İllâ men tâbe ve âmene ve'amile ‘amelen sâlihan feulâ-ike yubeddilu(A)llâhu seyyi-âtihim hasenât(in)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
Bu ayet, tevbe, iman ve salih amel kavramları üzerinden ilahi affın ve dönüşümün müjdesini vermektedir. Kelimelerin etimolojik kökenleri, bu dönüşümün derinliğini ve Allah'ın rahmetinin genişliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe, işlenen bir günahtan sonra pişmanlık duyarak Allah'a dönmektir. Ayetteki kullanımı, önceki kötü amellerden vazgeçip Allah'ın rızasına uygun bir yola girmeyi ifade eder. (el-Müfredât, s. 182)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tevbe, 'rücu' (geri dönmek) anlamındadır. Ayetteki 'men tâbe' ifadesi, günahlarından dönen ve Allah'a yönelen kişiyi anlatır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 104)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tevbe, Kur'an'da sadece bir pişmanlık hali değil, aynı zamanda aktif bir dönüşüm ve Allah'a yöneliş eylemi olarak ele alınır. Bu ayette, tevbe, diğer olumlu eylemlerle birlikte kurtuluşun ön koşulu olarak sunulur. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, 'emn' (güven, emniyet) kökünden gelir ve kalben tasdik etmek, güvenmek anlamına gelir. Ayetteki 'âmen' ifadesi, tevbenin ardından gelen, Allah'a ve O'nun vaatlerine tam bir güvenle bağlanmayı ifade eder. (el-Müfredât, s. 89)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve azalarla amel etmektir. Bu ayetteki iman, tevbe ile birlikte, kişinin içsel dönüşümünü ve Allah'a olan bağlılığını pekiştirir. (el-Külliyyât, s. 125)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman kelimesi, Kur'an'da sadece soyut bir inanç değil, aynı zamanda bir eylem ve sorumluluk bilinciyle birlikte kullanılır. Ayetteki 'âmen' ifadesi, tevbe eden kişinin bu yeni yönelişini kalben onaylamasını ve benimsemesini vurgular. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 112)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel, iradeye dayalı her türlü fiildir. Salih ise, doğru, uygun ve faydalı olan demektir. 'Amelen salihan' ifadesi, kişinin tevbe ve imanının bir göstergesi olarak, Allah'ın hoşnutluğunu kazanacak nitelikteki eylemleri yapmasını ifade eder. (el-Müfredât, s. 594, 467)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salih amel, hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, şeriatın ve aklın güzel gördüğü her türlü fiildir. Ayetteki bu ifade, tevbe ve imanın pratik hayata yansımasını, yani kişinin davranışlarını düzeltmesini vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 283)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salih amel, Kur'an'da imanın ayrılmaz bir parçası olarak sunulur ve sadece bireysel değil, toplumsal faydayı da içeren geniş bir anlam taşır. Bu ayette, salih amel, Allah'ın kötülükleri iyiliklere çevirme vaadinin gerçekleşmesi için gerekli olan aktif çabayı temsil eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 160)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tebdil, bir şeyi başka bir şeyin yerine koymaktır. Ayetteki 'yubeddilu' ifadesi, Allah'ın tevbe, iman ve salih amel neticesinde, kulun geçmişteki günahlarını silip yerine iyilikler yazmasını, yani olumsuz durumu olumluya çevirmesini anlatır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 317)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bedel, bir şeyin yerine geçen şeydir. 'Yubeddilu' fiili, Allah'ın kudretiyle, kulun işlediği seyyiâtı (kötülükleri) hasenâta (iyiliklere) dönüştürmesini, yani manevi bir dönüşümü ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 238)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Bedel kökü, Kur'an'da genellikle bir şeyin niteliğinin veya durumunun tamamen değişmesi anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'yubeddilu', Allah'ın affının ve rahmetinin bir tecellisi olarak, günahların affedilmesinden öte, onların iyiliklere dönüştürülmesi gibi eşsiz bir lütfu ifade eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 156)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyyie, insanı üzen, kötü olan her şeydir. Kur'an'da genellikle günah ve kötülük anlamında kullanılır. Ayetteki 'seyyiâtihim', tevbe eden kişinin geçmişte işlediği günahları ve kötü amelleri ifade eder. (el-Müfredât, s. 430)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Seyyie, 'su'' kökünden gelir ve kötü, çirkin, zararlı olanı ifade eder. Bu ayette, Allah'ın bağışlayıcılığının kapsamını göstermek üzere, kulun işlediği tüm kötü fiilleri kapsar. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 220)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasene, insanı sevindiren, güzel olan her şeydir. Kur'an'da genellikle iyilik, sevap ve güzel amel anlamında kullanılır. Ayetteki 'hasenât', Allah'ın lütfuyla, tevbe edenlerin seyyiâtlarının yerine konulan iyilikleri ve sevapları ifade eder. (el-Müfredât, s. 248)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hasenât, Allah'ın rızasına uygun olan, hem dünyada hem de ahirette fayda sağlayan her türlü güzel fiil ve durumdur. Bu ayette, Allah'ın günahları iyiliklere çevirme vaadinin somut neticesini gösterir. (el-Külliyyât, s. 331)
Furkân Sûresi
“İllâ men tâbe ve âmene ve’amile amelen sâlihan feulâ-ike yubeddilu(A)llâhu seyyi-âtihim hasenât(in) vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)” Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (25/70)
Fusûs-ül Hikem, Mûsâ Fassı ile yolumuza devam edelim;
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkân, 25/ 70). Ve seyyie haseneye tebdil olundukda onun "ayn"ı hasene olmaz; belki onun üzerine hasenenin hükmü terettüb eder. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) "ya'nî hükümde" kaydıyla takyîd buyurarak, seyyienin "ayn"ı tebeddül etmeyip, ona hasenenin hükmü terettüb edeceğine işaret eyledi.
Böyle olunca "asâ"nın yılan olduğu mahalde, hüküm cevher-i vâhidde seçkin olan "ayn" ile zahir oldu. Ya'nî ayn-ı ejderhâ sureti üzere tâate dönüşen olan asanın hükmü zahir oldu, yani ejderha ona iman ettiğinden taat üzere oldu. Sopa iken de itaat etiyordu ama o kendi eli ile sallayarak iteat ediyordu. Ama asayı yere bırakınca ejderha olduktan sonra ejderha kendi kendine iş yaptı. Yani Musa’ya itaat etmiş oldu, yani taat ehli olmuş oldu. Diye bunu anlatmak istiyor. Böylece asanın hükmü zahir oldu. Bakın ejderha sureti üzere yani sureti üzere, aslı üzere değildir.
Ve o suret diğer suretten seçkindir. Yani asalık sureti ayrıdır. Ve her iki suret cevheri vâhidde zahir oldu ki, yani her iki suret tek varlıkta meydana gelmesi onda adetlenme olmadı. Hakikatte onda sınırlama yoktur. Yere bıraktı ejderha oldu eliyle tuttu sopa oldu. Yani iki tane olmadı ama iki surette göründü. Binâenaleyh o, bir i'tibâra göre asadır; ve bir itibâra göre de yılandır; ve aşikâre görünen ejderhâdır. Binâenaleyh asâ değişme ile yılan olması i'tibâriyle Fir'avn'ın sihirbazları yılan suretinde izhâr eyledikleri maddelerdi, sihirbazların ortaya koydukları maddelerdi; ve asâ olması i'tibâriyle de, asâ suretinde izhâr eyledikleri şeyleri yuttu.
Orada beliren iki iki vasfı yuttu. Sihirbazlar ipler koydular işte içine civa ve benzeri madde koydular, sıcaktan o civa genişleyince hareket ettiği zannediliyordu. Sihirbazların fizik kimya ilimlerini de biliyorlardı ve böyle maheret gösteriyordu. Sonra onlar sopa da koydular işte asa olması cihetiyle asaları yuttu, yılan olması sebebiyle de onların yılan görünümündeki iplerini yılanlarını yuttu. Yani kendisinde iki suret olduğundan orada meydana getirilin iki suretleri yuttu. Şu halde Musa (as) ın hücceti yani bilinci asa ve yılandır. İpler suretinde olan firavun hüccetleri üzerine galip oldu. Yani deliller çarpışınca Musa (as) galip geldi.
Ama kendileri hakkında ilk sözünde Firavun galipmiş gibi gözüktü. Mülkün sahibi amir olduğundan ben seni siccine atarım, örterim demişti. O zaman da Musa (as) ben sana bir delil getireyim dedi peki getir demesi onunla kaldı ve getirdiği de asasıydı. Cenab-ı Hakk peygamberin galip gelmesini ve onun davasının doğruluğunun meydana çıkmasını murad eyledi bu sebeble aynı vahide olan asadan yani tek vahid olan asadan zahiren birbirinden ayrı olan iki suret meydana geldi. Musa (as) ın delili sihirbazların bir takım değneklerle yılanlar ve ipler suretinde ıshar eylediği firavunun delilleri üzerine galip oldu.
Fir'avnın sihirbazları ip kullandılar. Mûsâ (a.s.) ise ip kullanmadı. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın izhâr ettiği mu'cize-i asaya nisbeten Fir'avn'ın sihirbazlarına izhâr ettiği suretler kıymet yönünden küçük ve ehemmiyetsiz idi. Zîrâ "ip" ma'nâsında müsta'mel olan "habl " asl-ı lügatte "tell-i sagir", ya'nî "küçük tepe" ma'nâsına gelir. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın indinde habl olmayıp Fir'avn'ın sihirbazları indinde habl bulunması, Mûsâ (a.s.)ın kudretine nisbetle Fir'avn'ın sihirbazlarının değeri yüksek dağların yanında bir tepecik menzilesinde olduğuna işarettir. Yani Musa (as) ın elindeki asa büyük bir tepeyi ifade ediyorsa da onların ellerindeki ipler de küçük küçük tepeleri ifade ettiğinden habl bu demekmiş küçük tepe demekmiş bir bakıma.[90]
Yine Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
İmdi ekser-i inkişâf hükümdedir. Nitekim tövbesiz vefat ettiği vakit, âsî hakkında Mu'tezilî, Allah hakkında nüfûz-ı vaîdi i'tikâd eder. Böyle olunca vefat edip Allah indinde merhumen onun hakkında inâyet sebkat ederek, muhakkak o ikâb olunmasa, Allah'ı Gafur ve Rahim bulur. Şu halde zannetmediği şey Allah'dan zahir olur (35).
Ya'nî, sahibinin i'tikâdına muhalif olarak inkişaf etmiş olan itikad edenlerin ekserîsi hükümdedir, zâtta değildir. Ve bu hükümde muhalif inkişâfın vukü'u dahî mutezilenin (mezheb) itikadı gibidir. Yani mutezilenin bu düzeyde anladığı gibidir, mutezile mezhebdir. Zîrâ mutezili i'tikâd etmiştir ki, âsî tövbe etmeksizin vefat ettikde, onun hakkında Allah Teâlâ vaîdini infaz eder.
Halbuki vefat ettikde, Allah Teâlâ rahmet ve inâyetle tecellî edip ona ikâb buyurmasa, o i'tikâdına muhalif olarak Allah'ı Gafur ve Rahîm bulur. Bununla beraber o, Allah ikâb edecek zannetmiş idi. Hak onun zannı gibi çıkmadı, başka türlü zahir oldu. Ma'lûm olsun ki, tövbesiz vefat eden asi kulu hakkında vaîdin adem-i infazı için iki sebeb vardır: hani Cenab-ı Hakk’ın bir vaad bir vaidi vardı ya.
Birincisi: Ayn-ı sabitesinin Hakk'a verdiği ilim üzerine, hakkında lâhık olan hükm-i Hak, ikâb olunmayıp inâyete mazhar olmasıdır. Böyle bir kimse avârız-ı tabîiyye hasebiyle ba'zı maâsîyi irtikâb eylese de tövbesiz vefat etse, inâyet-i ezeliyyeye mazhariyyeti ve tahâret-i asliyyesi sebebiyle, onun kötülükleri(seyyiâtı) hasenata tebdil olunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:
”yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât” yânî “Allah günâhlarını sevâblara çevirir” (Furkân, 25/70).
Veyahut inâyet ve rahmet-i ilâhiyyenin azamet ve saltanatı indinde o maâsî mahv olur.
Rubâî-i Ömer Hayyâm:
Tercüme: "Ey kudret-i celîlü'ş-şânından zahir olduğum yani onun Celil yüce şanından zahir olduğum zât-ı kerim! Yani yüce Zat! Ben Senin ni'metinde nâz ile perverde oldum. İmtihan kasdıyla yüz yıl günâh edeceğim. Bakalım benim cürmüm mü ziyâde, yoksa Senin rahmetin mi?" İkincisi: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “ve netecâvezu an seyyiâtihim” yânî “ve onların günâhlarından geçeriz” (Ahkâf, 46/16) buyurdu.
Halbuki Hak Teâlâ hazretleri Fass-ı İsmâîlî'de tafsil olunduğu üzere İsmâîl (as)ı ”innehu kâne sâdıkal va’di” (Meryem, 19/54) âyet-i kerîmesinde "sâdıku'l-va'd" olmasıyla çok sevilen buyurdu.
Binâenaleyh Hak Teâlâ dahî sâdıku'l-va'ddir. Zîrâ vaîdin adem-i infazını va'd buyurmuştur. Elbette va'dini incâz buyurur. Böyle olunca vaîdin nüfuzu lâzım değildir.
Rubâî-i Ömer Hayyâm:
Tercüme: "Cihanda günâh etmemiş olan kimdir? Söyle! Günâh etmeyen kimse, söyle nasıl zindegî eder? İlâhî! Farz edelim ki ben fena yaptım, Sen de fena mükâfat verdin. Şu halde söyle benim ile senin aranda fark nedir? Şübhe yoktur ki Sen benim gibi değilsin. Benden hatâ ve Sen'den atâ zuhura gelir.''[91]
Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;
849. Sen gam gördüğün zaman, istiğfâr et; gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi.
Tabîatından gam oluştuğunu gördüğün zaman, istiğfâr et; ya'ni Hak'tan bu gamın örtülmesini niyâz et! Çünkü bu gam senin tabîatında hakîki te’sir edici olan Hâlık Teâlâ Hazretleri'nin emriyle ortaya çıktı.
850. İstediği vakit gamın aynı sevinme olur; ayak bağının aynı âzâdlık olur.
Ya'ni, Hak Teâlâ istediği vakit tabîatından ortaya çıkan gamın kendisini sevince dönüştürür; ayağını bağlayan şey, senin hürriyetinin aynı olur. Nitekim âyet-i kerîmede: (Furkân, 25/70) “ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât”
"Allah Teâlâ onların kötülüklerini güzelliklere çevirir" buyrulur.[92]
3879. Mâdemki günâh tâat misâli gelmiştir; Hak Teâlâ nâ-ümîdliğin boynunu vurmuştur.
Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde benim, nefisleri üzerinde isrâf ederi kullarım; Allah’ın rahmetinden me’yûs ol- mayımz. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günâhlan mağfiret eder; zîrâ O gafûr ve rahîmdir" buyurmakla, ümîdsizliğin boynunu vurmuş ve ortadan kaldırmıştır. Günâhın tâat misâli olmasının sebebi de, bu ümîdsizliğin izâlesi içindir.
“Rağam” (harekât-ı selâse ile) toprağa bulanmak ve kerih görmek ve ze- lîl olmak ma’nâlanna gelir. “Vüşât” “vâşf’nin cem’idir. Vâşî, söz götürüp getiren gammâza derler. Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri ma’sıyetleri tebdil ettiği vakit, on-ları şeytanlann körlüğüne bir tâat yapar. Nitekim âyet-i kerîmede ma’sıyetten pişmân olanlar hakkında (Furkân, 25/70) ya’nî “İşte Allah Teâlâ’nın seyyiatım hasenata tebdil ettiği kimseler onlardır” buyrulur.
Şurrâh-ı kirâmdan Bahru’l-Ulûm hazretleri, seyyiâtın hasenâta tebdili hakkındaki tahkikâta dâir olan beyânâtı, Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mek-kiyye 'sinin 74. bâbından hulâsa etmiş olduğundan, tercümesini fâideli gördüm: “Ef’âlin kâffesi hasenedir; zîrâ Allah Teâlâ hâlik-ı ef âl olduğu için, muhakkak ef’âlin kâffesi Hakk’ındır. Ve ef âl, o ef’âli icrâ edenlerin mazhar olduklan esmânın iktizâsı hasebiyledir. Binâenaleyh fiil o ismin marzîsidir; ve o fiilin fâili de o ismin merbûbudur; fakat dîğer ismin marzîsi değildir. Ve bilcümle esmâ-i ilâhiyye hüsnâdırlar ve hüsnün muktezâsı da ancak hüsündür. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin kemâli, o ef’âlden ibâret olan zuhûr-ı esmâî olmaksızın mümkin değildir. İmdi cemi-i ef âl bu cihetle hüsündürler. Bu da her fiilin hüsn-i zâtisidir; velâkin onun isminin muktezâsı olan ef’âl-i meşrûa, kendi hüs-nü üzerine bâkîdir; ve meşrûiyyet cihetinden güzellik, güzellik üzerine zâhir olur. Ve efâl-i menhiyyeye gelince, ona kubuh ânzdır ve onun hüsnünü setr eder. Cemâl sâhibine ânz olup, onun cemâlini setr eden kir ve pas gibidir. İşte bunun için, şeriat ondan nehy buyurdu ve şer’a muhâlefeti o fiili kabîh yaptı. Ve fıil-i meşrû’, cemâlinde hicâb olmayan bir sâhib-i cemâle benzer. Ef âl-i menhiyye ise yüzlerine kir ve pas ve kazûrât bulaşmış olan sâhib-i cemâle benzer ki, bu hicâblar, râîlerin nazannda, onun cemâlini setr eder. İmdi âsî olan kimse, ef'âl-i menhiyyeden tövbe edince, emr-i şer’a olan muhâlefeti kalkar ve o fiil-i muhâlifin kubhu zâil ve kendi hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır. Ve Allah Teâlâ onlann fenâlıklannı güzelliğe tebdil eder. Şu halde bu hüsün, hüsn-i zâtî üzerine zâid olarak fiile ânz olur; ve bu fiil ise hüsün üzerine hüsün olur. Ve muhâlefeti terk etmek fiili, sâhib-i cemâlin kendisine bulaşan kiri ve kazûrâtı izâle edip temiz libâs giymesi ve cemâl peydâ etmesi mesâbesinde olur ki, bunda birisi cemâl-i zâtî, dîğeri cemâl-i libâs olmak üzere iki cemâl hâsıl olur. Binâenaleyh o fiil-i menhînin güzel olması da, bunun gibi birisi zâtî, dîğeri tebdilden hâsıl olan güzellik olur. İşte seyyiâtın ha-senâta tebdilindeki hikmet budur.”
3880. Racim olan şeytan, bundan mercûm olur; ve o hasedden çatlar, İki parça olur.
“Recm” taş atmak, reddetmek ve zan ile söz söylemek ma’nâlannadır. Burada reddetmek ma’nâsında müsta'meldir. “Bıtrakad” kelimesi Ankaravî’de “çatlar” ma’nâsında tercüme buyrulmuş ise de, iştikakı hakkında îzâhât veril-memiştir. Hind şerhlerinde de îzâhâta tesâdüf edemedim. Burhan ve Bahâr-ı Acem ve Heft Kulzüm ve Gıyâsü’l-Lügât ve Şemsü’l-Lügât ve Çerâğ-ı Hidâyet nâmındaki lügat kitâblannda aradım, böyle bir kelime bulamadım. Fakîrin zehâbı budur ki, bu kelime “tark" masdar-ı Arabîsinden bir masdar-ı ca’lîdir ve aslı “tarkîderi’dir; muzâri’i ale’l-kâide “tarkad” gelir. “Bâ” harfi, fiillere dâhil olan bâ-yı zâidedir.
Ya’nî şeytan benî Âdem’i iğvâ edip ma’sıyete sevk eder ve bu iğvâ sebebi ile benî âdemden şer’a muhâlif fiil zâhir olur. Vaktâki hâkî olan âdem Hâlık’ıne karşı serkeşlikten tövbe eder, onun bu seyyiesi, yukarıda îzâh olunduğu vech ile haseneye tebdîl olunur. Şeytan, iğvâsının müsmir olmadığı görünce, esâsen huzûr-ı Hak’dan merdûd olan o şeytan, bir kat daha merdûd olur ve kemâl-i enâniyyetinden dolayı serkeşlikten rücû’ ve tövbe, şeytanın elinden gelmediği için, âdemin bu hâline hased eder ve kemâl-i teessüründen çatlar.[93]