İçeriğe atla
Ankebût 57Cüz 21 · Sayfa 403

Ankebût Sûresi 57. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(s) śümme ileynâ turce'ûn(e)

Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.

Ankebût Sûresi

Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i) sümme ileynâ turce’ûn(e) (29/57) Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. (29/57)


Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “İZ-T.B.” Buradan da İz-Efendi Babamızın yakın zamanda rahmetlik olan kardeşi Cevdet ARDIÇ beyefendiye Allah c.c. rahmet etsin, kabir rahatlığı dileriz.

Normalde Kûr’ân-ı Kerim sûre çalışmalarına ilk âyeti ile i’şari tevil ve tefsiri ile başlamaya çalışırım. Ankebut sûresinde farklı bir zuhurat ve müşahade olduğu için bu âyetten başlamaya karar verdim.

Ramazan bayramı 2. Günü kuzenim Cem aradı ve Babamı hastaneye kaldırdık. Babam iyi değil haberin olsun dedi. Akşam tekrar aradığı zaman babam vefat etti dedi.

Ramazan bayramının 3. günü amcam Gürbüz beyin cenazazesi Karacaahmet Şakirin Camii den cenaze namazı kılınıren onunla birlikte 2 hanım, 3 erkek toplam 5 tane cenaze vardı. Ve her birinin örtüsünde bilindiği gibi “Muhakkak ki her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz” (Ankebut 29/57). Yazmaktaydı.

Ve cenazelerden biriside eski bir emniyet müdürüydü. Ve oraya gelen çelenklerden birinde Selâm esmâsı ve Necm sûresine işaret olan isim vardı.

Ve biraz aşağıda olan aile kabristanlığında babam’ın, annesi, babası ve büyük babası, büyükannesi ve amcasının yanına defnedildi. Dönüş işlemi tamamlandı. Ve o ahirine (berzahına), cenazeye gelenler şimdilik belirli bir süre dünyalarındaki hayallerine dönmüş oldular.

Oluşan bu küçük müşahade sonrası yolumuza devam edelim. (Murat Derûni)


كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

(Küllünefsin zâikatül mevt sümme ileynâ türcaun)

(Ankabut /29/57) “Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.”


“Her nefs, ölümü tadıcıdır,” Aslında ölüm diye bir şey yoktur, sâdece elbise değiştirmek vardır çünkü “tadış” kelimesi ile varlığın yokolmayıp devam edeceği açık olarak belirtilmektedir. Bu nedenle ölüm “geçiş” mânâsınadır. “Tadış” hayât belirtisidir, hayâtı olmayan tad alamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c) hayâtımız olduğu halde elimizden duyularımızı almış olsa o kişi yaşadığından hiçbir şey anlayamaz, bu da gösteriyor ki “tadış” o cesede âit değildir. O tadışı yapmakta olan rûhtan, kastedilen nefs’tir, bu cesed elbisesi ile bağları kesilince kendi âlemine dönerek, o şartlar içinde tadışına devam etmektedir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sâhibi olduğumuz madde bedenin algılıyıcıları algılayamamaktadır çünkü çok latîftirler, bizdeki alıcılar ise kesîftirler. Ancak çok az insana nasîp olacak bir biçimde rü’yâ yoluyla Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfuyla alışlar olabilmektedir.

Bu değişik tadışlar, kişinin dünya da iken yaşadığı değer yargıları itibariyle olacağı açıktır. Kişinin dünyada yaşadığı hayat tarzı ona alışkanlık üzere bir hayat yaşamasına sebeb olduğundan ondan ayrılması epey güç olacaktır. Hayatını dünya şartlarına göre düzenleyen kişinin tadışı ile hayatını âhiret şartlarına göre düzenleyen kimselerin ölümü tadışları tabîidir ki, bir olmayacaktır. Bu tadışın kaynağı zâhiri beş duyu ile değil, bâtın-i beş duyu olacaktır. Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır.

“ sonra da bize döndürüleceksinizdir.” Tabiatın aslı olan ismi zâhire, bedenin dört unsuru olan, toprak toprağa, suyu suya, ateşi ateşe, havası havaya, dönüşerek onlar kendi hakikatleri olan ismi zâhir âlemlerine intikâl edecektir ve burada kendi asılları üzere bir başka varlığın tekrar temel unsurları olacaklardır. Böylece seyirlerini dünyanın son kıyameti kopuncaya kadar sürdüreceklerdir. Bu âlemden olduklarından ve fiziken de sorumlu olmadıklarından âhiret ahvali onların üzerinde geçerli olmayacaklardır.

Ahiret, berzah âlemine, geçen ise o âlemden gelen rûh ve nefs’tir, rûhumuz Allah’ın bize tahsis ettiği kendinden kendi hakikati ve kendi hakikat-i olan bizde ki varlığı, nefsimiz ise bizim hakikatimiz olan bireysel varlığımızın lâtif hakikatidir. Ancak biz onu zâhiren kullandığımızda kesif, yani tabiat-toprak ahlâklı yaparız. Hakikat-i üzere kullandığımızda ise onun hakikat-i olan esmâül hüsnâ ile Hakk olarak kullanmış oluruz, işte bu yoldanda rububiyyet mertebesinden kendi aslı olan Allah ismine ulaşmış olur.

İşte bâzı kimseler, Allah esmâsına, bâzı kimseler, Rabb esmâsına, bâzı kimseler, nur esmâsına, bâzı kimseler, nar esmasına, bâzı kimseler mudil esmâsına, bâzı kimseler, kahhar esmasına, bâzı kimseler, cebbar esmâsına döndürüleceklerdir. Diğerlerinide buna göre kıyas edin. İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır.

Her esmâ-i ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.[50] “ İz- -T-B- ”


Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Bu ecilden onda ikâmeti uzadı; ta'yîn ile bin üzerine ziyâde oldu. (2).

Ya'nî cenâb-ı İsâ'nın terkîb ve sür'at-i inhilâli İktizâ eden tabîat hükümlerinden temizlenmiş olarak var olması eclinden, Suret verilmiş ruhtan ibaret olan cisimde ikâmeti uzadı. Ve onun o cisimde ikâmeti ta'yîn ve hesab ile bin seneden ziyâde oldu. Zîrâ mîlâd-ı İsâ ile (S.a.v.) Efendimiz'in dünyâyı teşrifleri aralarında (555)* senedir. Fusûsu'l Hikem'in târihi ise (627) inci sene-i hicriyyedir. Gerek bu târihler ve gerek tevellüd ve hicret-i nebevi arasındaki mikdâr-ı sinin yekdiğerine eklenirse, bin iki yüz küsur sene tutar ki, cenâb-a Şeyh (r.a.)in bu beyt-i şeri­fi hesap edilişlerinde, mîlâd-ı İsâ'dan binden ziyâde, seneler murûr et­miş olur.

Binâenaleyh İsâ (a.s.)ın tasavvur edilen ruh bedeninde, (İsa (as) ın ruh ağırlıklı bir bedeni var Hz, Şeyh (r.a.) zamanına ve ondan sonra da âhir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdî'nin asrında nüzulü vaktine kadar ikâmeti devam etti. Bu devam etme bedeni sebebiyledir. Zîrâ onun bedeni, cism-i beşerde bir surete giren rûhtan ibarettir.

Beşer suretinde zuhuru ve bir bedene girme, an­cak sûret-i beşerde olan Hz. Meryem'e münâsebet ve ittisali ve Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e beşer suretinde zahir olarak nefh etmesi se­bebiyledir. Hz. Mehdî zamanında nüzulünden sonra, icap ettiği şekilde, yiyip içer ve evlenir, tekrar dünyaya geldiğinde Ve sonra vefat edip (S.a.v.) Efendimiz'in hücre-i mutahharasına defn olunur.

Şu halde gerek Yahu­diler tarafından katletmeye düşündükleri vakitte ve gerek semâya ref edil­diği zamanda ve el-ân hayât-ı nûrâniyye ile hayy olan İsâ (a.s.) ba'de'n-nüzûl, sünnet-i seniyye-i muhammediyyeye tabi olarak, tabiat dâi­resinde yaşayacak ve hayât-ı tabîiyye, mevt-i tabiîyi muktezî bulunduğundan كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebût, 29/57) hükmü tahtına dâhil olarak vefat eyleyecektir.

Ankebut (29) / 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürülecektir.

3/55 ayetinde biz seni eceline yetiştireceğim buyuruyor.

﴿٥٥﴾ اِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسۤى اِنِّى مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ اِلَىَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوۤا اِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

3/55-) İz kalAllahu ya Iysa inniy müteveffiyke ve rafiuke ileyYE ve mutahhiruke minelleziyne keferu ve caılülleziynettebeuke fevkalleziyne keferu ila yevmil kıyameti, sümme ileyYE merciuküm feahkümü beyneküm fiyma küntüm fiyhi tahtelifun;

3/55-Hani Allah şöyle buyurmuştu: "Seni ben vefat ettireceğim (önceki açıklamaya atıfla, gizli suikastla seni öldüremezler, seni ben, vâden dolunca vefat ettireceğim)... Seni kendime ref' edeceğim (hakikatinin yüceliklerini yaşatacağım); hakikati reddedenler (kâfirler) arasından alarak arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet sürecine kadar, hakikati inkâr edenlerden değerli-üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Aranızda ayrılığa düştüğünüz konularda hükmü, ben vereceğim." Ma'lûm olsun ki, Yahudiler tarafından İsâ (a.s.)a vâki' olan sûikasd hakkında iki rivayet vardır.

Bu babdaki tahsilat, Hasan Sâhib ismindeki bir fâzıl-ı muhterem tarafından lisân-ı fârisî üzere yazılıp Hindistan'da tab' edilmiş olan et-Te'vîlü'I-muhkem fî müteşâbihi Fusûsi'l-Hikem namındaki Şerh-i Fusûs'ta beyân olunmuştur. O da bu isimle Fusus-ul Hikemi şerh etmiştir. Bu şerh Avni Konuk’un şerhinden daha evvel olması lazım gelir. Muhkem tevil içinde müteşabih olan Fusus-ul Hikem demektir.

Tafsîlât-ı mefkure on­dan bi'l-iktibâs icmâlen beyân olunur. Zikredilen tafsilat ondan alınarak özet olarak buraya verilir. Şöyle ki: Birinci rivayete göre Isâ (a.s.) asılarak şehîd edilmedi, belki ref (göğe kaldırıldı) olundu. Ve ona kasd eden Yahudilerden birisi Allah tarafından sûret-i İsâ'ya temsil olunup Yahudiler Hz. Isâ zanniyle onu astılar.

Ve bu riva­yetin râvîleri, sûre-i Nisâ'dan vâk'ı وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ (Nisa, 4/157-158) بَلْ رَفَعَهُ âyet-i kerîmesiyle ihticâc ederler.

Nisa (4) / 157- Ve: “Allah’ın elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük.” demeleri yüzünden onları lanetledik. Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri onlara isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.

4/158- Bilakis Allah, İsa’yı kendi katma kaldırmıştır. Allah her zaman azizdir ve hikmet sahibidir.

İkinci rivayeti aktaranlar derler ki: İsâ (a.s.), vaktaki Yahudiler tara­fından işkence olundu, o hazret ile beraber iki hırsız dahî yakalanmış idi. Her üçünü de çarmıha gerdiler. Sonra oradan indirip, o zamanda geçerli olan idam âdet üzere, kemiklerini kırıp ihrâc etmek suretiyle katlettiler iki hırsızla beraber; ve hırsızlar hakkında öyle yaptılar, yani idam ettikten sonra indiriyorlar, kemiklerini de kırıyorlar, öylece de bırakıyorlar. Nöbet İsâ (a.s.)a geldikde, o hazreti vefat etmiş buldular.

Velâkin yan tarafına bir mız­rak sapladılar; ve o mahalden kan aktı. Binâenaleyh bu fiilin failleri "Biz onu asarak idam ettik " dediler. Zîrâ "salb” çarmıha germek burada, feth-i "sâd” ile "İhrâc-ı üstühân" ma'nâsınadır. Zamm-ı "sâd" ile olunca "darağacı" ma'nâsına gelir. Burada Arap harflerindeki üstün, esrelerden bahsediyor. Yani “sad” harfinin ötresi ile gelmedi de su diye, si diye gelmedi de “sa” ile geldi sad ile bir şeyi çıkarma manasınadır. Sad’ ın üstünü ile gelince darağacı manası anlamına gelir.

Feth-i "sâd" ile, "ashâb-ı salb" "kemik ihrâc eden kimseler" ma'nâsınadır. Şu halde o hazreti, Yahudiler وَمَا قَتَلُوهُ (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere, "Katl etmediler"; belki o hazret kendi ken­dine teslîm-i ruh eyledi. وَمَا قَتَلُوهُ (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere dahi, feth-i "sâd" ile "salb etmediler, ya'nî kemiğini çıkarmadılar". وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ

(Nisa, 4/157) buyrulduğu üzere, "Velâkin asılmışa, ya'nî kemiği ihrâc edilmiş olanlara benzer oldu". Yani kendisinin kaburga kemikleri kırılıp çıkartılmadı ama şubbuhu dediği o benzeyenlere uygun şekilde göründü.

Bu sebeble Hıristiyanlar arasında Hz. Mesih (a.s.) hakkında ihtilâf husule geldi ki, bugünlere kadar gelen ihtilaf daha o günlerden başladı. İşte bazıları O’nu astık dediler, bazıları da Yuda isminde benzeyeni astığını söylediler, Yuda 12 havariden birisidir, yakalandıklarında Yuda eğer beni af ederseniz İsa (as) ın yerini söylerim diyor. O günün valisi yani Kudüs valisi bunları arıyorlar İsa (as) ve havarileri bunu Ramadan emir alarak yapıyorlar, havarilerden bir tanesi Yuda ben onların yerini size söylerim ama beni bırakın diyor.

Cenab-ı Hakk akşam vaktinde Yudayı İsa (as) görüntüsünde onlara gösteriyor, Yuda’yı yakalayıp asıyorlar, bakıyorlar ki ortada Yuda yok acaba biz kimi astık diye tereddütte kalıyorlar. Eğer İsa’yı astık ise Yuda nerede, eğer Yuda’yı astık ise İsa nerede diye kafaları karışıyor ve bu şekilde ihtilafa düşüyorlar. Bunlardan bir taife Mesîh (a.s.)ın yerine, ona temsîl olunan Yahuda'yı katl ve çarmıha gerdiler derler.

Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'in müfessirleri bu tafsîle pek az muttali' olmakla, Isâ (a.s.) hakkında Nasârâ'dan bu kavl ile kail olan taifenin sözlerini seçtilerki yani Müslümanlardan bir çok alim bu sözleri kabul ettiler bu kavi, Kur'ân-ı Kerîm'de kabul edilmemiştir.[51] “ İz- -T-B- ”


“Allah’tan geldik, O’na döndürüleceğiz” Hikâyede bahsi geçen kişilere göre hayat insanın unsurî/cismanî bir vücûd elbisesi giyinerek bu âlemde zuhûra gelmesiyle başlar ve bedenin ölümüyle de sona erer. Bu anlayışın bir başka ifadesi, “topraktan geldik, toprağa döneceğiz,” olabilir.

Hikâyeyi okuyunca aklıma Yunus Emre’nin şu mısraları geldi, onlarla başlamak istedim:

Bu dünya ol âhiretten içeri, Aşıkın yeri var kimseler bilmez, Yunus öldü diye selâ verirler, Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.

Bizler insanın hem zâhirî hem de bâtınî bir yaşantısı olduğuna inanıyoruz. Zâhirde bir cismânî bedenden ibaret olan insanın bâtını, yani hakîkatı, nefsidir. “Nefs o şeyin zâtıdır (yani hakîkatidir)” kaidesiyle bu husûs ifade edilmiştir. Zâhirimiz ölüp unsurlara ayrılsa da bâtınımız, yani nefsimiz, bâkîdir. Nitekim Kûr’ân-ı Kerîm’in pek çok sûresinde geçen “Hâlidîne fîhâ ebedâ” meâlen “Onlar orada ebedi kalıcıdırlar” (bk. örneğin Tevbe 9/22) âyeti bir yönüyle bu gerçeği ifade etmektedir. Ayrıca yine Kûr’an-ı Kerîm’de geçen "Külli nefsin zâikatü'l-mevt", meâlen "Her nefis ölümü tadacaktır", (bk. Âl-i İmrân, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57) ifadesinden biliyoruz ki ölüm bir son değildir, nefs için tadılacak birşeydir. Bu tadışın ardından nefs başka bir boyutta o boyutun şartlarına uygun bir şekide yaşamına devam edecektir.

İnsanı ve hayatı biraz daha derinden tanımak istersek nefsin hakîkatini de anlamamız gerekecektir. O hakîkat nefestir, daha doğru bir tabirle Nefes-i Rahmâni’dir denilebilir... Rahmân âlemleri halk etme görevi kendisine verilince, nefesiyle “Huuu!” diye üfledi ve Âlem-i Şehâdet’teki bütün bu varlıklar vücûda geldi. Ancak Rahmân nefesini bir defa üflemiş de âlemi kendi hâline bırakmış değildir. Âyette ifade edildiği gibi “kullü yevmin hüve fî şe’nin,” meâlen  “O hergün yeni bir tecellîdedir” (bk. Rahmân 55/29). Nefes alış ve veriş devamlıdır. Bu nedenle bu âlemde sürekli kevn ve fesad vardır, yani doğumlar ve ölümler, bir başka ifadeyle gelişler ve geri dönüşler.

Sorulabilir... “Allah’tan geldik,” diyorsun ama yazdıklarından “Rahmân’dan geldik,” anlamı çıkıyor, “Allah’tan geldiğimizi ve O’na döneceğimizi nasıl bileceğiz?” Cevap: Rahmâniyyet’in bâtını Zât-ı Ulûhiyyet’tir. Bu mertebede, Rahmân tarafından halk edilen tüm varlıklar ve insanlar a’yân-ı sâbiteler, yani ilmî sûretler ve programlar, hâlinde mevcuttur. Rahmân’ın halk ettiği mevcûdât aslında a’yân-ı sâbitelerin gölgelerinden başka birşey değildir. Yani bir yönüyle denebilir ki hayatımızın başlangıcı Zât-ı Ulûhiyyet mertebesidir. Biraz benzetme yönlü anlatılsa: Senarist Zât-ı Ulûhiyyet, yapımcı Rahmâniyyet, mekân Hazret-i Şehâdet, figüranlar diğer hayat sahibi mevcûdât, başrolde de bizler...

Hayat anlayışımızı daha da derinleştirmek istersek “a’yân-ı sâbite-lerin hakîkati nedir?” diye sormamız gerekir. Fusûsu´l-Hikem’de “a’yân-ı sâbiteler ceal edilmemiştir zât’ın iktizasından ibarettirler,” der. Yani denilebilir ki insan bir program hâlinde Zât-ı Ulûhiyyet’te ilmi olarak ortaya çıkmadan evvel dahi Allah’ın zâtında, O’nunla beraber gizliydi ve O’ndan ayrı değildi. Zâten O’ndan başka hiçbir şey mutlak mânâda vücûd sahibi değildir. Her şey O’nda başlar O’nda biter ve O’ndadır. Ezelî ve ebedî olan O’dur... Gitmek ya da gelmek ancak ifade içindir.

Bu yönüyle belki de dört kelimelik hayat anlayışı “Lâ ilâhe illâ Allah” şeklinde yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu sözün hakîkati öylesine yüksek bir idrâk gerektirir ki, benim gibi daha kendi hakîkatini tanıyamamış bir dervişin hayat anlayışı olarak sunacağı bir ifade değildir, ancak lâfzi olarak söylenebilir, aynen yukarıda yazılan birçok cümle gibi. Allah hakîkatlerini idrâk ve müşâhede etmeyi nasip eder inşeallah! Ce….. De….. [52] “ İz- -T-B- ”


Hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada Yavuz Sultan Selim’in, “Hasan Can, bu ne haldir?” sorusuna karşılık onun, “Sultanım, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip O’nunla olacak zamandır” (O’na dönülecek zamandır) demesi üzerine padişahın, “Ya bunca zamandan beri bizi kiminle bilirdin?” şeklindeki sözü tarih kitaplarında yer almıştır.

ONUNCU BÖLÜM

TEVHİD-İ SIFAT

Tevhid-i Sıfat: Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı: “Teşbih (benzetme) dir. “fena fillâh” Allahta fani olmaktır.

Zikri: “Ya Ahad”dir.

Âlemi: “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.

Peygamberi: “İsâ” (a.s.). dır.

Lâkabı: “Rûhullah” dır.

Kelimesi: “lâ mevsufe illâ Allah” (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır) Seyri: “Seyri fillâh” Allah’da seyir İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym; Âli İmran; (3/185) Âyetinde

نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكل

“küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen: “her nefis ölümü tadacaktır.” Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.

Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/253) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.

وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ

“ve eyyednahü birûhil kûdüsi” Meâlen: “biz onu rûhül kûdüs ile destekledik.”Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Ahad” ismidir.

Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. İşaretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, irşadıdır. “Hakikat mertebesi”nin devamıdır.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Bu mertebede kişi daha evvelce “Tevhid-i Esmâ”da gördüğü isim birliğinin aslında “Sıfat birliği”ne dayandığım idrak etmeye başlar.

“Sıfatı subutiye” diye bilinen Cenâb-ı Hakk’ın yedi sıfatı başta olmak üzere bütün sıfatlarının faaliyetlerinin iyi idrâk edilmesi için çok çalışılmalıdır.

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik; burada bir mertebe daha yükselir ve “Tenzih”ten “Teşbîh”e ulaşır.

Daha evvelce HAKk’ın varlığını, isimler düzeyinde batında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar.

Her varlıkta HAKk’ın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir.

“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilâhisi bu hâli ne güzel anlatır.

Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mânâ; İnsânda bariz olarak benliğinin en geniş mânâ’da ki; vasfı olmakla birlikte, diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir.

İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır.

Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahid oldular” hükmüyle de; gerçek İlâhi nefslerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır.

İdrâk ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede sâlik, tüm sıfatlarının Hakk’ın sıfatları olduğunu idrâk etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder.

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Rûhumdan nefh ettim” hükmü daha, daha kemâle ulaşarak, İsâ (a.s) hakkında, “biz ona rûhumuzdan nefh ettik” şeklini alır. “Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir.

“Biz onu Rûh’ul kûdüs ile destekledik” kelâmı îlâhisi ile de; bu mertebenin mukaddes bir mertebe olduğu anlatılmıştır.

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izâfi babaları kalmaz çünkü “fenâ fillâh” Allah’da fâni ve yok olmuşlardır.

Bunların babaları “Rûh’ul Kûdüs”tür.

İnsânlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İseviyyet” mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazıkki hiç anlayamadılar.

Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba,oğul Rûh’ul Kûdüs” ifadeleriyle izaha çalıştılar. İsâ (a.s).mın gerçek makamını idrâk edemediler.

Hak’ta fâni olanın kendine has bir yaşantısı olamıyacağından İsâ (a.s).mın şeriatı da yoktur.

Mûsâ (a.s.) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan âlemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir.

Ne acı durumdur ki ellerinde KÛR’ÂN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlâhi kelâmı bulunan İslâm müntesipleri de onların inançlarına, kendi geçici hevesleri uğruna âlet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar.

“Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki; bunun en önemlisi “kayıdsızlığa” düşmesidir.

Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAKK’ta fâni olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur.

Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir.

Kurtuluşu “Ahad” ismiyle birlikte “La mevsufe illlelah” zikrini fırsat buldukça çekmeli, rehavete ve gevşekliğe düşmemelidir.

Kendi sıfatlarının ve âlemdeki bütün sıfatların “ALLAH”ın sıfatları olduğunu idrâk edip böylece bu mertebede yaşamını sürdürmelidir.

Kûr’ân-ı Kerîym’de bu hakikati ilk idrâk eden kişinin İsâ (a.s.) olduğu bildirilmiştir.

Hazmı ve yaşamı oldukça zor olan bu mertebeyi Allah (c.c.) arzulularına kolay getir-sin, gayret bizden, yardım ve muvffakiyyet Allah’dandır. (c.c.) Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle.

Gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.

Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa devam etmektir.

Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (400) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda AHAD zikrine devam edilecek.

Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mevsufe illâllah) ilâve edilecek. Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın İsâ (a.s.) bölümüde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

Yeri gelmişken, faydalı olur düşüncesiyle, bu mevzu ile ilgili Kelime-i Tevhid kitabımızın, “Tevhid-i sıfat” bölümünü de buraya ilâve etmeyi uygun buldum.


Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.

“Mertebe-i İseviyyet”in tahsil yeri “Rûhül Kûdüs”ün bâtınen zuhur mahallidir.

“lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lâfızla söylenmektedir.

Mûseviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani “allah” lâfzının birinci (1.) “lâm”ında, “İseviyyet mertebesi”nde olanlarda on (10) da yani “allah” lafzının ikinci (2.) “lâm”ında kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ellâ”dır. O halde onların “kelime-i tevhid”leri “lâ ilâhe illâ ellâ” olur.

“allah” lafzını mânen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilâhlar yok) “illâ ellâ” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar; sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilâh”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilâhlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir.

Çünkü buradan sonra ulaşmaları lâzım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lâfızda söylenen “allah” lafzının ikinci (2.) gizli “elif”idir.

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fâni olup “lâ ilâhe illâ ellâ” (ilâhlar yoktur) dedikten sonra, kendilerini Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illâ ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerini oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illâ ellâ” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.

İşte İsâ (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrâk edecek ve böylece “allah” lafzını gerçekten idrâk ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve onuncu (10.) mertebeye yani “allah” lafzının ikinci (2.) “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”e ulaşmıştık.

Fakat bu sefer önümüze, lâfızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” “elif” çıkmıştı.

İşte bu “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır.

Cebrâil (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek “muhammedi”lere yol vardır.

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkânsızdır, çünkü bir vücud yoktur; sadece lâfız ve mânâ vardır.

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillâh”da fâni olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler.

Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler.

O da şöyle olur; kendilerinden geçmiş Hakk’ta fâni vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) “muhammediyyet mertebesi”nden bir elçi yollanır; yanlarına geldiğinde “fâni” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar.

Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerinin eksik yapanlardır.

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fâni olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır.

İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillâh” sakinleri, oradan alınarak o mertebenin başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

Şöyleki, kendilerinde, bâtınlarında kemâle ermiş, “hakikat-i İseviyye”nin mânâsını alıp, cesedini orada bırakırlar, “mânâyı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezân-ı Muhammedi gibi) “Ezân-ı Muhammediyye”yi okurlar; o andan itibaren, “mânâyı İseviyye” “mânâyı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[53] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)