Vemâ yestevî-l-a'mâ velbasîr(u)
Kör ile gören bir olmaz.
Ne kör ile gören eşit olur,
Bu ayet, zıtlıklar üzerinden hakikat ile batıl arasındaki farkı vurgulamaktadır. 'Kör' ve 'gören' kavramları, manevi idrakin yokluğu ve varlığı arasındaki temel ayrımı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sevâ' kelimesinin 'eşitlik' ve 'denklik' anlamına geldiğini belirtir. 'İstevâ' fiili ise bir şeyin diğerine denk olması, aynı seviyede bulunması demektir. Ayetteki 'mâ yestevî' ifadesi, kör ile görenin, karanlık ile ışığın asla eşit olamayacağını, aralarında temel bir fark olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istivâ'nın bir şeyin diğerine denk olması, aralarındaki farkın ortadan kalkması anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanım, bu denkliğin mümkün olmadığını, zıtların asla bir araya gelemeyeceğini ve aynı hükme tabi tutulamayacağını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sevâ' kökünün Kur'an'da 'eşitlik, denklik, orta yol' gibi anlamlarda kullanıldığını belirtir. 'Yestevî' fiilinin olumsuz kullanımı, ayetteki zıtlıkların (kör-gören, karanlık-ışık) mahiyetleri itibarıyla asla bir olamayacağını, aralarında niteliksel bir fark olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'a'mâ' kelimesinin hem fiziksel körlük hem de kalbin körlüğü, yani hakikati görememe anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, özellikle manevi körlüğü, hakikati idrak edemeyen kimseyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'a'mâ' kelimesinin hem gözün görmemesi hem de basiretin, yani kalbin idrakinin olmaması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'a'mâ', hakikati göremeyen, manevi idrakten yoksun olan kimseyi sembolize eder ve 'basîr'in zıddı olarak kullanılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'a'mâ' kavramının sadece fiziksel körlüğü değil, aynı zamanda 'kalp körlüğünü', yani Allah'ın ayetlerini ve hakikati idrak edememeyi ifade ettiğini vurgular. Bu ayette 'a'mâ', manevi anlamda doğru yolu göremeyen, hakikate karşı kapalı olan kişiyi temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'basîr' kelimesinin hem gözle gören hem de kalbiyle idrak eden anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'basîr', 'a'mâ'nın zıddı olarak, hakikati gören, manevi idrak ve basiret sahibi olan kimseyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'basar' kelimesinin hem gözle görme hem de kalple idrak etme, anlama yeteneği olduğunu açıklar. 'Basîr' ise bu yeteneğe sahip olan kişidir. Ayetteki 'basîr', hakikati idrak eden, doğru yolu gören, manevi aydınlığa sahip olan kişiyi temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'basar' ve 'basîr' kavramlarının Kur'an'da sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda 'kalp gözüyle görmeyi', yani hakikati, Allah'ın ayetlerini ve delillerini idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'basîr', manevi anlamda aydınlanmış, hakikati gören kişiyi sembolize eder.
Fâtır Sûresi
Görenedir görene, köre nedir köre ne? Diye hikmet içeren bir söz söylenmiştir. Kim söylemiştir bilemiyorum ama sözün içeriği büyük bir ma’nâ taşımaktadır. Burada e âyette bahsedilen yağ tabakası olan zâhiri gözden ziyade basiret gözü ile müşahade ehli olmaktır.
Mûsâ (a.s.)’ın bu sesi duyduğu belirtildiğine göre insân kulağının duyuşuna uygun bir ses olduğuda açıktır. Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini bu kadar yakın duyunca Cenâb-ı Hakk’ı cisimlenmiş bir varlık hâlinde görmek istedi ve “bu anlayışla (lenterânî) Beni göremezsin, eğer böyle görmek istersen dağa bak, dağ yerinde durursa sen de Beni görürsün” hîtâbı geldi. Cenâb-ı Hakk dağa tecelli edip dağ paramparça olunca Mûsâ (a.s.)’da orada yığılıp kalıyor. İşte Mûseviyyet mertebesinde kişinin böyle bir hâlet-i rûhiyye geçirmesi lâzımdır. Bu kadar şiddetli olmasa da ilim yönünden bunu idrâk etmelidir.
Bu mertebede benlik henüz kalkmış olmadığından bu benlikten dolayı Cenâb-ı Hakk görülemiyor. Kişinin üzerinde benliği mevcût olduğu sürece Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede etmesi mümkün değildir çünkü orada ikilik vardır ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek için kişinin kişiliğinin ortadan kalkması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın tecelli edip parçalanan dağ da kişinin nefsânîyetidir, yâni kişinin nefsânîyetine doğru böyle tecelli yaşanmaya başladığı zaman bunun dehşetinden düşüp bayılıyor ve şuuru gidiyor ve bu şuur gidince de müşâhede ortadan kalkıyor. Görmek için gereken şey ilâhî şuurdur, beşeri şuur ile de görmek mümkün değildir Cenâb-ı Hakkı. “Ben Rabbimi Rabbimin gözüyle gördüm” diye güzel bir terkip vardır. Dolayısıyla beşeri göz ile kişinin Rabbini görmesi mümkün değildir ve Mûseviyyet mertebesinin en kemâlli hâli Rabbinin tecellisi karşısında kişinin bayılıp hiç hâline gelmesidir. İşte bir derviş Rabbinin azameti karşısında hiçlik durumuna gelebilirse bilsin ki o Mûseviyyet mertebesindedir ve bu seyri sülûkta epey bir yoldur.[78] “ İz- -T-B- ” Bu âyet hakkında ve bağlantılarında Hazreti Pir Mevlanın Mesnevi beyitlerinde ne buyurduğuna bakalım.
Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikâkı-ı kamer"i görmediler?
Hisde müstağrak[79] olan kâfirler, Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer"[80] mu’cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, “Sihirdir ve göz bağcılıktır” diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükçük bir cism-i beşerin işâreti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib’âd[81] eder. Bununla berâber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma’nâ âlemine âid olmakla berâber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren[82] görülen sihir hâline atfetmeyi münâsib görürler!
Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklım ve mezhebin düşmanıdır.
His gözüne Hakk "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml’de vâki’ “Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslimiyette olanlara Kur’ân’ı dinletebilirsin!" (Nemi, 27/81; Rûm, 30/53) âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur’âniyyeye işâret buyurulur. Ve Hakk Teâlâ) i “Hevâsını ilâh ittihâz[83] edenleri görmez misin?” (Furkân, 25/43; Câsiye, 45/23 âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi’ olanların putperestliğine işâret buyurdu. Ve ya’ni “Kör ile gören ve zulûmât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!” (Fâtır, 35/19-21) âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü’minlerin “zıdd”ı ta’bîr buyurdu.[84]
“fe-innehâ lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr” Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur. (22/46) Yani bu yağ tabakası olan göz kör olmaz, gönül gözü denilen basiret olmadığından ve Hakk’ın nûru ile eşyanın hakikatını görmediğinden kör olur. (Murat Derûni) Nasıl ki bayramı bütün insanlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır. Yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.
Âşıklardan biri:
“Bayram ol gündür bana kim, Göz göre didarını (yüzünü), Görmesem bir gün seni
Ol kara gündür bana.” demiştir.
İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.
“ İz- -T-B- ”