Velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(c) ve-in ted'u muśkaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey-un velev kâne żâ kurbâ(k) innemâ tunżiru-lleżîne yaḣşevne rabbehum bilġaybi veekâmû-ssalâ(te)(c) vemen tezekkâ fe-innemâ yetezekkâ linefsih(i)(c) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)
Hiçbir günahkar başka bir günahkarın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah'adır.
Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırısın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah'adır.
Fâtır Suresi 18. ayet, bireysel sorumluluk, ahiret bilinci ve arınma kavramlarını vurgular. Ayet, kimsenin başkasının günahını yüklenmeyeceğini, ancak Allah'tan gıyaben korkanların uyarıdan fayda göreceğini ve arınmanın kişinin kendi menfaatine olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vezr (وزر) kelimesi, aslen ağır yük anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle günah yükü için kullanılır. 'Lâ teziru vâziratun vizra uhrâ' ifadesi, her nefsin kendi günahından sorumlu olduğunu, kimsenin başkasının günahını yüklenmeyeceğini belirtir. Bu ayetteki 'teziru' fiili, bu sorumluluğu yüklenme eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vezr (وزر) kelimesi, mecazi olarak günah ve sorumluluk anlamında kullanılır. Ayetteki 'lâ teziru vâziratun vizra uhrâ' ifadesi, bir kişinin diğerinin günahını üstlenmeyeceği, yani her bireyin kendi amellerinden sorumlu olacağı ilkesini vurgular. 'Teziru' fiili, bu sorumluluğun taşınması eylemini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vizr (وزر), ağır yük ve günah anlamlarına gelir. Bu ayette 'vizra uhrâ' ifadesiyle, başka bir nefsin günahı kastedilir. Yani, bir günahkarın günahı, başka bir kimseye yüklenmez, her nefis kendi günahının sorumluluğunu taşır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vizr (وزر), hem maddi ağırlık hem de manevi yük, yani günah ve mesuliyet için kullanılır. Ayetteki 'vizra uhrâ' ifadesi, ahiretteki bireysel sorumluluğu net bir şekilde ortaya koyar; kimse başkasının günahını taşımaz, her birey kendi amellerinin karşılığını görür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sikl (ثقل), ağırlık anlamına gelir. 'Müskale' (مثقلة) ise, üzerine ağır bir yük yüklenmiş, ağırlaştırılmış demektir. Bu ayette, günahları sebebiyle yükü ağırlaşmış bir kişiyi ifade eder. Bu kişi, günahlarının ağırlığı altında ezilen ve ondan kurtulmak isteyen bir durumdadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Müskale (مثقلة), 'eskalet' (أثقلت) fiilinden türemiş bir ism-i mef'uldür ve 'ağırlaştırılmış' anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, günahları sebebiyle manevi bir ağırlık taşıyan, sorumlulukları altında ezilen bir kişiyi tasvir eder. Bu durum, ahiretteki hesaplaşmanın ciddiyetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Haşyet (خشية), genellikle Allah'a karşı duyulan, bilgiye dayalı ve saygıyla karışık bir korkuyu ifade eder. Bu, cehaletten kaynaklanan bir korku (havf) değil, Allah'ın azametini ve kudretini idrak etmekten doğan bir huşu ve çekinmedir. Ayetteki 'yahşevne' fiili, gıyaben dahi olsa Allah'ın varlığını ve gücünü bilerek O'ndan korkanları tanımlar, bu da uyarıdan fayda görecek kişilerin niteliğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haşyet (خشية), bir şeyin büyüklüğünden ve azametinden dolayı duyulan korkudur. Bu ayette 'yahşevne Rabbehum bi'l-ğayb' ifadesi, Allah'ı görmedikleri halde O'nun azametini idrak ederek korkanları anlatır. Bu tür bir korku, kişiyi Allah'ın emirlerine uymaya ve günahlardan sakınmaya sevk eder, dolayısıyla uyarıdan istifade etmelerini sağlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zekâ (زكا) kökü, artmak, temizlenmek ve bereketlenmek anlamlarına gelir. 'Tezekkâ' (تزكّى) fiili, kişinin kendi nefsini arındırması, günahlardan temizlemesi ve böylece manevi olarak yücelmesi demektir. Ayetteki 've men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li-nefsihi' ifadesi, bu arınma çabasının kişinin kendi faydasına olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zekât ve tezkiye kavramları, hem maddi hem de manevi temizliği ve arınmayı ifade eder. 'Tezekkâ' fiili, kişinin kendi iradesiyle günahlardan uzaklaşarak, ahlaki ve manevi olarak kendini geliştirmesini, nefsini arındırmasını anlatır. Bu arınma, başkası için değil, kişinin kendi ruhsal gelişimi ve ahiret saadeti içindir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Masîr (مصير), 'sâra' (صار) fiilinden türemiş bir masdar olup, bir şeyin dönüştüğü veya varacağı yer anlamına gelir. Bu ayette 've ilallâhi'l-masîr' ifadesi, tüm varlıkların ve amellerin nihai dönüş yerinin Allah olduğunu belirtir. Bu, ahiret inancının ve hesap gününün kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Masîr (مصير), bir şeyin nihayetinde ulaşacağı yer veya durumdur. Kur'an'da sıkça kullanılan bu ifade, ölümden sonraki dirilişi ve tüm insanların Allah'ın huzuruna döneceğini anlatır. Ayetteki kullanımı, insanın tüm eylemlerinin sonucunda Allah'a döneceği ve orada karşılığını bulacağı gerçeğini hatırlatır.
Fâtır Sûresi
Bakara sûresi 45. Âyetinde bu âyet hakkında yorum olduğu için oradan yollumuza devam edelim.
وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ
(2/45) Veste'ıynu BisSabri vesSalati ve inneha lekebiyratün illâ alelhaşi'ıyn;
* Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
Cenâb-ı Hakk’tan bir şey isteyeceğiniz zaman sabır ve salâtla isteyin yani hem namaz ehli hem ibadet ehli olun hem de bu işi sabırla yapın, hemen aceleci olmayın, muhakkak ki bu büyük bir iştir. Yani zorlu bir iştir, sabır ve namazla istemek nefislere zor gelir ancak şu kimselere kolay gelir ki huşu üzerine olan kimselere bu işi huşu ile yapan kimselere kolay gelir. Huşu ehlinden maksat Cenâb-ı Hakk’ın o varlığı kaplamış olması, yani Kahhar isminin zuhura gelip kendi varlığında hiçbir şey kalmamış olması ve İlâh-î varlığın onu sarmış olması yani batılın gidip Hakk’ın orada bütün varlığıyla mevcut olması, işte böyle olduktan sonra o iş ona kolay gelir.
İnsânın Cenâb-ı Hakk’tan en büyük talebi ne olması gerekir diye düşünürsek, herbirerlerimize göre bu talebin önceliği vardır. Neye ihtiyacı varsa onu ister ama Cenâb-ı Hakk’ın gerçek kullarının ilk arzusu “likâullah”, ona mülâki olmayı ister. Ey kulum işte böyle bir şey istiyorsan evvelâ namazına devam edeceksin ve bunu sabırla bekleyeceksin. Bu her ne kadar bazı zuhurlar için meselâ “Mudil” isminin zuhurları için zor ise de muhakkak bu ağır bir iş ise de, huşu ehli için zor değil kolaydır.
Tarikat demek yol demek, kısa ve düzgün yol demek, oyalamadan götüren yol demek eğer bir insân bir yolda ise hangi vasıtaya binerse binsin. O yolda gidiyorsa mutlaka manzarası değişecektir yani gittiğini farkedecektir eğer bir kişi ben tarikat ehliyim diyorsa ve manzarasında değişiklik yoksa o kişi tarikat ehli değil oturak ehlidir, isterse o kendisini gidiyor zannetsin, ölçüsü budur.
Biz Hakk yolunda yürümeye başladığımız zaman karşımıza gelecek bazı merhaleler, durak yerleri vardır, o duraklara geldiğimiz zaman bize diyecekler ki sen şu durağa geldin buradan şu durağa gideceksin diyerek hedef gösterecekler, yol gösterecekler. Fakat tarikat ehli yola kendisi gidecek, şeyhi onu bir yere götüremez fakat ne yazık ki çok yanlış anlaşılan hadiselerden birisidir. Bu şeyh gerçek bir şeyh ise yolunu gösterir hedef gösterir kişi kendi güreşini kendi yapar.
Kûr’ân-ı Kerîm’de “Ve lâ teziru vaziretun vizre uhra” (Fatır 35/18. Âyet) yani ”kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez herkes kendi yükünü yüklenir” diyor. Onlar sadece yol gösterir, ne yazık ki biz onları çok büyütüyoruz gözümüzde, büyütüyoruz derken haksızlık ederek büyütüyoruz bu konuda “şeyhler uçmaz dervişler uçurur” diye bir söz vardır, tabi bu kötü niyetten değil muhabbetinin çokluğundan her derviş kendi şeyhini çok yüksek görür. Bir şeye gereğinden fazla değer verildiğinde o değer dünyada veya ahirette sonradan yerini bulamıyorsa insânın uğrayacağı hayal kırıklığı ne kadar büyük olur, bunu önlemek için şimdiden gerçekleri tespit etmek zorundayız.
İslâmiyyetin dört mertebesi var şeriat, tarikat, hakikat, marifet, Efendimiz devrinde bunların hepsi bir arada yaşanıyordu. Bunların ayrı ayrı belirtilmelerine gerek yoktu çünkü bunlar birlikte yaşanıyordu, ne zaman ki, müslümanlar zenginleşmeye başladılar. Genel ibadetlerde gevşemeler başladı ve sadece fiillerin yapıldığı bir hâle dönüşmeye başladı, 200-300 sene sonra İslâm dinini tekrar canlandırmak için Cenâb-ı Hakk belirli yörelerde bazı büyük insânlar meydana getirdi. 6.7 ve 8. asırlar sanki yeryüzünden evliya fışkırdı, irfan ehli, arifler büyük pirler fışkırdı, bunların hepsi işte bu hakikatleri yani İslâmi ana gücü, iç bünyedeki gücü ortaya çıkarmak için yeniden sistemleştirdiler. Ve burası şeriat, burası tarikat, burası hakikat, burası marifet diye belirttiler işte o bilgiler bugün bizlere gelmiş oluyor. Biz de onları bugün hep birlikte aktarmış olacağız inşallah, bizden sonrakilerde kıyamete kadar devam edecek bu Kevser havuzundan meydana gelen nehri akıtmak zorundayız, mecburuz buna başka bir şey yapacak halimizde yok zâten aksi halde o Kevser ırmağının kesilmesi bize çok büyük yükler getirir ahirette.
Şeriat mertebesinin eğiticileri imamlar, hocalar, üniversitelerdeki öğretmenler, tarikat mertebesinin eğitici-leri mürşit denilen şeyh efendiler, hakikat mertebesinin eğiticileri arifler, marifet mertebesinin eğiticileri arifibillâh’ lardır.
Bir insân arifibillâh’tır marifet mertebesinden eğitir, hakikat mertebesinden eğitir, tarikat mertebesinden eğitir, şeriat mertebesinden eğitir. Ama bir şeriat mertebesindeki profesörün bildiği kadar sünneti farzı bilmez fakat yine de o mertebenin hakkını verir yeteri kadar, ama bir imam efendi tarikat mertebesinden ders veremez. Hiç veremez çünkü ne yeridir ne hâlidir, ders vermeyi bir yana bırakın hatta inkâr eder çünkü kendi mertebesini o mutlak mertebe zanneder. İşte demin dediğimiz gibi İslâmiyet-i eksik anlayışımızın neticesi bu, şeriat mertebesini yerine getirerek, namazını tam kılarak orucunu tam tutarak İslâmiyet-i tam olarak yaşadığını zannederler bu da ham hayalden başka bir şey değil, tabi hiç yapmamaktansa bu kadarı yapmak az bir şey değil onu küçük görüyor değiliz. Ama İslâmiyyet’in namazı, orucu o değil, ibadeti o değil, o et kemiğin ibadeti benim ibadetim değil, bunun ibadetini yaptırıyoruz da kendi ibadetimize gelince ihmal ediyoruz. Bizim gerçek varlığımız özümüz, ruhumuz, hakikatimiz, işte buraya ulaşmak için tarikat mertebesine ulaşmak gerekiyor yani şeriat mertebesini tatbik eden kimse buranın yaşantısının yetersizliğini idrak ettiği zaman ki onlar da o mertebenin içinde olanların bazıları yani çok az bir kısmıdır, onlar önce tarikat mertebesine geçebiliyorlar.
Şeriat mertebesinin görevi aslında tarikat mertebesine eleman yetiştirmektir. Burada bırakmak değil insân’ları, buradan alıp, eğitip hedef olarak yukarısını göstermektir, peki tarikat mertebesinde ne oluyor. Burada muhabbetullah meydana geliyor, Allah sevgisi, yalnız buradaki sevgi nefsani sevgi ile karışık olduğundan tamamen net, bariz bir sevgi değildir. Fakat şeriat mertebesine göre çok güzel bir yaşantıdır, çünkü şeriat mertebesinde kuruluk, kabalık vardır, kıldım namazınımı başkası bana lâzım değil der biter gider iş, tarikat mertebesindeki muhabbeti oluşturanlar ise şeyh efendilerdir, onun varlığında, esmâlarında çekilmesiyle insânda bir letafet meydana gelir. Ama buranın tehlikesi bu nedenle kendini üstün görmesi ve farkında olmadan benliğinin artmasıdır, hele birde kisve meraklısıysa daha da artar, şeyh efendilerin buradan ders vermeleri diğer bütün mertebeleri biliyorlar ve ders veriyorlar demek değildir. Bizim hatamız tarikat mensubu bir eğiticinin İlâh-î varlığa ulaştıracağı zannında bulunmamızdan kaynaklanıyor ve bunları ondan beklemekle o kimselere haksızlık ediyoruz. Şeyhlerin görevi hakikat mertebesine eleman hazırlamaktır, tarikat mertebesi içerisinde döndürüp durmak değildir. Hakikat mertebesinin görevide marifet mertebesine insân yetiştirmektir, ama Hakk’ın nişanı olmadığı gibi bu ariflerinde nişanı olmaz, bir arif hakikatten arif olduğu zaman hiçbir kayıtla kayıtlanmaz, çünkü tüm kayıtları kendisinde toplar, bir yönün yolcusu yani tek yönün yolcusu olmaz.[77]
“ İz- -T-B- ”