’ul kuds”, Allah’ın (c.c.) mahlûk olmayan zâtî rûh mertebeleri iken;, Râhmaniyyet mertebesinden üflenen, halkiyyete dönük mahlûk rûhtur, ki “hâlik”ten meydana gelip her mertebesi itibariyle “mahlûkat”a hayat ve nûr ile birlikte kimlik vermiş olan, “Rûh-ul Sultâni”dir.

Rûh’ul Nûr Hakikat-i Melek:

Rûh’ul kuds, Esma mertebesine tenezzül ettiğinde kendisinde mevcut nûr’u ilâhi zuhura geldiğinde bu mertebe-de melekler, yani esma-i ilâhiyelerin zuhura çıkmalarını sağlayıcı kuvvetler kaynaklarını buradan almakta, buradan zuhura çıkmaktadırlar.

Bu mertebede nefsin, gerçek kemâl hali idrak edilir. Kişi bu mertebede kendinde bulunan nefsin hakikatlerini da-ha iyi idrak etmeye ve yaşamaya başlar.

Rûh’ul Nûr Hakikat-i Cin:

Yine bu mertebede, cinler de varlıklarını bularak, bu mertebeden kaynaklarını almaktadırlar.

Bu mertebede cinlerin hakikati anlaşılır. Onlar artık bu kimselere ulaşamazlar, çünkü güçleri yetmez. Zuhur yer-leri burasıdır, daha alt mertebelerde tesirleri olur.

Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Nefs:

Yine bu mertebede esma-i ilâhiyelerin zuhurları art-tıkça kendilerinde bulunan renklilik çoğalmakta, onların özel-likleri kendilerine ayrı bir kimlik vermekte, bu kimlikler de onların nefslerini oluşturmaktadır, ki bu da bireysel benlik oluşması demektir.

Bu mertebede meleklerin hakikati anlaşılır ve kaynak yerleri buralarıdır. Burdan aldıkları görevleri yerlerine ulaş-tırarak vazife yaparlar. Tesir sahaları bulundukları yerden aşağılara doğrudur. Her iş için her mertebede ayrı melekler oluşmaktadır.

Ezelde Cenâb-ı Hakk, zâtında Âdem (a.s.) a üflemiş olduğu Rûhu;

daha sonra ebeveyn kanalından baba → anneye nefh eder;

daha sonra anne karnında iken bir melek gelip ona “ayan-ı sabite” (program rûhunu) 120 inci günde üfler.

Böylece belirli süre sonra bu âlemin en müstesna var-lığı, “zahir – bâtın”, her yönüyle techiz edilmiş olarak dün-yaya teşrif etmiş olur.

Çocukluk devresinde başlayan eğitimi ile ilk ders ver-meğe başlayan hocaları, onu ilk ilmi nefhalarla zahiren eğitmeğe başlarlar.

Daha sonraları buluğa erdiğinde zahir eğitimi ile bâtın eğitimini de birlikte devam ettirmeğe başladığında bu sefer din ilmi nefhalarını da almağa başlar, kendine dönmeğe ve kendini tanımağa devam eder.

Eğer bu arada bir irfan ehline ulaşırsa, o irfan ehli artık ona gerçek mânâda ve “nefahtü” etmeğe başlar.

Bu “ve nefahtü” olşumu sohbet yoluyla olur ve çok ender olan bir hadisedir. Daha evvel kendisinde vuku bulmuş irfaniyet eğitimi almış bir insân-ı kâmil vasıtasıyla ir-faniyet ile nefh edilir.

Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses va-sıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır.

Evvelâ

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır.

- o ses’e yüklenmiş bir mânâ,

- ve o mânâ’ya yüklenmiş bir Rûh,

- ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır.

Ses → mânâ → Rûh → nûr”un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye”dir.

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’tır.

Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise, evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar.

O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan Rûh ile de hayat bulmağa başlar ve yine o seste yüklü olan nûr ile de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde edilendir.

İşte âyette ifade edilen “kulak, göz ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat çekicidir.

Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir, ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır.

Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh, nûr” olan nefha,

  • göze, → görme kabiliyeti;
  • kalbe, → ilâhi hayat,
  • akla, → ilâhi ilim
  • ve kişide → kendine öz güvenini verir.

Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz. Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş, âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna dikkat çekmiştir.

İmâm- ı Gazzali:

“Kavl-i İlâhi” (İlâhi söz) deki tesviye ve Rûhun ne olduğunu bana sordular.

Cevap verdim ki:

“Tesviye” (düzenleme) Rûhu kabul eden mahalde fiilden ibarettir.

Bu mahalde Âdem hakkında balçık ve Âdem’in ço-cuk ve torunları hakkında “Tasfiye” (saf kılma) ve “tadil” (doğrultma) şartıyla meniden ibarettir.

Nefih ise, nutfede Rûhun nûrunu “iştigaline” (meş-guliyet) “ba’as” (dirilme) olan şeydir...

“Ona Rûh üfürdüm” buyrulması “kinaye” (dolaylı mecaz, anlatım) dır.

Ey “münaza’a” eden (çekişen), Rûh onun aynı değil midir?... Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et. Zira onun “sivası” yani ona karşı diğer bizâtîhi bir varlık yoktur ve herşey onun tevhidine dönüktür.

Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın var edicisi!.. Zâtın şayidir. Yani “lâ mevcude illâ hu”...[34]

Zât-i müşahedenin yolu (basar) ve “basiret”ten geç-mekte, o da “rûh’ul kuds” desteği ile mümkün olmaktadır.

Böylece o mahalde kudsiyyet hasıl olmakta ve “gö-ren de görülen de” kendi olmaktadır, ki bu mertebe ilk def’a “Meryem oğlu İsâ mesih”te zuhura gelmiştir.

Özelliği, dünya tarafından, anneye; mânâ tarafından, baba hükmü ile “rûh’ul kuds”e bağlanmış olmasıdır.

Bu mertebede olan kimselerin zahiren babaları olsa bile onlar sadece hükmen babadırlar; babaları asl’en “rûh’ul kuds”tür. O da bu rûh’u “ses, mânâ, rûh ve Nûr” şekliyle üf-leyen “insân-ı kâmil”dir.

Bilindiği gibi “Kûr’ân” → “zât”tır, “Furkan” “sıfat”tır, “Kitab-ül mübiyn” “esma”dır, “İmam-ül mübiyn” “ef’al”dir.

Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle;

“hay”dır, hayat kaynağıdır, “rûh”tur, her şeye candır, “nûr”dur, bütün varlığı içten aydınlatmaktadır, “ışık”tır, her varlığı dıştan da aydınlatmaktadır.

“Zuhura perde olmakta zuhuru Gözü olan delil ister mi Nûra” denmiştir.

Kûr’ân-ı Keriym Nûr sûresi 24/35. âyetinde allahü nûrüssemavati vel ardı meselü nûrihî kemişkatun fiy­ha mısbahun el mısbahu fiy zücacetin ez zücacetü keenneha kevkebün dürriyyün yukadu min şeceretin mübareketin zeytünetin lâ şarkıyyetin ve lâ ğarbiyâyetin yekadu zeytüha yudıy’ü velev lem temseshü narun nürün âlâ nürin yehdiyllahü linûrihî men yeşa’ü ve yad­ribullahül emsale linnasi vallahü bikülli şey’in aliymün Meâlen :

Allah göklerin ve yerin nûru’dur. Onun nûrunun misâli, içinde güçlü aydınlıklı bir çırağ/lâmba bulunan bir hücre/bir kandillik gibidir. O güçlü aydınlıklı lâmba bir cam içindedir. O cam da sanki incimsi bir yıldızdır. Do-ğuya da, batıya da nispet edilmeyen kutlu bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulur. Nerede ise yağı, kendisine bir ateş dokunmasa bile aydınlık verir. Nûr üstüne Nûr’dur. Allah Nûru için dilediği kimseyi hidâyetler/iletir. Allah in-sânlara temsiller getiriyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir.

Özet yorum :

“Allah göklerin ve yerin nûru’dur” âyetini ve “nûr”un hakikatini daha iyi anlayabilmemiz için yukarıda geçen, (mutlak vücûd, Rûh, Nûr, madde ve cisim) bölümlerini tekrar okumakta yarar olacağı kanaatindeyim.

Özetleyerek de buraya alalım.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)