Eve lem yetefekkerû fî enfusihim(k) mâ ḣaleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki veecelin musemmâ(en)(k) ve-inne keśîran mine-nnâsi bilikâ-i rabbihim lekâfirûn(e)
Onlar, kendi nefisleri(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkar ediyorlar.
Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Bu ayet, insanın kendi varoluşu ve evrenin yaratılışı üzerine tefekkür etmesini teşvik ederken, Allah'ın yaratılışındaki hakikati ve belirlenmiş süreyi vurgulamaktadır. Aynı zamanda, insanların çoğunluğunun ahiret inancını inkâr etmesine dikkat çekmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fikr, bir şeyi idrak etmek için zihni harekete geçirmektir. Tefekkür ise, bir şeyi idrak etmek için zihni o şey üzerinde uzun süre çalıştırmaktır. Ayetteki 'yetefekkerû' ifadesi, insanların yaratılışın hikmetleri ve Allah'ın kudreti üzerine derinlemesine düşünmeleri gerektiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fikr, kalbin bir şeyi bilmek için hareket etmesidir. Tefekkür ise, kalbin ilim elde etmek için düşünceyi düzenlemesidir. Bu ayetteki kullanımı, insanların kendi varlıkları ve evrenin düzeni hakkında akıl yürütmelerini ve bu yolla Allah'ın varlığını ve birliğini kavramalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tefekkür' kavramı, genellikle Allah'ın ayetleri (işaretleri) üzerinde derinlemesine düşünmeyi ve bu düşünce yoluyla hakikate ulaşmayı ifade eder. Burada, göklerin ve yerin yaratılışındaki düzen ve amaç üzerine düşünerek Allah'ın varlığına ve kudretine delil bulma anlamında kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halk, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmektir. Ayetteki 'ma halakallah' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri eşsiz bir kudretle ve önceden belirlenmiş bir plan dahilinde yarattığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmektir. Allah'ın yaratması, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmesidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın evreni ve içindekileri mutlak bir kudretle ve hikmetle yarattığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Halk kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'a nispet edildiğinde 'yoktan var etme, örneksiz yaratma' anlamında kullanılır. Bu ayette de, Allah'ın gökleri ve yeri, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, kendi iradesiyle ve mükemmel bir düzen içinde yarattığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hakk, burada 'doğruluk ve adaletle' anlamındadır. Allah'ın yaratması boşuna değildir, aksine bir hikmet ve amaç taşır. Ayetteki 'bil-hakkı' ifadesi, yaratılışın bir oyun veya eğlence olmadığını, aksine ciddi bir amaç ve hakikat üzerine kurulu olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Allah'ın yaratması 'bil-hakkı'dır, yani boşuna, anlamsız ve batıl değildir; aksine bir hikmet, adalet ve gerçeklik üzerine kurulmuştur. Bu, yaratılışın bir amacı ve düzeni olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' kavramı, genellikle 'gerçeklik, doğruluk, adalet' anlamlarını taşır ve Allah'ın evreni yaratma biçimini ve amacını ifade eder. 'Bil-hakkı' ifadesi, evrenin tesadüfen değil, belirli bir düzen, amaç ve adaletle yaratıldığını, dolayısıyla bir anlam taşıdığını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ecel, bir şeyin sonu ve vaktinin bitimidir. Müsemmâ ise, belirlenmiş, tayin edilmiş demektir. Ayetteki 'ecelin müsemmâ' ifadesi, göklerin ve yerin yaratılışının sonsuz olmadığını, belirli bir sona ve kıyamet vaktine kadar devam edeceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecel, bir şey için belirlenmiş sürenin sonudur. Müsemmâ ise, ismi konulmuş, belirlenmiş demektir. Bu ifade, Allah'ın evreni belirli bir süre için yarattığını, bu sürenin Allah katında bilindiğini ve sona ereceğini, dolayısıyla yaratılışın geçici olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecel, bir şeyin nihayeti ve süresinin bitimidir. Müsemmâ ise, Allah tarafından takdir edilmiş ve belirlenmiş demektir. Bu ayetteki kullanımı, evrenin ve içindekilerin belirli bir ömrü olduğunu, bu ömrün Allah tarafından tayin edildiğini ve bir gün sona ereceğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Küfr, bir şeyi örtmek ve gizlemektir. Burada 'Rablerine kavuşmayı inkâr edenler' anlamında kullanılmıştır. Yani, ahiret inancını ve Allah'ın huzuruna çıkacaklarını reddedenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr, bir nimeti örtmek ve nankörlük etmektir. Dinî bağlamda ise, Allah'ın varlığını, birliğini veya peygamberlerini inkâr etmektir. Ayetteki 'lekâfirûn' ifadesi, insanların çoğunun ahiret inancını, yani Rablerine kavuşacakları gerçeğini inkâr ettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'küfr' kavramı, sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini (işaretlerini) görmezden gelme, nankörlük etme ve hakikati örtme anlamlarını da içerir. Bu ayette, insanların Rablerine kavuşma gerçeğini inkâr etmeleri, onların bu hakikate karşı körlüklerini ve nankörlüklerini ifade eder.
Rûm Sûresi
Nefislerin halk edişini tefekkür etmediler mi? “Nefsin” aslının ne olduğunu tefekkür edebilme için irfan ehlinden, irfani bir eğitim alıp, nefis mertebelerini ikmal etmek lazımdır.[17] (Murat Derûni) Bu eğitim neticesinde;
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/53. âyetinde;
وَعْوارَةُ بِالسَّعفَسَ لَامَعالذَّأإِنْ
“innennefse leemmaretün bissui” Meâlen :
“Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zûlmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zûlum etmiş olmaktayız.
Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder, eğer eğitilmezse her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru kanat açılır.
Dendi ki, “nefs” terbiye olunca olur, “nefiiiiis”.
Yukarılarda bahsedilen “nefes-i Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” oldu.
Hadisi Şerifte belirtilen;
“men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.” Meâlen :
“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine arif oldu.” Burada arif olunan – bilinen, nefsin sadece “emma-re”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikati iti-bariyle bilinen “nefs”’tir.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;
كَمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْعإِذْ
“inneküm zâlemtüm enfüseküm” Meâlen :
“Muhakkak sizler nefislerinize zûlmettiniz.” Yani, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;
طفَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ
“fæktülu enfüseküm” Meâlen :
“Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür.
Kûr’ân-ı Keriym Taha Sûresi 20/41. âyetinde;
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
“væstana’tüke linefsiy” Meâlen :
“ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde;
Cenâb-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128. âyetinde;
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ
“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” Meâlen :
“Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani “nefsinizden” bir “aziz rasûl” geldi.
Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Â’li İmran Sûresi 3/185. âyetinde;
كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen :
“Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.
O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik değişik olacaktır.
Gerçek ifade ölümün “beden” tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Fecr Sûresi 89/27-28. âyetinde;
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً
“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)
“irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28) Meâlen :
“Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne” nefse uruc eder (yükselir).
Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir.
Diğer mertebelerde hitap insânlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halinde nefs’in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.
Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet var-dır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.
Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kullanmıştır.
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki” Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.
Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi var. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var, bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.
Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.
Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :
- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.
- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.
- Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile doludur.
- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.
- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.
- Akl-ı küllün sembolu, Âdem; nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.
- Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.
- Âdem (a.s.) ın nefsini, Rasûlullah (s.a.v.) efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.
- Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet zâtından meydana ge-tirilmiştir.
- Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)[18]
“ …halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı…” “Allah semâvât ve arzı, arasında olanları hak olarak halketti.” (30/8) buyuruyor.
O halde gördüğümüz bütün bu âlem hakîkati itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın, Hakk esmâsından başka bir şey değildir. Hakk esmâsının zuhurlarından başka bir şey değildir. Ama biz o Hakk’ı halka döndürmüşüz ve o eşyaya şey’iyyet, kimlik vermişiz. İşte eşya diye baktığımız zaman bu şey’iyyet Hakk’a bu yönüyle perde olmaktadır. Ama irfân ehli olma yolunda ilerleyen bir kimse dil ile gönül arasındaki farkı ayırt edebilir. Ve halk Hakk’a perde olmaz. Yâni beden varlığımız, halk edilmiş olan bu beden varlığımız, bir mertebeden öyle kabul ettiğimizde bâtınımızda olan Hakk’a perde olmaz. Çünkü bâtınımızdaki Hakk olmasa zâhirimizdeki bu halk meydana gelmez idi. Zâhirimizin olması Hakk’ın varlığının en büyük perdesidir. Bâtınımızın olmasının en büyük ifadesidir, işaretidir ve müşâhididir.[19] “ İz- -T-B- ”