İçeriğe atla
Rûm 27Cüz 21 · Sayfa 407

Rûm Sûresi 27. Âyet

الروم

Sohbete sor

Vehuve-lleżî yebdeu-lḣalka śümme yu'îduhu vehuve ehvenu ‘aleyh(i)(c) velehu-lmeśelu-l-a'lâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vehuve-l'azîzu-lhakîm(u)

O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Rûm Sûresi

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm.

Diyanet Meali:

30.27 - O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.


NOT= Yaratma “yebdeu-mebde” Mebde ne anlama gelir? Sözlükte “başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek” anlamında bed' ve “geri dönmek; yeniden yapmak, bir işe ikinci defa başlamak” manasında avd (avdet) köklerinden türeyen mebde' ve meâd zaman ismi olup “başlangıç ve yeniden dönüş zamanı” demektir. (Özervarlı 2003: 211)


NOT= “197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor” İsimli kitabımızın geçmiş sayfalarında hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “yaratma” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “zuhur ve tecelli” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “yebdeu-mebde” batında olan hakikatin “zuhur ve tecelli” ile meydana gelişidir. “ İz- -T-B- ”


Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur.” İnsan oğlu sülâsi bu isim ve sıfatların ortaya çıktığı ve yaşandığı sahadır. Bu yüzden gökyüzünde de diğer arzlarda olan İnsan-dabbe-sülâleri de oralarda bu isim ve sıfatları ortaya getirmektedirler.

“- O, başlangıçta yaratmayı-“zuhuru” yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratma-dan)”zuhur’dan” daha kolaydır.” Bu faaliyetler yeryüzünde olduğu gibi dökyüzünde de olmaktadır.

“O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[32]

“ İz- -T-B- ”


Mesnevi-i Şerifteki aşağıdaki bölüm bu âyet açıklaması hakkında faydalı olacatır.

Bu ihtilâfların, yolun hakîkatinde değil, sûrette zâhir olduğu beyânındadır.

O, Îsâ’nın bir renkliğinden koku almadı; ve Îsâ'nın mizâcının küpünden huy tutmadı.

Yüz renkli elbise o safâ küpünden, sabâ gibi sâde ve bir renk olurdu.

O hîlekâr vezîr, Îsâ (a.s.)ın nübüvvetinin birliğinden koku almadı ve cenâb-ı Îsâ'nın sûrete âit taayyün küpünde gizli olan nebevî mizâcından huy tutmadı. Çünkü o küpün içinde sâf ve berrâk olan bir nübüvvet nûru var idi ki, yüz renkli elbise gibi olan muhtelif inançlar ve mezhepler erbâbı o safâ küpünden, sabâ rüzgârı gibi latîf ve sâde ve bir renkli olur; ve bâtıl muhtelif inançlardan kurtulur idi.

Ba'zı nüshalarda "çün ziyâ" yazılmıştır. "Ziyâ" da bir renk olması i'tibâriyle ma'nâ değişmez.

Kendisinden usanç hâsıl olan bir renklik değildir;

belki balık ve berrâk tatlı su misâlidir.

Cenâb-ı Îsâ'nın mizâcının küpünden hâsıl olan bir renklik, insanı bıktıran ve usandıran bir renklik değildir; belki o bir renklik berrâk tatlı suya ve onda gark olanlar da balıklara benzerler. Balıkların hayatı sudan olup, ondan bıkmadıkları gibi, o bir renkliğe dalanlar da, öylece ondan hayat bulurlar ve aslâ usanmazlar. "Berrâk su"dan kasıt mutlak vücûd ve "balıklar"dan kasıt da "fânî-fillâh" olan evliyâullâhdır.

Gerçi karada binlerce renkler vardır; balıkların kuruluk ile çekişmeleri vardır.

Karada ağaçlar, dağlar, çiçekler ve çayırlar gibi binlerce muhtelif sûretler vardır; deniz ise bir renkte olan sudan ibârettir. Fakat balıklar karaya çıkınca çırpınır ve ölürler. Bundan dolayı onların kuruluk ile başları hoş değildir. Evliyâullâh da birlik denizinden çokluk âlemine çıkınca, onların bu çokluk ile başları hoş olmaz.

Misal verilen balık kimdir ve deniz nedir? Tâ ki Melik-i (Azze ve Celle)ye benzesin.

Biz mutlak vücûd ile insân-ı kâmili deniz ile balığa benzettik; fakat deniz ile kulun vücûdu, mutlak Melik olan Hak Celle ve Alâ Hazretleri'ne nispeten birer hiçten ibârettir; fakat Hak Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm'de:

(Rum, 30/27) “ve lehul meselül a’lâ fîs semâvâti vel ard”

“Göklerde ve yerde Allah için yüksek misaller vardır" buyrulduğu için, zihinlere yaklaşık olarak bu ma'nâyı bi¬rer misâl verme ile izah etmek istedik.

Vücudda yüz binlerce deniz ve balık, o ikrâm ve cömertlik önünde secde ederler.

Oysa bu göreceli varlık âleminde yüz binlerce deniz ve balık o Melik (Azze ve Cell) Hazretleri'nin ikrâmı ve cömertliği huzûrunda baş eğmişlerdir.

Nice lütuf yağmuru yağıcı olmuştur; tâ ki onunla o deniz, inci saçıcı olmuştur.

Göreceli varlık âleminin denizi, inciler peydâ edebilmek için, pek çok ilâhi lütuf ve ihsân yağmurları yağmıştır.

Bulut ve deniz, cömertlik öğrenmek için, ne kadar kerem güneşi parlamıştır.

İlim ışığı suya ve toprağa çarptı da, yer tâneyi kabûl edici oldu.

Allah Teâlâ'nın her şeyi kaplamış olan ilminin aydınlığı, mâdenden olan suya ve toprağa aksetti de, yer tohumu kabûl etti ve onu terbiye ederek filizlendirdi.

Toprak emîndir ve ona her ne ektin ise, hıyânetsiz onun cinsini kaldırdın.

Bu emînligi, adâlet güneşi onun üzerine doğduğu için, o emânetten bulmuştur.

Adl, ilâhî isimlerdendir ve ma'nâ i'tibâriyle zulmün zıttıdır; ve zulüm, bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Bundan dolayı emînlik adâlet ve hıyânet zulümdür. Âlemin tamâmı ilâhî konulmuş kâideler dâiresinde dönerek, bu kâideye tutulmuş olarak kâinâtın bütün zerrelerinin vazîfelerini yerli yerinde yapmaları, Hak Teâlâ Hazretleri'nin güneş gibi olan Adl ilâhî isminin gereğindendir. Bunun netîcesi olmak üzere toprak, ekilen tohumu emânet olarak en mükemmel şekilde kabûl ve terbiye eder.

Hakk’ın nişânı, ilkbaharı getirmedikçe, toprak sırları âşikâr etmedi.

İsim, isimlendirilenden haber verdiği yönle, Adl ismi de, isimlendirilen olan Hak'dan haber veren bir nişândır. Bundan dolayı Hakk’ın nişânı olan Adl ismi, ilkbaharı getirmedikçe, toprak emânet elinde gizlediği tohumları ve bitkileri meydana çıkarmadı.

Bu haberleri ve bu eminliği ve bu doğruluğu bir âdene veren O bir Cevâd'dır.

Mâdenden ibâret olan toprağa ekilen tohumu saklamasını ve ekilen tohumu bahar mevsiminde cinsi cinsine vermesini bildiren ve öğreten o eşsiz olan mutlak Cevâd Hazretleri'dir.

Onun fazîleti, bir mâdeni tâze kılar; kahrı da akılları kör eder.

Hakk’ın fazîleti ve inâyeti mâdenlere akılları hayrette bırakacak şeyler yaptırır; fakat kahır ve celâli de akılların basîret görüşlerini kör eder. Örneğin kılı kırk yaran akıllara, bu kadar güzel san’atları içinde barındırıcı olan âlemin san’atçısı olmadığına, hükmettirir.

Cânın ve gönlün o coşkuya tâkatı yoktur; kime söyleyeyim? Cihânda bir kulak yoktur.

Hakk’ın cemâlî ve celâlî isimlerinin eserlerinin coşkunluğunu idrâke cânın ve gönlün tâkatı yoktur. Cihânda bu coşkunun sırlarını dinleyecek bir kulak bulamıyorum. Kime söyleyeyim? Çünkü coşkunun eserleri kader sırrı ile alâkalıdır ve kader sırrına vâkıf olmak hasların hâssının seçkinlerinin isti'dâdı içerisindedir. Her canda ve her gönülde bu sırlara vâkıf olmaya tâkat ve isti'dâd yoktur.

Her nerede bir kulak var idiyse ondan göz oldu; her nerede bir taş var idiyse ondan yeşim oldu.

Bu isimlerin sırlarını dinlemeye ve anlamaya isti’dâdlı olan kulaklar, Hakk’ın fazîlet ve inâyetinden, o sırları müşâhede mertebesine ulaştı; ve âdi taşlar dahi o fazîlet ve inâyetten yeşim denilen kıymetli taş oldu.

"Yeşim" yahût "yeşb" denilen taş, Çin taraflarında bulunur ve beyaz ve siyah renkte olur; ondan yüzük ve kıymetli fincanlar yaparlar.

Kîmyâ yapıcıdır; kimyâ ne olur? Mu'cize bağışlayıcıdır; sîmyâ ne olur?

Bu beyt-i şerîfte bahsedilen kimyâ, günümüzde okullarda okutulan kimyâ değildir. Esâsen ilimler iki kısımdır; birisi açık ilimler, diğeri gizli ilimlerdir. "Açık ilimler" okullarda öğrenilen günlük hayatta kullanılan ilimlerdir; "gizli ilimler" erbâbı indinde gizli tutulan ilimlerdir. Bunlar da beş çeşit olup, "gizli beşler" derler. Onlar da şunlardır: Kîmyâ, lîmyâ, hîmyâ, sîmyâ ve rîmyâ isimleriyle isimlenmişlerdir. Bu beyt-i şerîfte bunlardan kîmyâ ile sîmyâdan bahsedilmiştir. Bunların her birerlerinin ayrı ayrı ta'rifleri vardır, burada anlatılması konumuz dışındadır. "Kîmyâ" elementsel parçalardan oluşmuş olan "iksîr"dir ki, bilenler ender olup, saklarlar. Bu iksîr bakıra ve kalaya karıştırılsa altın olur. Batılılar yakın zamana kadar, altın tabîatta basit olarak bulunur ve zerreleri diğer basit ma'denlere dönüşmez iddiâsında bulunur ve iksîr ile uğraşanlarla alay ederlerdi. Ne zaman ki son zamanlarda elektron teorisi netîcesinde basit ma'denlerin zerrelerinin birdiğerine dönüşebileceği anlaşıldı; alaylarının cehâlete dayandığı ortaya çıktı.

"Sîmyâ", hakîkati olmayan birtakım hayâllerdir ki, erbâbı, kendisi önünde hazır olanlarda bu hayâlleri bu ilim vâsıtasıyla îcâd eder ve seyredenleri hayrette bırakır. Şimdi beytin ma'nâsı şöyle demek olur:

Kîmyâ nedir ki, mutlak Cevâd Hazretleri'ni kîmyâ ta'biriyle methedelim? O kîmyânın halk edicisidir. Sîmyânın ne kıymeti vardır ki, O'nu sîmyâ diye methedelim. O sîmyânın üstünde olan hârikulâde mu'cizeler bahşeder.

Bu senâyı söylemek benden senâyı terktir; çünkü varlık delîlidir ve varlık ise hatâdır.

Benim Hak Teâlâ Hazretleri'ni methetmek için söylediğim sözler, benim mertebeme göre medhi terk etmek demektir; çünkü O'nun varlığı karşısında başka varlıklar da isbât etmiş olurum; ve başka varlıklar ispâtı ise hatâdır.

O'nun varlığı önünde yok olmak lâzımdır; varlık nedir? O'nun huzûrunda fenâ bir haldir.

Beytin orjinalindeki "Kûr ü kebûd" ta'bîri Bahâr-ı Acem ismindeki sözlükte kara gün ve fenâ hâl ve gam ve keder ma'nâlarından kinâye olarak gösterilmiştir. Çünkü bu kelime "kûr" ile "kebûd" kelimelerinden oluşmuştur. "Kûr" [kör] Türkçe’de de aynen kullanılmakta olup, gözü görmeyen kimseye denir. "Kebûd" mâvi renk olup, Acem diyârında mâtem alâmetidir; bunların ikisi de fenâ bir hâli bildirir. Ya'ni hakîki varlık olan Hak karşısında bu göreceli varlık nedir? Onun huzûrunda fenâ bir hâl olan kördür ve mâtem alâmetidir.

Eğer kör olmasa idi ondan erir idi; güneşin sıcaklığını anlar idi.

Eğer göreceli varlık kör olmasa idi, hakîki varlığı müşâhede eder ve O'nun istiklâli karşısında kendisinin hiçliğini anlayıp erir idi; ve o zaman güneş gibi olan Hakk’ın Zâtının tecellîsindeki harâreti hisseder idi.

Eğer o ayrılıktan mâvi olmasa idi, bu bucak buz gibi donar mı idi?

Aşağıların aşağısı olan o göreceli varlık âlemi, eğer latîf olan hakîki varlık olan Hak'tan ayrıldığından dolayı mâtem rengine bürünmemiş, olsaydı, bu tabîat bucağı buz gibi donup, kesîf olur mu idi?[33]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)