Vemâ âteytum min riben liyerbuve fî emvâli-nnâsi felâ yerbû ‘inda(A)llâh(i)(s) vemâ âteytum min zekâtin turîdûne vecha(A)llâhi feulâ-ike humu-lmud'ifûn(e)
İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekat verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.
İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekata gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.
Bu ayet, faizin ve zekatın Allah katındaki değerini karşılaştırmaktadır. 'Riba' kelimesiyle faizin bereketsizliği, 'zekat' kelimesiyle ise Allah rızası için verilenin katlanarak artacağı vurgulanmaktadır. Ayet, ekonomik davranışların uhrevi sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'riba' kelimesinin asıl anlamının 'fazlalık, artış' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, bir malın karşılığında alınan haksız fazlalığı ifade eder ve bu fazlalığın Allah katında bir bereket veya sevap artışı sağlamayacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 341)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'riba'yı 'ziyade' (artış) olarak açıklar. Ayetteki 'liyerbuve' ifadesiyle birlikte, insanların kendi mallarını artırmak amacıyla yaptıkları bu işlemin, Allah nezdinde bir artışa yol açmayacağını, aksine bereketsizliğe neden olacağını belirtir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 104)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'riba'nın Kur'an'daki temel anlamının 'faiz' olduğunu ve İslam öncesi Arap toplumunda yaygın olan bir ekonomik uygulama olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu uygulamanın Allah'ın rızasına aykırı olduğu ve uhrevi bir karşılığı olmadığı vurgulanır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 202-205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'liyerbuve' fiilinin 'artmak, çoğalmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, insanların faiz yoluyla kendi mallarını artırma beklentisini ifade eder, ancak bu beklentinin Allah katında gerçekleşmeyeceği vurgulanır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 331)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'r-b-v' kökünden türeyen 'yerbuve' fiilinin 'yükselmek, artmak, büyümek' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki bağlamda, faiz yoluyla elde edilen maddi artışın görünüşte bir büyüme olsa da, manevi ve uhrevi açıdan bir değer taşımadığını ifade eder. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 102)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zekat' kelimesinin asıl anlamının 'büyüme, artış, bereket ve temizlik' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah rızası için verilen malın hem malı temizlediğini hem de Allah katında sevabını artırdığını ifade eder. (el-Müfredât, s. 213)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'zekat'ın hem 'temizlik' hem de 'bereket' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'türîdûne vechellah' (Allah'ın rızasını dileyerek) ifadesiyle birlikte, bu bağışın sadece maddi bir yardım olmaktan öte, manevi bir arınma ve Allah katında katlanarak artan bir sevap kaynağı olduğunu vurgular. (el-Külliyyât, s. 496)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zekat'ın Kur'an'daki kullanımının, hem maddi arınma hem de manevi gelişimle ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayette, faizin aksine, zekatın Allah katında gerçek bir artış ve bereket getiren bir eylem olarak sunulduğunu ifade eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vech' kelimesinin asıl anlamının 'yüz' olduğunu, ancak mecazi olarak 'zat, yön, niyet' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'vechellah' ifadesiyle, yapılan eylemin sadece Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapıldığını, başka bir beklenti taşımadığını vurgular. (el-Müfredât, s. 521)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vechellah' terkibinin 'Allah'ın rızası, O'nun zatı için' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette, zekatın kabul edilebilirliğinin ve bereketinin temel şartının, onu sadece Allah'ın hoşnutluğunu gözeterek vermek olduğunu belirtir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 4, s. 136)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-mud'ifûn' kelimesinin 'kat kat artıranlar, çoğaltanlar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah rızası için zekat verenlerin sevaplarının Allah tarafından katlanarak artırılacağını, yani karşılığının misliyle verileceğini ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 332)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'el-mud'ifûn' kelimesinin 'Allah'ın sevabını kat kat artıranlar' olarak açıklar. Bu, zekat verenlerin kendi mallarını değil, Allah'ın onlara vereceği ecri ve bereketi artırdıkları anlamına gelir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 287)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'd-'-f' kökünden türeyen 'mud'if' isminin 'katlayan, çoğaltan' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın rızası için verilen zekatın, verenin sevabını ve bereketini katlayarak artıracağını, böylece faizin aksine gerçek bir kazanç sağlayacağını vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 408)
Rûm Sûresi
Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. (2/188) Riba-Faiz konusuna baktığımız zaman her koşulda belirli vade de verlilen o paranın üzerine fazla bir miktar verilen para olarak kabul edilmektedir. Âyetin geldiği zaman Arap yarım adasında fiyat artışı “sıfır”dı. Bugün aldığın yine 1 sene sonra yine aynı idi. Günümüz koşulunda baktığımız zaman ise enflanisyonist ortamda alınan 1000 lira borç parayı bir sene sonra geri verilse borç alınan kişiye haksızlık olmayacak mı? Bir sene önce alacağının yarısını alacaktır. Onun için bazı alimler enflasyon muhasebesini öne sürmüşlerdir. Ve bu enflasyon çıkarıldıktan sonra reel bir faiz elde edilirse bu faiz kabul etmektedirler. Böyle bir uygulama alan ve verenin hakkını korumakta daha doğru bir yöntem olarak düşünülebilir.
Sözlükte “artma, arıtma; övgü ve bereket” mânalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Örfte bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denilir. Sadaka kelimesi de terim olarak zekâtla eş anlamlıdır. İslâm maliye hukukunun erken dönem müelliflerinden Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm (ö. 224/838), “Sadakaya gelince, sadaka müslümanın altın, gümüş, deve, sığır, koyun, hububat, mahsul gibi mallarının zekâtıdır; bu zekât Allah’ın tayin ettiği sekiz zümreye verilir” (Kitâbü’l-Emvâl, s. 24); Şâfiî fakihi Mâverdî, “Zekât da sadaka mânasınadır, her ikisi de aynı şeye isim olarak verilmiştir. Zekât hakikaten ve hükmen çoğalma kabiliyeti olan, sahibi tarafından meşrû yollardan kazanılan mallardan alınan ve lâyık olanlara bir yardım anlamı taşıyan farz ibadettir” (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 113) tanımını verirken bu eş anlamlılığa dikkat çekerler. Toprak ürünlerinden alınan zekât nisbetini ifade eden uşr/öşür (110110) kelimesi de ziraî mahsullerden tahsil edilen zekâtın özel adı olmuştur.
Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette mârife[43] olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Kur’an’da sadaka (çoğulu “sadakāt”) terimi de hepsi Medenî sûrelerde olmak üzere on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Hadislerin yanı sıra Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde de zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur. Zekâtın, yılı tartışmalı olsa da Medine döneminde farz kılındığında görüş birliği vardır. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in zekât farz kılınmadan önce fıtır sadakası vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra fıtır sadakasını ne emrettiği ne de yasakladığı, müminlerin onu vermeye devam ettikleri belirtilir (Buhârî, “Zekât”, 76). Bu hadis fıtır sadakasının zekâttan önce emredildiğini, zekâtın ise ramazan orucundan sonra farz olması gerektiğini göstermektedir. Ramazan orucunun farz kılındığına dair âyetin hicretin 2. yılında (623) nâzil olduğu, zekâtın da bundan sonra farz kılındığı genel kabul görmüştür.
Kur’an ve Sünnet’te zekât kavramına yapılan atıf sadece bu kelime ile sınırlı değildir. Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde inanç, temel ahlâkî değerler ve müşriklere karşı bilinç inşası konuları ağırlıklı olsa da kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olması da değişik vesileyle işlenir (el-Kâlem 68/24; el-Müddessir 74/42-44; ed-Duhâ 93/9-11; el-Mâûn 107/1-3). Medine döneminde inen âyetlerde iman, ibadet, ahlâk ve sosyoekonomik hayat arasındaki sıkı bağı ifade eden düzenlemeler daha dikkat çekicidir. Zekât bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır.
Kur’an ve Sünnet’te namazla zekâtın genelde birlikte zikredilmesi, iki temel ibadet arasında yakın bağ kadar namazın şahsî-bedenî, zekâtın da içtimaî-malî ibadetleri temsil etmesi ve dindarlığın kemalinin bu iki kanaldaki sorumlulukların ifasıyla gerçekleşeceği anlamını taşır. Nitekim Kur’an’ın ifadesine göre zekât verme mümin, takvâ ve ihsan sahibi iyi kimselerin özelliğindendir. Zekâtın Allah katında ve sosyal hayattaki değerini bilen ve kurtuluşa ermek isteyen müminler zekâtlarını verirler ve dünyada safa sürmek için değil zekât verebilmek için çalışıp zengin olmak isterler (elMü’minûn 23/1-4). Allah’ın dostluğu da ancak O’na inanmakla, namaz kılıp zekât vermekle kazanılır (el-Mâide 5/55; el-A‘râf 7/156).
Zekâtın, sırf Allah’ın emri olduğu için ifası gereken ve samimi niyeti gerektiren ibadet yönünün yanı sıra bireyde ve toplumda dinî ve ahlâkî değerleri yücelten, sosyal yapıyı güçlendiren, ekonomik hayata canlılık getiren birçok yararı vardır. Zekât, Kur’an’ın ifadesiyle fakirin hakkıdır, onu vermek “tathîr” ve “tezkiye”yi (etTevbe 9/103), kişinin maddî ve mânevî varlığını temizleme ve arıtmayı sağlar. Zengini cimrilik hastalığından, aşırı mal hırsından kurtarır; ona cömertlik ve kendi alın terinden bir pay verebilme, verilen nimete yine kendi cinsinden şükretme hasleti kazandırır. Toplumda sosyal dayanışmayı güçlendirir, devletin ulaşamadığı ihtiyaç sahiplerine uzanarak kardeşlik duygularını besler, fakiri onurunu incitmeden himayesine alır, sermayenin âtıl kalması yerine yatırıma yönelmesini sağlar.[44]
Zekât tezkiye ise; Zekâ-t olarak baktığımız zaman “Te-Ente” sen, senin vehimi ve hayali varlığın tezkiye yani arındığın zaman geride kalan Zeka-Zekiyye olur…
Zeka-Akıl ise Aşere ve İsna Aşere yani On akıl ve ya Oniki akıl olarak ifade edilmektedir.
Zekât sayısal değeri, (Ez-Zekât)
“Elif-1” “Ze-7” “Ze-7” “Kef-20” “Elif-1” “Te-400”
(1+7++7+20+1+400= 436) dır.
(36+4=40) dır.
Zekât bilindiği gibi malın (varlığın) 40 ta 1 olarak verilmektedir.
36 Hakka gidiş seyri ve 4 ise Hakk’tan Halka dönüş tecellileridir.
Halife-i genel olan kişinin kendi varlığını ifna ederek, 40 ta 1 ini ihtiyaç sahibi olan saliklere vererek nefsi emmarelerini kesecek kuvvete ulaştırmasıdır. Ve daha sonra da istidatlı olanını bulursa 40 a 39 a kadar verir. (Murat Derûni)