Ya'melûne lehu mâ yeşâu min mehârîbe vetemâśîle vecifânin kelcevâbi vekudûrin râsiyât(in)(c) i'melû âle dâvûde şukrâ(an)(c) vekalîlun min ‘ibâdiye-şşekûr(u)
Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davud ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.
Onlar, ona mihrablar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın. Ama kullarım içinde şükreden azdır.
Sebe' Suresi 13. ayet, Hz. Süleyman'a verilen nimetleri ve Davud ailesine yöneltilen şükür emrini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, mimari yapılar, sanat eserleri ve mutfak eşyaları gibi somut nesneler üzerinden ilahi lütfu ve buna karşılık beklenen şükranı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir işi irade ve kasıtla yapmaktır. Bu ayette cinlerin, Süleyman'ın emriyle belirli bir amaç doğrultusunda inşa ve imal faaliyetlerinde bulunmasını anlatır. (el-Müfredât, s. 605)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Amel, fiilden daha geneldir ve hem hayırlı hem de şerli işleri kapsar. Burada cinlerin, Süleyman'ın isteği üzerine gerçekleştirdiği, belirli bir beceri ve çaba gerektiren inşaat ve üretim faaliyetlerini ifade eder. (el-Külliyyât, s. 642)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mihrab (محاريب), mescitlerin ön kısımları veya yüksek, görkemli binalardır. Bu ayette, cinlerin Süleyman için inşa ettiği büyük ve saygın yapıları ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 359)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mihrab, 'harb' kökünden gelir ve düşmanlardan korunulan yer anlamına da gelebilir. Burada ise Süleyman'ın sarayları veya ibadet yerleri gibi yüksek ve korunaklı yapıları kasteder. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 165)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mihrab, mescitlerin en şerefli yeri veya hükümdarların saraylarındaki özel odalar için kullanılır. Ayette, cinlerin Süleyman için yaptığı, hem ibadet hem de ikamet amaçlı olabilecek görkemli yapıları belirtir. (el-Müfredât, s. 230)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Timthâl (تماثيل), bir şeyin benzeri, sureti veya heykeli demektir. Bu ayette, cinlerin Süleyman için yaptığı, o dönemin sanat anlayışına uygun, çeşitli şekillerdeki heykelleri ifade eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 109)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Misâl (مثل), bir şeyin benzeri veya suretidir. Temâsîl ise bu benzerlerin çoğuludur ve burada cinlerin Süleyman için yaptığı, muhtemelen hayvan veya insan suretindeki heykelleri anlatır. (el-Müfredât, s. 466)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'misâl' kavramı genellikle bir şeyi başka bir şeye benzetme, örnek verme anlamında kullanılır. Ancak 'temâsîl' kelimesi, somut bir nesnenin, bir varlığın suretini temsil eden heykelleri ifade eder. Bu, o dönemdeki sanat ve mimari anlayışının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 185)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şükür (شكر), nimet verenin nimetini bilmek ve onu övmektir. Bu ayette, Davud ailesine, kendilerine verilen büyük nimetlere karşılık Allah'a minnettarlıklarını söz ve fiille ifade etmeleri emredilir. (el-Müfredât, s. 450)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şükür, nimetin sahibini övmek ve nimetin gerektirdiği şekilde davranmaktır. Ayetteki 'şükran' kelimesi, Allah'ın Süleyman'a ve Davud ailesine bahşettiği olağanüstü güç ve nimetlere karşılık bir teşekkür ve itaat eylemi olarak emredilmiştir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 336)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şükür, sadece sözlü bir teşekkürden ibaret olmayıp, nimetin amacına uygun kullanılması ve nimet verene karşı kalben, dille ve azalarla minnettarlığın gösterilmesidir. Bu ayette, Davud ailesinden beklenen şükür, verilen imkanları Allah yolunda kullanma ve O'na itaat etme şeklinde tezahür etmelidir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 215)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şekûr (شكور), mübalağa sıfatıdır ve çok şükreden, şükrü adet edinmiş kimse demektir. Ayette, Allah'ın kullarından bu niteliğe sahip olanların azlığına dikkat çekilir, bu da şükrün ne kadar değerli ve zor bir erdem olduğunu gösterir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 2, s. 345)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şekûr, şükrü çok olan demektir. Bu bağlamda, Allah'ın nimetlerini tam olarak idrak edip, hem kalben hem dille hem de amelleriyle bu minnettarlığı sürekli gösteren kulları ifade eder. (el-Müfredât, s. 450)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'şükür' kavramı, Allah'ın lütfuna karşı insanın doğru tavrını ifade eder. 'Şekûr' ise bu tavrı sürekli ve derinlemesine sergileyen kişidir. Ayet, bu tür şükredenlerin azlığını vurgulayarak, şükrün sadece bir sözden ibaret olmadığını, derin bir bilinç ve yaşam biçimi olduğunu ortaya koyar. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 198)
Sebe' Sûresi
Hz Süleyman’ın sarayı: Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve insanlardan olusan ordusu ile kurduğu hakimiyeti, muhtesem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman'ın bu mekânını, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu. Insanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarinda görmeleri olmustur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, iman’ın nuru ve onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı.
Kur'ân-i Kerim'in Neml Sûresi'nin bir çok ayeti, onunla aynı dönemde yasayan bir kavmin yöneticisi olan Sebe Melikesi'nin Hz. Süleyman'ın ihtişamlı sarayını gördükten sonra ona biat ettiğinden bahseder. Nitekim Hz. Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs'ın varlığını kendisine haber getiren “Hüdhüd” sayesinde öğrenmisti.
Neml suresi 22-24 “Derken uzun zaman geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: "Senin kuşatamadığın (ögrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba'dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur” 27/ 22-23-24
Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah'ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" başlayan bir mektup göndermişti. Ve tüm kavmi kendisine teslim olmaya çağırmıstı.
"Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve 'süphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla' (başlamakta)dır. (Içinde de:) "Bana karsı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin" diye (yazılmaktadır). (Neml Sûresi 30-31) Sebe Melikesi Hz. Süleyman'ın, bu mektubu karşısında çok şaşırmıştı Ve kendisini kesin olarak bozguna uğratacağından emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler göndermek yolunu seçmisti. Hz Süleyman Sebe Melikesi Belkıs'ın hediyelerini geri çevirmiş ve elçileri vasıtasıyla ona ne kadar kararlı, onurlu ve Allah'a bağlı olduğunu gösteren şöyle bir haber göndermisti:
"(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldigi zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'in bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi. Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmıs asağılanmıs ve küçük düsürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." (Neml Sûresi 36-37) Sebe Melikesi Belkıs, onun (Hz. Süleyman'ın) sarayına gittiğinde o güne kadar hiç görmediği büyük bir mülk ve zenginlikle karşılaşmıştı.
"Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Sûresi 44) Âyette de ifade edildigi gibi camdan olan köşk zemini öylesine gerçekti ki, Sebe Melikesi Belkıs, ıslanmaması için eteklerini toplayarak ilerlemesi gerektiğini düşünmüştü. Kendisi de bir zenginlik ve hâkimiyete sahip olan Sebe Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman'ın sarayına girince o güne kadar gördüğünden çok farklı bir estetik ve bir zenginlikle karşılaşmış ve ruhuna hitap eden büyük bir akla şahit olmuştur. Aslinda Sebe Melikesi Belkıs'ın duyduğu hayranlık ve şaşkınlık içine girdiği saraya değil, Hz. Süleyman’ın aklınadır. Çünkü Belkıs’ın karşılaştiğı manzara, o dönemin şartlarinda yapılabilecek en mükemmel eser olarak tarif edilebilecek en güzel yerdir. Belkıs böyle bir yeri meydana getiren akla ve o aklın üstünlüğüne hemen teslim olup iman ettiğini söylemiştir.
Konumuz ile bağlantılı olması nedeniyle özet olarak bu konuya da burada yer vermemizin sebebi bunların“esâtiru-l evveliyn” sadece eskilerin hayat hikayeleri olmadığını halen şu anda bizlerin de gerçek hayat hikayelerimiz olduklarını bilmemiz gerektiğidir.
Hz Süleyman’ın sarayı; Kâmil İnsan gönül sarayıdır. İçerisi esmâ-i ilâhiyyeler ile tezyin edilerek İlahi hazineler ile donatılmış zâti tecelligah’tır. Tasvir ve tarife sığmayan, akılları durdurup gözleri kendine hayran bırakan mana sarayıdır. Keşfi açık bir sâlik, eğer gerçek bir Kâmil’i bulup elinden tutmuş ise seyrindeki yolu mutlaka bu saraydan geçecektir. O zaman Belkıs hükmünde olan nefsinin tahtını ve saltanatını terk edip bu ilahi akla, akl-ı külle tâbi olacaktır. Bu saraya girip o yüce ihtişamla karşılaşınca Belkıs’ın söylediği gibi “ben nefsime zulmetmişim” diyerek kendindeki hakikati ilahiyye’ye ulaşamadığı ve ortaya çıkaramadığı için, kâmil insan’a ulaşamadığı için zulmetmiş oluyor. Böylece o saray içerisinde kendi mülkünün artık bir değeri ve önemi kalmadığı için kendini ifnâ etmiş oluyor. Böylece kendindeki nefsi küll ve aklı küll mertebeleri birleşmiş evlenmiş oluyor.
“Hüdhüd “ İlham kuşumuzdur. Gönle gelen ilahi tecellilerin bilgilerin habercisidir. Bu mertebede olan sâlik, kendini tanıma yolunda ilerlerken, gönlüne gelen ilhamlar ile ve Süleymanlık mertebesinin aklı ve tefekkür gücü ile daha önce keşfedemediği kendisindeki nefsi emmare tahtını ve mülkünü ihata ederek onu kendi mülküne dönüştürmüş olmaktadır. Belkıs hükmünde olan nefsimiz böylece ayet’de belirtildiği şekliyle “ Ben teslim oldum. Süleymân ile birlikte Alemlerin rabbı olan Allaha teslim oldum” Neml/44 diyor, Süleymân’ın mülkü içinde Belkıs’ınn mülkü yok, ifna olmuş oluyor. Süleymân’ın bireysel varlığında da o Belkıs yok olmuş oluyor. Ruhen süleyman’a iltihak etmiş oluyor. İşte bu kıssa ile o nefsin mülkü yani toprak mülkü, hareket sahası Süleymân’ın mülküne, onun kumandanı da süleymân’ın kendine ilhak edilmiş oluyor. Ve rivâyetler Hz. Süleymân’ın Belkıs ile evlendiğini söylüyor.
Burada bir kıyas yapmak gereklidir. Hz Süleyman’ın sarayındaki ihtişam ve onun mülkü bazı esmâ-i ilahiyyeler ve onlara olan hükmetme/ kullanma üzerinedir. Burası da esma mertebesi yaşamıdır. Oysa Hz Rasulullah ise “Bana bakan Hak’kı görür” dedi ve kendi muhteşem “İnsân-ı Kâmil” sarayında zati tecellinin olduğunu Allah esmasının zuhuru olduğunu Muhammediyet mertebesinden bizlere haber vermektedir. ÇHU
~~34.14~
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهٖ اِلَّا دَابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِى الْعَذَابِ الْمُهٖينِ
34/14 Felemmâ gadaynâ aleyhil mevte mâ dellehum alâ mevtihî illâ dâbbetul ardı teé'kulu minseeteh, felemmâ harra tebeyyenetil cinnu el lev kânû yağlemûnel ğaybe mâ lebisû fil azâbil muhîn.
Diyanet Meali:
34/14 Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman'ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/14 Sonra vaktâ ki ona ölümü hukmettik, onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir güve böceği (Arza) dayandığı asasını yiyordu, bu sebeble yıkıldığı zaman tebeyyün etti ki Cinler eğer gaybi bilir olsalar o zilleti azâb içinde bekleyib durmazlardı