Felemmâ kadaynâ ‘aleyhi-lmevte mâ dellehum ‘alâ mevtihi illâ dâbbetu-l-ardi te/kulu minseeteh(u)(s) felemmâ ḣarra tebeyyeneti-lcinnu en lev kânû ya'lemûne-lġaybe mâ lebiśû fî-l'ażâbi-lmuhîn(i)
Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman'ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.
Ne zaman ki Süleyman'a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azab içinde bekleyip durmazlardı.
Bu ayet, Hz. Süleyman'ın vefatının cinler tarafından nasıl anlaşıldığını ve cinlerin gaybı bilmediklerini ortaya koyan önemli kavramlar içermektedir. Özellikle 'kaza', 'mevt', 'dâbbe', 'minse'e', 'harra', 'tebeyyenet' ve 'gayb' kelimeleri, ayetin ana mesajını oluşturan dilbilimsel ve semantik derinliğe sahiptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kaza' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi sağlam bir şekilde tamamlamak olduğunu belirtir. Ayetteki 'قَضَيْنَا عَلَيْهِ ٱلْمَوْتَ' ifadesi, Allah'ın Süleyman'ın ölümünü takdir etmesi ve bu hükmü gerçekleştirmesi anlamındadır, yani ölüm vaktinin gelip çatması ve hükmün infazı kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kaza' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'hükmetmek, emretmek' manasına geldiğini ifade eder. Allah'ın Süleyman'ın ölümüne hükmetmesi ve bu hükmü kesinleştirmesi olarak yorumlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kaza' kavramının Kur'an'da ilahi irade ve takdirin bir sonucu olarak bir şeyin gerçekleşmesi anlamını taşıdığını vurgular. Bu ayette, Süleyman'ın ölümünün Allah'ın kesin ve değişmez bir hükmü olarak vuku bulduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mevt' kelimesinin hayatın zıddı olduğunu ve ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen durumu ifade ettiğini belirtir. Ayette, Hz. Süleyman'ın fiziksel yaşamının sona ermesi ve ruhunun bedenden ayrılması kastedilmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mevt'in genel olarak canlılığın yok olması anlamına geldiğini ve Kur'an'da hem gerçek ölüm hem de mecazi anlamda (uyku gibi) kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise Hz. Süleyman'ın gerçek ölümünü ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mevt' kelimesinin Kur'an'da temel olarak canlılığın sona ermesi ve yok oluşu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Süleyman'ın hayatının son bulduğunu ve bedenin cansız kaldığını açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dâbbe' kelimesinin genel olarak yeryüzünde hareket eden her türlü canlıyı kapsadığını, ancak bu ayette özel olarak 'ağaç kurdu' veya 'güve' gibi değneği yiyen bir canlıya işaret ettiğini belirtir. Bu, cinlerin Süleyman'ın ölümünü fark etmelerini sağlayan aracıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dâbbe'nin 'debb' kökünden geldiğini ve yavaşça hareket eden, sürünen canlılar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'dâbbetü'l-ard' (yer kurdu) ifadesi, Süleyman'ın değneğini yiyerek onun düşmesine sebep olan küçük canlıyı tanımlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'dâbbe'nin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'ağaç kurdu' veya 'termite' gibi, ağacı kemiren bir canlıya işaret ettiğini açıklar. Bu canlının eylemi, Süleyman'ın ölümünün cinler tarafından anlaşılmasında kritik bir rol oynamıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'minse'e' kelimesinin 'nase' kökünden geldiğini ve 'geciktirmek, ertelemek' anlamından türeyerek, bir şeyi itmek veya destek olmak için kullanılan değnek anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Süleyman'ın ayakta durmasına destek olan değneği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'minse'e'nin 'nase' fiilinden türeyen bir alet ismi olduğunu ve 'itmek, uzaklaştırmak' anlamında kullanıldığını, dolayısıyla bir şeyi itmek veya dayanmak için kullanılan sopa olduğunu açıklar. Süleyman'ın vefatından sonra ona destek olan değneği kastedilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'minse'e'nin 'nase' kökünden geldiğini ve 'bir şeyi itmek, uzaklaştırmak' anlamında kullanıldığını, bu nedenle 'değnek' veya 'sopa' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Süleyman'ın vefatından sonra ayakta kalmasını sağlayan ve kurt tarafından yenilen değneği ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'harra' fiilinin 'yüksekten düşmek, yıkılmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, değneğinin kurt tarafından yenilmesi sonucu Hz. Süleyman'ın cansız bedeninin yere düşmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'harra' fiilinin genellikle bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru ses çıkararak düşmesi durumunu anlattığını ifade eder. Bu ayette, Süleyman'ın vefatından sonra değneğinin kırılmasıyla birlikte yere düşüşünü tasvir eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tebeyyenet' fiilinin 'açığa çıkmak, belirginleşmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, Süleyman'ın düşmesiyle birlikte cinlerin onun öldüğünü ve dolayısıyla gaybı bilmediklerini açıkça anlamalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyan' kökünden gelen 'tebeyyenet'in bir şeyin şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleşmesi ve anlaşılması anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette, cinlerin Süleyman'ın ölümünü ve kendi gaybı bilmezliklerini kesin olarak idrak etmelerini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyan' kavramının Kur'an'da hakikatin açıklığa kavuşması ve gerçeğin ortaya çıkması anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette, Süleyman'ın düşüşüyle cinlerin gaybı bilmedikleri gerçeğinin apaçık bir şekilde ortaya çıktığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'gayb' kelimesinin 'gözden kaybolan, gizli kalan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, cinlerin Süleyman'ın ölümünü bilmemeleri, onların geleceği veya gizli olanı bilemediklerinin kanıtı olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayb'ın 'gözden uzaklaşmak, gizlenmek' anlamından geldiğini ve duyularla veya akılla ulaşılamayan her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayette, cinlerin Süleyman'ın ölümünü önceden bilememeleri, onların gayb bilgisine sahip olmadıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da insan idrakinin ötesindeki, sadece Allah'ın bildiği gizli gerçekleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayet, cinlerin bu tür bir bilgiye sahip olmadıklarını ve dolayısıyla ilahi güçlerinin sınırlı olduğunu vurgular.
Sebe' Sûresi
Hz. Süleyman’ın (a.s.) 40 yıl saltanat sürdüğü ve 52 veya 53 yaşında vefat ettiği nakledilir Hazret-i Süleymân aleyhisselâm vefâtı esnâsında bir asâya dayanmaktaydı. Bu yüzden ayakta durduğu için O’nun vefât ettiğini etrâfındakilerden hiç kimse fark etmemişti. Tâ ki, bir ağaç kurdu âsâsını yiyip Hazret-i Süleyman yere yıkılınca vefât etmiş olduğu anlaşıldı.
Diğer taraftan, büyük bir mülk ve saltanata sâhip olan Süleymân aleyhisselâm’ın ayakta ölmesi, ne kadar düşündürücü bir tecellî ve büyük bir ibrettir. Zâten tüm peygamberlerin sözleri, yaşayışları ve başlarından geçen hâdiseler, arkalarından gelen bütün ümmetlere birer ibret vesilesidir.
“Onun ölümünü takdir edip, vefatına hükmedip onu öldürdüğümüz zaman, onun dayandığı asasını yiyen bir hayvandan, bir kurttan başka hiçbir şey onun vefatına delâlet etmedi” 34/14 Hiç kimse onun vefatını anlamadı. Cinler, Mescid-i Aksâ’yı yapıyorlardı ve Süleyman (a.s) da emrinde çalışan cinlere nezaret ediyordu. Sarayında ya da bulunduğu yerde onları gözetliyor, kontrol ediyordu. Mabedin yapımı esnasında âsâsına yaslanmış olduğu halde Allah onun ruhunu aldı. Artık dünyadan ayrılmıştı Allah’ın elçisi. Vefat etmişti ama o hâlâ ayaktaydı, âsâsına dayanmış olarak duruyordu. Diri, dipdiri, canlı gibi duruyordu. Cinler, insanlar onu görüyor, diri zannediyor ve Mescid-i Aksâ’nın inşâsına devam ediyorlardı. Ama nihâyet onun dayandığı âsâyı yemeye başlayan bir kurt âsâyı yiyip bitirince ona dayanan Süleyman (a.s) da yere yığılıverince, onun vefat ettiğini anlayan cinler dağılıverdiler. Zaten Mescid-i Aksâ’nın yapımı da tamamlanmıştı.
Ayakta ölmüş olan birinin öldüğünü anlamayan cinlerin, yıkılan birinin öldüğünü anlamaları tam anlamıyla beşerî algının yansıması olarak gözükmektedir. Kimi rivayetlerde Hz. Süleyman’ın yanına girip çıktıkları halde onun öldüğünü anlamadıkları ifade edilirken onun bir yıl boyu hareket etmemesi, nabzının atmaması, kıraat etmemesi vs. gibi beşerî fiilleri nasıl olup da algılayamadıklarının akli ve mantıki izahı olması gerekiyor. Evet böylece cinlerde kimi yetkilerin varlığına inanan, cinlerin gaybı bildiklerini zannedip onlara sığınmaya çalışan insanlar, yanılgı noktalarını anlasınlar diye Rabbimiz bu haberi bize naklediyor. Öyleyse bizler için de bir haber, bir gerçek açığa çıkmış oluyor ki, cinler kesinlikle gaybı bilmezler. Gayb bilgisi sadece Allah’a aittir. Onu O’ndan başkası asla bilemez. Ancak bildirdikleri kadarını elçilerine bildirmiş, gerisini bildirmeyeceğini bize haber vermiştir.
Tekrar ayeti kerimeyi ele alalım;
“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman” Sır makamında ölmesine, bekâ alemine geçmesine karar verdiğimiz zaman “O’nun öldüğünü ancak bir ağaç kurdu gösterdi”
“Süleyman`ın mülkünün eşi benzeri yoktur(Sad:35) Bu hem kudret hem de hikmet anlamında böyledir. 'Süleyman`ın mülkü' tabiri hala insanlar arasında darb-ı meseldir. Buna rağmen bu mülk vakti geldi, sona erdi. Ama ilginç olan bu mülkün sona erme öyküsüdür. Bu muhteşem mülk bir tahta kurdu tarafından yıkıldı. '…Bir tahta kurdu “dabbe” âsâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkıldı…'(Sebe:14
Ayet’de geçen anahtar kelimeler 'âsâ- minse`e', 'ağaç kurdu- dabbe' ve 'cinlerdir Âsâ,( minse’e) mülkün sembolüdür. Çünkü Hz. Süleyman ona dayanıyordu. Âsa, hükümdarın emrindeki zevattır. Mülkün ana sütunudur. Dışarıdan bu herkese sağlam ve düzgün görünür. Herkes o âsayı yıkılmaz zanneder. Ama aslında o âsanın kurdu ve dabbesi kendi içindedir. Beden mülklerimiz de zahir esması ile ayakta durur ve bir ömür boyu ona yaslanarak hayat sürdürürüz.
Kurân-ı Kerim’de 114 sûre vardır ve bunların 113 tanesinin başında “ besmele” vardır. Sadece tevbe suresinin başında yer almaz. Bunun yerine neml suresi 30 ayetinde “İnnehu min Süleymâne ve innehu Bismillâhirrahmânirrahîm. “ ayeti olarak besmele yer almaktadır.
“İnnehu min Süleymane,” muhakkak ki, innehu, oradaki “Hu” Süleymânlık hakikati itibariyle “innehu bismillâhirrahmânirrahîm.” Rahmân ve Rahîm olan hüvviyyet-i mutlaka olan Allahlık mertebesinden, Süleymân lisânıyla Allahın veya Süleymânlık mertebesinden bize ve o kavme gönderdiği mektubudur.
Ve “Bismillâhirrahmânirrahîm” ümmeti Muhammed’e ait bir besmele iken 114 te biri diğer peygamberlere verilmiş oluyor. Ondan da birine verilmiş oluyor. 114 ölçü içerisinde biri sadece diğer peygambere verilmiş oluyor ki Süleymân (a.s.) ma büyük mülk verildiğinden o mülkün içinde de bu besmele vardır. İşte zâhir ve bâtın dünyada o güne kadar hiçbir kimseye verilmeyen mülk ona veriliyor, o güne kadar kimseye verilmeyen ilim ve o ilmin en değerli bölümü de “Bismillâhirrahmânirrahîm.” Süleymân (a.s.) verildiğini bu âyeti kerime göstermektedir. Böylece Süleyman ( as) mın dayandığı mülkü zahir ve batın olarak her şeyi kapsamına alan “Besmele” idi.
“Bismillâhirrahmânirrahîm.” Süleymân (a.s.)a verilen mülkü beyan eden bu Âyet-i Kerîme’nin ne kadar sağlam bağlantılar üzerine bina edilmiş olduğunu görebilmekteyiz.
113 surenin başında besmele ayeti olduğunu belirtmiş idik. Nüzül sırasına göre 113.cü sure olan “Tevbe” suresinin başında yer almadığını da belirtmiş idik. Neml suresi 30.cu ayetinde yer alan ve adeta Süleyman as ve mertebesine tahsis edilmiş bu ayet numarasına 113 ‘ün başındaki 1 ‘i 30’un arkasına koyduğumuz zaman 31( tersten okunuş 13) etmektedir böylece baştaki 113-- 13 kalmakta hem de Süleyman as’ma tahsis kılınan besmele ayeti de 13’e dönüşmektedir.
İşte bu da bize açık olarak gösteriyor ki besmele-i şerifenin Süleymân (a.s.) ma verilmesi 13 ün rahmetinden yani Hz. Rasûlüllah Efendimizin rahmetinden, Süleymân (a.s.) ma verilen rahmetlerden bir tanesi olmakta, yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) ın kanalından lütfen verilmiş bir hikmet’tir aynı zamanda onun dayandığı mülküdür. Yani 114 de 1. 114 rahmetin ( mülkün) 1 tanesi benî İsrâîl kavmine verilmiş oluyor. 114 tane ilim deryasından 1 tanesi Beni İsrâîl’e verilmiş oluyor. TB.
Süleyman as kendisine bahşedilen zahir ve bâtın mülkü sahibi adına malikel mülk olan Allah c.c adına onun için kullanıyordu.
Limenil mülkül yevm lillâhil vâhidil kahhâr” ayeti gereği “bugün için bu mülk kimindir? Vahid ve kahhar olan Allah’ın dır”. Bu gün için her birerlerimiz Allah’ın mülkünü emaneten kullanıyoruz. Bu ayeti kerime açık olarak ifade ettiği gibi zahir ve bâtın üzerimizdeki mülk onundur. Kendimize ait gördüğümüzde müşriklerden oluruz. Esmâ-i ilâhiyye’yi aslına uygun olarak, esmâ-i nefsiyye’lere dönüştürmeden çıkartıp kullanmalıyız.
Bu ayeti kerimede âsâ’yı kişilerdeki hayvâni nefse de benzetebiliriz. Çünkü hayvani nefs, kalbin yükselişi ile birlikte zayıflar gücü düşer geride ona hakim olan tabiat kuvvetlerinden başka bir şey kalmaz. ÇHU
~~34.15~
لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ فٖى مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمٖينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
34/15 Lekad kâne lisebein fî meskenihim âyeh, cennetâni ay yemîniv ve şimâl, kulû mir rizgı rabbikum veşkurû leh, beldetun tayyibetuv ve rabbun ğafûr.
Diyanet Meali: Andolsun,
34/15 Sebe' halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Biri sağda biri solda iki bahçe bulunuyordu. Onlara şöyle denilmişti: "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir." Elmalılı Hamdi Yazır:
34/15 Celâlime kasem ederim ki Sebe' için meskenlerinde hakıkaten bir âyet vardı: Sağ ve soldan iki Cennet, yeyin diye rabbınızın rızkından da ona şükredin, ne güzel! Hoş bir belde, gafur bir rab.