İçeriğe atla
Rûm 7Cüz 21 · Sayfa 405

Rûm Sûresi 7. Âyet

الروم

Sohbete sor

Ya'lemûne zâhiran mine-lhayâti-ddunyâ vehum ‘ani-l-âḣirati hum ġâfilûn(e)

Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler.

Rûm Sûresi

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

Bizden ba'zımız, bize muhakkak bu ma'rifetin, a'yânımızın i'tâsı sebebiyle, Hak'ta vâki' olduğunu bilir. Ve bizden ba'­zımız, bu ma'rifetin, husûsiyyât-ı zâtiyyemizin i'tâsı sebe­biyle, bize hazret-i ilm-i ilâhîde vâki' olduğunu câhildir. Ben câhillerden olmamdan Allah'a sığınırım (14).

Yani ikinci keşifte Hakkın ayine-i vücudunda libas-ı taayyunata bürünerek zahir olan bizim suver-i imkaniyemizden bazımız yani bizim imkan mertebesindeki olan suretlerimiz bunlardan bazımız, dünya dediğimiz âlem-i histe geçmişte zikrolunan marifetin bize bizim ayanımızın itası sebebiyle hakta olduğunu bilir. Yani bizim ayan-ı sabitemizden bize verilmesi sebebiyle Hakta olduğunu bilir. Mesela ayinenin yüzeyinde meydana gelen bir suretin hariçte vücudu yoktur. Fakat suret sahibinin ona tabi olan sureti onun hariçte olan sureti mahsusası sebebiyle dir. Yani ona mahsus olan sureti sebebiyledir.

Aynaya baktığımız zaman aynada bir suret görüyoruz, ama o aynadaki suretin zahirde bir sureti yoktur. Yani kendine has bir sureti yoktur. Fakat suret sahibinin yani bakanın aynaya karşı düşen sureti, onun hariçte olan suretinin kimliğinin varlığı ile vardır. Kendine ait bir görüntüsü yoktur aynadaki suretin. Her birerlerimizin vücudu birer aynı kevnidir, birer ayna mesabesindedir. Yani bizim varlıklarımız birer ayna hükmündedir, Hak bizde tecelli olur, birinci keşifte. Yani eşyada var olan Hak’tır. Birinci keşifte bunu diyordu. O zaman ne oluyor, bütün eşyada Hakkı gördüğümüz zaman “Cem” mertebesi toplanmış oluyor. Ama bu sefer kendi yönümüz itibaren bu sefer bakıyoruz, yani bireyler itibari ile aynaya bakıyoruz. Bizim ayinelerimizde hakkın vücudu bizim hallerimizin iktizasına göre zahir olur, her birerlerimizin hakayıkı olan ayan-ı sabitemiz dahi Hakkın vücudunda Hakkın hasebiyle değil ancak kendilerinin hususiyet-i zatiyeleri ve istidadı mahsusiyeleri zahirdir.

Bizden bazılarımız suver-i ilmiyeden ibaret olan yani ilmi suretlerden ibaret olan bu ayan-ı sabite âlemindeki tearufu bilmez. Onların bu cehilleri yani İlm-i İlahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifete istidatları olmamasındandır. Yani bazı ilim adamları bu hakikatin böyle olduğunu bilmezler. Onların bilmemeleri de yine ayan-ı sabitelerindendir. Bu ilmin evvelden olmadığın dandır. Onların bu cehilleri ya ilm-i İlahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifet-i istidatları olmamasındandır veyahut insan suretine gelinceye kadar her geçtiği mertebe-i kevniyenin rengine boyanarak tabiat örtülerinin ve evsaf-ı cismaniyenin altında zebun kalmalarından ve bu sebeple umur-u hususiyeye eğilmelerinden alaka göstermelerindendir. Hazret-i İlmiyeyi bilmediklerinden Hakkın vücudunda ayan-ı sabiteyi müşahede edemezler. Onlar ancak kesarat-ı halkiyeyi yani dağları deryaları ağaçları gezegenleri güneşi yıldızları hayvanatın her çeşidini topları tüfekleri trenleri araçları her türlü fenni aletleri müstakil bir vücut zannederler.

İşte kesret âlemindeki insanların görüşleri budur. Bu anlatılan eşyayı kevniyeden başka gördükleri bir şey yoktur. Ne bunlarda Hakkı, ne de bunların Hakkın vücudu içinde olduğunu müşahede edemezler. Hakteala bunlar hakkında 30/7 ayetinde buyurur, “İşte bunlar Haktan mahçup ve Hakkın kapısından matrut olan ehl-i Celaldir.” 30/7

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

(30/7)- Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar, ahiretten habersizdirler.

Velakin bizden bazılarımız keşf-i evvel halinde ayan-ı sabitede Hakkı müşahede ederler. Bunlar “Celal”den “Cemal” ile ve halktan Hak ile mühtecib olan ehl-i Cemaldir. Halktan Hak ile perdelenen ehl-i Cemaldir ve mutlak Zat’ta baka bulan ekabir-i müheyyenindir. Müheyyenin; İbrahim (as) ın lakabı idi şiddetli aşk demektir. Cemalin Celali olanları müheyyem etmiş ifat-ı aşka düşürmüştür. Yine bizden bazılarımız ki keşf-i sani halinde ayan-ı sabitede Hakkın vücudunu müşahede etmekle beraber Hakkın vücudunda dahi ayan-ı sabitenin suretlerini görürler. Böylece bu taife-i celile Cemalden Celal ile ve Celalden dahi Cemal ile ve Haktan halk ile ve halktan dahi Hak ile perdelenmeyen ehl-i kemaldir.

Yani bazıları Hak ile perdelendiler, bazı gruplar da halk ile perdelendiler. Hak ile perdelenmek ne demektir? Kişilerin ayan-ı sabitesindeki Allah’ın onlara vermiş olduğu kimliği ortadan kaldırp her şey “Hak” tır diyerek Hak ile perdelenmesidir. Böylece tevhid ilminin dahi ne kadar perdeleri olduğu görülüyor.

Nasıl ki bir narın “nar” olarak bir bütünlüğü vardır, ama içini açtığımız zaman içinde de nar taneleri vardır, nasıl ki nar tanesi kendi başlarına müstakil birer varlık iseler, ama yine aynı zamanda narın içinde bir varlık iseler, işte bir yönüyle bu nar tanesi halkın Hak’ta kaybolması bir yönüylede Hak’kın halkta zuhura çıkması dır, nar taneleri itibarıyla.

Aynı zamanda o nar tanesinde zuhura çıkmış olan şey batınen Hakkın varlığı olduğu gibi zahirende nar tanesinin kendi özel kimliğidir. Neden Hakkın verdiği istiklal ile özel kimliğidir. İşte tevhid ehli bunu kaçırırsa kendini hakkıyla idrak edemez ve Hak ile perdelenmiş olur. Evvela varlıklarımızın şuuruna varacağız, yani Âdem’i gönlümüze indireceğiz, O’nunla birlikte tekrar geldiğimiz yere yükseleceğiz. Yani Hakkın varlığına وَنَفَخْتُ nün üflendiği yere, üflenen yere değil, üflenenden üfleyene gideceğiz. O üfleme bir seferde oldu, bitti değil zaten devam etmektedir. Allah’ın tecellisi kesilme diğine göre وَنَفَخْتُ devam etmektedir. Dolayısıyla o bir ip gibi diyelim bir varlık olarak gelir, güneşin huzmeleri gibi. Yani seninle Hakkın arasında o devam edip gidiyor.

İşte “Ben onlara yakiynim” dediği de budur. Şah damarından da yakıynım dediği budur bir bakıma. O zaman kul izafi kulluğunu Hakka devrettikten sonra emanetini hakka devrettikten sonra Hak ona ayrıca yeni bir kimlik veriyor. İşte bu kimlikle “halkımın arasına gir “ buyuruyor. O zaman halkta hem halk yönüyle hem de Hak yönüyle birlikte yaşantısını sürdürüyor. İşte ehl-i kemal bunlar, veliullah bunlardır. Bunun dışındakilerin ismi velidir sadece. Aslında velilikle hiç ilgileri yoktur abiddirler, muttakidirler, şakirdirler, zahiddirler, ayrı konu ama veli olması için Allah ehli olması gerekir. Ehil nedir? Hane halkına ehil denir, Ehlullah dediği; Allah’ın evinin insanları demektir.

Evi demek çatı altında olan demektir. Yani zaten buyurduğu “Benim velilerim kubbelerimin altındadır” buyurduğu budur işte. “Onları kimse tanımaz ancak ben bilirim.” Buyuruyor. Avam halk bunu bilmez bir ben bilirim birde benim bilmesini istediklerim bilir buyurur. Birinci keşif kendi varlığının hakikatini idrak etmek, her şey Haktır deyip Cem de toplanmak, ama ondansonraki ikinci keşifle de kendi varlığını Hakkani yönden keşfetmek tekrar yeni bir keşifle hakta halk olduğunu ve senin mutlak olarak kendine ait bir kimliğin olduğunu ama bu kimlik de yine hakkın kimliğinden başka bir şey olmadığını Hakka bağlı olduğunu bilmen gereklidir.

Cenâb-ı Hakkın sana vermiş olduğu çok büyük bir lutufla yani bunu anlatmak mümkün değil, yani kişileri Cenâb-ı Hakkın verdiği bireysellik, şahsiyet bunun değerini, kıymetini anlatmak mümkün değildir. Ancak keşif, müşahede ile mümkündür. Yani kendi kıymetimizin değerimizin ne yücelerde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Sana bir muhtariyet veriyor, sana bir şahsiyet veriyor ve sende tecelli ediyor. Zati yönden tecelli ediyor, ef’âl Esmâ, Sıfât yönünden değil. Onlarda var da ama extra olarak sende Zât’ıyla tecelli ediyor. Haktan halk ile ve halktan dahi Hak ile perdelenmeyen kemal ehlidir. Bunlar hakkında Hakteala Nûr sûresinde 24/37 “Öyle erler vardır ki (seçilmiş) ticaret etmek onları gaflete düşürmez, alışveriş yapmak onları onları meşkul etmez gaflette bırakmaz, Allah’ın zikrinden geri bırakmaz.” 24/37

رِجَالٌ لَاتُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ

İşte sende Allah bilinci varsa sen Allah’ı zikrediyorsun demektir. Lisanen zikretmesen de. Yani kendi zuhura çıkması onu zikretmesidir. [16] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)