İçeriğe atla
Secde 9Cüz 21 · Sayfa 415

Secde Sûresi 9. Âyet

السجدة

Sohbete sor

Śumme sevvâhu venefeḣa fîhi min rûhih(i)(s) vece'ale lekumu-ssem'a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(c) kalîlen mâ teşkurûn(e)

Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Secde Sûresi

Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için, rûh mertebelerinin özet olarak da olsa bilinmesi faydalı olacaktır. Bu konudaki bilgileri Terzi Baba’nın 11-Vahy ve Cebrâil isimli kitâbının 223-273’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.


Kişiye üflenen ilk rûh, anne ve babanın nutfelerinin ana rahminde birleşmesinden sonra üflenen “Rûh-u Hayvânî” dir. Bu rûh, kişiye cismâniyeti cihetinden hayât verir ve onun nefhi ile kişinin tesviye yâni fizikî oluşum süreci başlar. Birinci ayda cemâdat (madeniyyet) mertebesi, ikinci ayda nebâtat mertebesi, üçüncü ayda hayvânat mertebesi yaşanır ve bu süreç 120’inci güne kadar devam eder.

Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre, 120’inci günde Hakk tarafından bir melek gelir ve kişiye ikinci bir rûh üfler, ki bu Ulûhiyyet’in mahlûka yönelik rûhu olan “Rûh-u Sultânî”dir. Bu rûh, mahlûka dönük rûhların en kemâllisidir. “Ve nefahtu fîhi min rûhî” “Ruhûmdan üfledim” denilen saha burasıdır. Burada rûhtan murâd kişinin hakîkati, ilâhî programı, a’yân-ı sâbitesi’dir. Bu rûhla birlikte kişi insânlık mertebesinin başlangıcına ulaşır. Akıl, şuur, fikir ve kimlik bu rûh ile oluşur.

Bu ne büyük lütûftur ki; âlemlere üflenen rûh nefes-i rahmânî ile Rahmâniyyet mertebesinden, insâna üflenen rûh ise Zât mertebesindendir.

Kişinin dünyâya gelip belirli bir kemâle eriştikten sonra kendisine üflenen Rûh-u Sultânî’yi çalışmak sûretiyle faaliyete geçirmesi îcâb eder. Böyle olmazsa kendisine yüklenmiş olan Âdemî ma’nâ hayâl ve vehîm cennetinde kalır ve kişi taşıdığı gizli hazîneden bîhaber olur. Böylece, bir beşer olduğu zannıyla, “hayvân-ı nâtık” olarak, nefs-i emmâresinin hükmü altında ömrünü geçirir ve Âdem’liğine intikâl edemeden eli boş bir şekilde bu âlemden göçer gider. “Ya bedenini ten eyledi gitti ya tenini rûh eyledi gitti” sözü bu hakîkati beyân etmektedir.

Âdem’in bâtını Zât’ın zuhûru, sûreti ise mahlûkiyyetinin zuhûrudur. Bâtını üstün geldiğinde Hakk’ın Zâtının tecellî mahalli, zâhiri üstün geldiğinde ise nefs-i emmârenin zuhûr mahalli olur.

Eğer kişi, bir mürşîd-i kâmilin gözetimi ve himmetiyle kendindeki Rûh-u Sultânî’yi faaliyete geçirir ve güzel bir seyr-ü sülûk ile eğitim ve yol alırsa, bu rûh onu önce Âdemiyyet’ ine ve daha sonra da Mûseviyyet mertebesine kadar ulaştırır. Ancak, Rûh-u Sultânî mahlûka dönük olup kendisinde kudsiyyet bulunmadığından, onunla daha ileri gidilmez.

Sâlikin fenâ-fillâh’a yâni Îsevîyyet (sıfat) mertebesine yükselebilmesi için üçüncü bir rûha, Rûh’ül Kuds’e ihtiyacı vardır. “Ve eyyednâhu bi rûhil kudus” “Onu Rûh’ül Kuds ile destekledik” (Bakara 2/87) hakîkatini yaşaması gerekir. Rûh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve rûhânî babası mesâbesindedir.

Bunun da üzerinde dördüncü bir rûh vardır, ki bu rûh Zât mertebesi itibariyle Rûh’ül A’zam’dır. Bu rûh, Hz. Resûlullâh’a (s.a.v.) vâsıtasız olarak Hakk tarafından nefh olunmuştur. “Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ” “(Ey Resûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh vahy ettik” (Şûrâ 42/52) âyet-i kerîmesi bu hakîkati ifâde eder. Daha evvel hiç bir nebîye ihsân buyurulmamış olan bu rûha ancak hakîkî Muhammedî’ler olan Efendimiz’in (s.a.v.) mânevî vârisleri ulaşabilir. Sâlik, fenâ-fillâh mertebesine ulaşıp mutlak yokluğunu idrâk ettiğinde, Cenâb-ı Hakk ona Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler, hadîs-i kudsiler ve ehlullâh vâsıtasıyla Rûh’ül A’zam’dan nefh eder.

Bu rûhun bütün mertebeleri ihâta eden ve onlara ilmi yönden hayât veren tecellîsi, Zât olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ ân’da mevcûd olan Zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk bizâtihi Rûh’ül A’zam mertebesinden, sıfâtî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise Rûh’ül Kuds mertebesinden Cebrâil (a.s.) vâsıtasıya nefh ve vahy etmiştir.

Rûh mertebeleriyle ilgili bahsi tamamlamadan, önemli bir husûsu vurgulamak îcâb eder. Rûhlar derken, ayrı ayrı rûhlardan değil, tek rûhun kendi içindeki mertebelerden söz ediyoruz. Eğer bu mertebeler olmasaydı, âlem-i şehâdet zuhûra gelmezdi. Zâtî ilâhî rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhûrdadır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yâni kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır: “Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard, e lâ ilâllâhi tesîrul umûr” “Göklerde ve yerde olan her şey Allâh’ındır. Bilin ki bütün işler sonunda Allâh’a dönecektir.” (Şûrâ 42/53) " İz- -T-B- "


Bu ayeti sadece zahiri anlamıyla ele aldığımızda bile ne kadar az şükrettiğimizi fark ediyoruz. Anne karnında geçirdiğimiz evrelerde kendi kendimize mi şekil verdik ya da annemiz mi bizi şekillendirdi? Kulaklarımızı kim taktı ve bu organlarımız kendi içinde dahi ne kadar muazzam bir ahenk içindedir? İnsanı sadece bedenden ibaret sayanlar bile vücudumuzun muhteşem yapısını henüz tam olarak keşfedememiştir. İnsan, kendi beden yapısını bilimsel bir araştırma ile inceleyecek olsa Allah’ın sanatına bir kat daha hayran kalmaması mümkün değildir.

Bir makine düşünelim. O makinenin mucidi, icadının ihtiyaç duyacağı enerji miktarını ve voltajı en iyi bilen ve takdir eden kişidir. Enerji fazla olsa makine yanar, az olsa çalışmaz; yani tam kararında olması gerekir. Aynı şekilde Cenab-ı Hakk da tasarlayıp şekillendirdiği varlığa can vermiş ve ona kendi ruhundan üflemiştir T.O.Muharrem Halil-İz.

Bu girizgahtan sonra bazı kelimelerin üzerinde durulmasında fayda olacaktır. Ayette geçen (سَوّٰيهُ) ”Sevvâ(hu)” kelimesini inceleyelim;

Kök Kelime: Kelimenin kökü üç harften oluşur: س-و-ي (Sin - Vav - Ye). Bu kök, "düzgün olmak, eşit olmak, denge" gibi anlamlar taşır.

Mastar: Bu kökten türeyen fiilin mastarı (isim-fiil hali) تَسْوِيَةٌ (tesviye)'dir.

Açıklama:

1. Kelimenin Yapısı: `sevvâhu` (سَوّٰيهُ), bir fiil ve bir zamirden oluşur.

سَوّٰى (sevvâ): "Düzgün yaptı, şekil verdi, tesviye etti, kusursuzca biçimlendirdi" anlamına gelen bir fiildir. Arapçada "tef'îl" babı (II. kalıp) olarak bilinen vezindedir.

هُ (hu): "O'nu, O'na" anlamına gelen bir zamirdir.

Bu iki parça birleştiğinde `sevvâhu` (سَوّٰيهُ), "O'nu (insanı, varlığı) kusursuzca şekillendirdi/ biçimlen-dirdi" anlamına gelir.

Özetle:

Kök: س-و-ي (s-v-y) Mastar: تَسْوِيَةٌ (tesviye) Yukarıdaki ayetlerde bazı batıni yorumlarda insanın topraktan(kalıp beden) ardından suyun (ilim) dahil olması birlikte çamur safhası ile insan var oluşuna başlanması anlatıldı. Bu safha da artık onun tesviyesine ve şekillenmesine başlanıyor. Bu şekil almaya gelmeden önce bir konuyu daha açmakta fayda olacak;

İnsan annesin karnında iken annenin yediği gıdalar ile oluşmakta ve doğduktan sonra da yine alemde üretilen gıdaları tüketerek hayatiyeti sürdüre bilmekte. Yani hayatta kalmak için su içer ve topraktan yetişen meyve ve sebzelerden yer ve bunlardan beslenen hayvanları da yer. Bu şekildeki gıda besin zincirine baktığımız da en alttan üste doğru sırayla toprak yani madenler, Nebat ve hayvan var. Bunların her biri bir üsttekine gıda olur ve bu sayede bir dönüşüme uğrar. Tüm bu gıdaların yegâne hedefi insana ulaşmaktır ve insana gıda olmaktır. Nitekim Casiye 13. Ayetinde ‘‘ Göklerde ve Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var’’. Tüm bu gıdaların kendine ait olan birde ruhları vardır bunlar Ruhu Madeni, Ruhu Nebati ve Ruhu hayvani denilir. Mesnevide geçen bir beyti buraya aktaralım T.O.Muharrem Halil-İz.;


186.Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur.

İnsanlar cism-i unsurî i’tibâriyle hayvânât-ı sâire ile müşterektirler ve bu cism-i unsurînin harekâtı ve faâliyyeti, gıdâ vâsıtasıyla cisimde peydâ olan kanın cereyânı ve a’sâbın kuvveti ile vâki’ olur ki, buna “rûh-ı hayvânî” derler. Ve her bir cismin ayrı ayrı birer rûh-ı hayvânîleri vardır. Fakat hakîkat-i vâhîde olan “rûh-ı insânî” ise kurs-ı şems gibi birdir. Her biri birer pencere mesâbesinde olan ecsâm-ı beşeriyyeye akseder. Rûh-ı hayvânî zâhir olduğu için hem dinliler ve hem de dinsizler tarafından kabûl edilir. Rûh-ı insânî ise şe’n-i ilâhîden ibâret olduğu ve “şe’n”in ta’rîfi kâbil olmayıp zevkî bulunduğu için, bu zevki duymayan dinsizler buna, vehimdir, deyip inkâr ederler. Halbuki fikir rûh-ı insânînin hâssası olduğundan ve onların verdikleri bu hüküm dahi fikre müstenit bulunduğundan, bu inkârlarının tahtında rûh-ı insânînin tasdîki mündemiç olduğunun farkında olamazlar.


İnsan yediği gıdalar ile maddi olan hayatını sürdür ve bu hayatını sürdürdüğü esnada ihtiyaç duyduğu Ruh-u Hayvanisidir. Bu yönümüz ile diğer tüm canlılar ile müşterekiz ve bu hal içinde yaşayanlara ehl-i irfan, Hayvanı Natık (Konuşan Hayvan) demiştir.

SOKRATES: İnsan, sorgulayan hayvandır.

PLATON: İnsan, toplumsal hayvandır.

ARİSTO: İnsan, düşünen hayvandır.

Çağdaş insanların kendilerine önder kabul ettikleri felsefeciler bu söylemleri ile hayvanı natık kısmının tespitlerini yapabilmişler. Buna günümüz evrim savunucuları da dahildir. Kişi kendinde bu ruh mertebelerinin tesirlerini veya onların üzerimizdeki tesir ve hükmünü nefsinden seyreder ve görür. Bu kısma Niyazi Mısri nin bir beytini aktaralım;

Sûreti insan içi hayvan olursa kişinin, Taşlar ile döğünüp insânı bulmazsa ne güç.

Niyazi Mısri açıkça ifade ettiği gibi sureta insan olan ve insana benzeyen hayvanlar ile dolu bir alemdeyiz. Eğer kişi kendindeki bu duyguları vasıfları ve özelliklerini yenemez ise o zaman şu ayetin kapsamına girer; “…küfredenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.” Muhammed/12. Ayette geçen küfredenler den kasıt kendindeki ilahi kimliği örtenler ve hakikatinin farkına varmadan hayat sürenlerdir.

Kişi eğer ki dünya da yaşar iken “Ben kimim” , “Ben Nereden Geldim” ve “Nereye Gideceğim” sorularını sormaz ise kendisini tanıması ve rabbini bilmesi asla mümkün olmayacaktır. Ariflerden biri ‘Beden baliğ (yetişkin) olunca eşini, Akıl baliğ olunca da mürşidini arar’ diye ne de güzel ifade etmiş. Hayvan-ı natıklıktan İnsan-ı Natıkaya geçebilmek için evvelce buralardan geçmiş kendini bilmiş tanımış ve rabbini bilmiş sonrasında ise insan-ı kâmil mertebesinin varislerinden olmuş kâmil ve yetkin bir rehber bulması gerekmektedir.

Ondan aldığı Nefs terbiyesi ve tevhid eğitimi ile üzerindeki Nefs-i Emmare ve Nefs-i Levvame ’nin tesirleri yavaş yavaş kalkmaya başlaması mürşid-i kâmil eli ile (birçok ayette Cenabı hakkın “Biz” diye ifade ettiği manalardan biri de budur) salikin terbiyesi olgunluk kazandıkça bu ayette geçen “sevvâhu” tahakkuk etmiş oluyor. Tesviyesinin tamamlanması ile birlikte artık Nefsi Mülhime’nin Mutmainne nefse bakan kısmına geçmiştir. Bina-i aleyh bundan sonra İnsan-ı natık kısmı faaliyete geçer ve bu evrede mürşidinden aldığı nefes-i rahmanisi ile itmi’nanı artar bu hal ise salikte mürşidinin sohbeti ile tahakkuk eder.

venefeḣa fîhi min rûhih(i)” ayetine gelince burada “ve nefeha” ifadesi var. Burada ona ruhundan üfledi denilmesi bizim beşerî anlamda anladığımız şekilde bir üfürme söz konusu değildir. Üfürme fiilini yine mürşid ve mürid ilişkisi içinde ele almak durumundayız yoksa uzaklarda tahayyül ettiğimiz bir Allah’ın bize bir giydirmesi veya üfürmesi şeklinde bir algı oluşur ki bu da irfani anlamda abes bir düşüncedir. Az önce yukarıda tüketilen gıdaların ruhlarının bizde hayat bulmaları ile ruhu hayvaniyeye kadar gelinebildiğinden ayrıntılı şekilde bahis edildi. İşte bu seferde mürşid-i kâmil sohbetleri ve zikirleri ile tüketilen bu manevi gıdalar biz de yer ettikçe ve hayvani duyguların insani olanları ile yer değiştirdikçe bu hususi olan ruh mertebesi içeriden faaliyete geçmiş olmaktadır. Yani kibrin tevazuya, riyanın ihlasa tebdil etmesi gibi. Bunlar yer değiştirdikçe bu Ruh-u İnsani faaliyeti tecelli etmiş oluyor. Bu faaliyetin sohbet yolu ile olması da ayrıca bir nebevi uygulamadır ve bunun nasıl tesir ettiğini İz-Terzibaba ’nın Vahiy ve Cebrail isim eserinden kısa bir alıntı ile açıklamaya çalışalım T.O.Muharrem Halil-İz.


Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, İrfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır.

Evvelâ;

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır.

- o ses’e yüklenmiş bir mânâ,

- ve o mânâ ’ya yüklenmiş bir Rûh,

- ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır.

Ses → mânâ → Rûh → Nûr”un birlikte faaliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye ”dir.

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, Bâtınen İnsân-ı Kâmil’in bâtını olan Hakk’tır.

Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise, evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar.

O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan Rûh ile de hayat bulmağa başlar ve yine o seste yüklü olan nûr ile de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde edilendir.

İşte âyette ifade edilen “kulak, göz ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat çekicidir.

Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir, ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır.

Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh, nûr” olan nefha,

  • Göze, → görme kabiliyeti;
  • Kalbe, → ilâhi hayat,
  • Akla, → ilâhi ilim
  • Ve kişide → kendine öz güvenini verir.

Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz. Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif ”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş, âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna dikkat çekmiştir.


venefeha fîhi min rûhih(i)” şeklindeki ayetin bu kısmı ile ilgili bir inceleme yapmakta fayda olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu manaya işaret 5 farklı ayet var olsa da mertebeleri itibariyle farklılık arz etmektedir. Şimdi o kısmına bir bakalım;

Bu farkları üç ana başlıkta inceleyebiliriz:

1. Fiil Farklılıkları: Eylemi Yapan Kim? (Nefahtu / Nefaha / Nefahnâ) Bu fiiller, eylemi (üflemeyi) kimin yaptığına işaret eder ve her birinin özel bir vurgusu vardır:

Nefahtu (نَفَخْتُ) - "Ben üfledim" Anlamı: 1. Tekil Şahıs ("Ben"). Allah'ın, hiçbir aracı olmadan, doğrudan doğruya kendi Zatını ifade ediyor ve Zati ayet olmuş olmakta.

Kullanıldığı Ayetler: Hicr 29, Sâd 72.

Nefaha (نَفَخَ) - "O üfledi" Anlamı: 3. Tekil Şahıs ("O"). Allah'ın faaliyetinin bir anlatıcı tarafından aktarıldığı görülüyor, buda Rahmaniyet mertebesinin zatını anlatması dır .

Kullanıldığı Ayet: Secde 9

Nefahnâ (نَفَخْنَا) - "Biz üfledik" Anlamı: 1. Çoğul Şahıs ("Biz"). Bu, Kur'an'da Zatının sıfat ve esmaları ile olan faaliyetine işaret eder. Hususi de ise İnsanı Kâmil ile olan faaliyetini de bize anlatır.

Kullanıldığı Ayetler: Enbiyâ 91, Tahrîm 12.

2. Zamir Farklılıkları: Kime Üflendi? (Fîhi / Fîhâ) Bu zamirler, ruhun kime veya neyin içine üflendiğini belirtir:

Fîhi (فِيهِ) - "Ona" (Eril / Müzekker) / (Aklı Küll) Anlamı: Gramer olarak eril (erkek) bir varlığa işaret eder.

Bağlamı: Hz. Âdem (Hicr 29, Sâd 72) ve genel olarak insan (Secde 9) için kullanılır. Tahrîm Suresi'nde ise Hz. Meryem'in rahminin veya orada oluşan çocuğun (Hz. İsa) kastedildiği düşünülür.

Fîhâ (فِيهَا) - "Ona" (Dişil / Müennes) / (Nefsi Küll) Anlamı: Gramer olarak dişil (kadın) bir varlığa işaret eder.

Bağlamı: Enbiyâ Suresi'nde doğrudan Hz. Meryem'in kendisine işaret etmek için kullanılır.

3. Ruhun Aidiyeti: Kimin Ruhu? (Rûhî / Rûhihî / Rûhinâ) Bu ifadeler, üflenen ruhun kime ait olduğunu belirtir ve fiil ile tam bir uyum içindedir:

Min Rûhî (مِنْ رُوحِي) - "Benim Ruhumdan": Nefahtu (Ben üfledim) fiiliyle birlikte gelir.

Min Rûhihî (مِنْ رُوحِهِ) - "O'nun Ruhundan": Nefaha (O üfledi) fiiliyle birlikte gelir.

Min Rûhinâ (مِنْ رُوحِنَا) - "Bizim Ruhumuzdan": Nefahnâ (Biz üfledik) fiiliyle birlikte gelir.


Ayetin “vece’ale lekumu’s-sem’a ve’l ebsâra ve’l efide(te)” kısmı ile ilgili yukarıda İz-Terzibaba’nın açıklaması olmuştu ona kısa bir ilave ile yolumuza devam edelim. Burada ilk sırada Kulak ibaresi vardır çünkü sohbeti dinleyenin kulak ayarları eğer düzgün değil ise o zaman dinledikleri bir kulağından girer ve diğer kulağından çıkar, böyle olunca da dinlediği ile eğitim almamış ve irfaniyeti oluşmamış olur.

Yoğurt yapmak istediğimizi düşünelim bunun için elimizde süt var ama o sütün yoğurt oluşması için bir maya gerekir o maya o sütün özü olmuş olmakta (bir önceki ayette ki öz sudan var ettik buna da işaret eder)ve bu da mürşid-i kamilin ağızından çıkan ama aslında onun ruhundan ve gönlünden nuru ile birlikte çıkan ve Allah’ın Kelam sıfatı ile zuhur ettirdiği ve kelama yüklenen o nefhaların tamamı bir maye-yi Muhammedi hükmünde dinleyen salikin dünyasını ve bakışını değiştirir. Salik dinleyerek beslenmeye başlar ve bu sayede müşahede ehli olur ve artık göz faaliyete geçmiştir.

Burada kulak ayarı iyi olmasa ve kulaktan beslenme sağlanmaz ise o zaman görüş bozukluğu yaşanır, yani biri iki görme hali üzerinden kalkmaz. Halk libasına bürünenin Hakk olduğunu ancak nefsini arındıran ve tevhid eğitimi almış olan görür. Bu müşahede ile gönül oluşur ve Yunus Emre’nin de dediği gibi;

“Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı İki cihan bedbahtı, Kim gönül yıkar ise.” Bu gönül ve kalbin faaliyeti için önce bir gönüle girmeli ki bu sayede Hakk’ın sevgisi ve muhabbeti girdiği gönülden kendisine yansıyabilsin. Bu sayede Hakk’ın sevgisi ve muhabbeti onun iç dünyasında oluşacaktır. Bunun dışındakiler hayali anlayış ve yaşantıdan öteye geçmez.

Tüm bu ihsanlar az bir gayret karşılığında bize ulaşmakta ve çoğunluğu da Allah’ın c.c hibesi ile olmaktadır. Biz ise buna şükretmekten aciziz. Aczini bilmek yine de güzel bir haldir, lakin bundan daha kötüsü şükür etmeme hastalığıdır ki bu da elimizdeki nimetlere karşı olan körlükten ileri gelmektedir. Eğer nimet olarak görebilsek o zaman şükredenlerden olurduk.

İz-Terzibaba ‘nın hayatından iki hatırasına yer vereceğiz ve irfanın bakışın ve duyuşun eğitiminin hayatın içinde yaşarken nasıl verildiğini ve nasıl alındığına şahitlik edeceğiz T.O.Muharrem Halil-İz.;


Bir Varmış, İki Yokmuş: Tevhid Dersi Nusret babamın yanına gittiğimiz dönemlerdi. Kızının Nuriye ve Oğlu Recai den iki torunu vardı. Biz dergâha gittiğimizde anneleri Nuriye abla ve anneanneleri Rahime anne, gelen misafirlere hizmet ederken çocuklara ben bakardım (Terzibaba). Onları kontrol eder, eğlendirir, hikâyeler anlatırdım.

Yine öyle bir akşamüstü, sohbetten sonra misafirler gitmiş, ortalık sakinleşmişti. Nusret babam kendi yerinde oturmuş, elindeki gazeteyi mütalaa ediyordu. Çocuklar ise benim etrafımı sarmış, "Necdet amca, ne olur bize bir masal anlat!" diye tutturmuşlardı. Biri sırtımda, diğeri kucağımda, merakla beni dinliyorlardı.

Masala o bilindik tekerlemeyle başladım: "Bir varmış, bir yokmuş..." Hikâyeyi daha ilgi çekici kılmak için sesimi değiştiriyor, tonlamalarla anlatıyordum: "Bir vaaarrmış, bir yooookmuş..." Sonra daha coşkulu bir sesle, "BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ!" diyerek devam ettim. Ben çocuklarla oynadığımı zannederken, meğer Nusret babam da kulak misafiri oluyormuş. Bir an elindeki gazeteyi yavaşça indirdi ve çocuklara tatlı bir tebessümle seslendi:

"Kızım, o 'bir varmış, iki yokmuş' diyecek ama dili varmıyor, diyemiyor."

O kısacık cümle, aslında en büyük hakikatin, yani tevhidin dersiydi. Varlığın sadece Bir'e ait olduğunu, O'ndan başka bir varlık olmadığını o an orada bulunan herkese bir masalın içinden fısıldamıştı.

Rivayetten Dirayete: "Rabbin Sana Ne Dedi?" Yine bir gün Nusret babamla otururken, evliyanın hayat hikâyelerinden, menkıbelerinden dikkatimi çeken yerleri sayfa numaralarıyla birlikte not aldığım bir defterden bahsediyordum. Okumak için kendisinden izin istedim. O da "Oku" dedi.

Ben büyük bir şevkle, "Şu evliya şöyle kaçmış, bu evliya böyle uçmuş" diye birkaçını anlattım. Karşımda evliyanın evliyası oturuyordu ama ben o günkü aklımla bunu idrak edemiyordum. Okumaya devam ederken, Nusret babam yine elindeki gazeteyi indirdi ve bana o unutulmaz dersini verdi:

"Bu dedikodularla daha ne kadar uğraşacaksın? Onlar yapmışlar, etmişler, mübarek olsun. Sen onu bırak da ‘Rabbin sana ne dedi, bana onu söyle’."

O an benim için büyük bir akıl inkılabı oldu. Hayata bakış sistemim tamamen değişti. Başkalarından duyulan, nakledilen bilgilerin, yani "rivayetlerin" peşinde koşmak yerine, insanın kendi hakikatiyle, Rabbiyle olan bağına yönelmesi gerektiğini anlamıştım. O gün, rivayet dininden dirayet dinine geçiş yolum açılmış oldu. Ehlullah ’ın indinde, onların hayatını anlatmanın bile bir tür dedikodu sayılacağını o an öğrendim. Mesele, onların ne yaptığı değil, senin ne yaptığındı.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)