İçeriğe atla
Fâtır 20Cüz 22 · Sayfa 437

Fâtır Sûresi 20. Âyet

فاطر

Sohbete sor

Velâ-zzulumâtu velâ-nnûr(u)

Karanlıklar ile aydınlık bir olmaz.

Fâtır Sûresi

(11-Vahiy ve Cebrail) kitabından zulmet ve nûra bakmaya çalışalım, Zûlmet Zûlmet : Karanlık.

Zûlûmat : Karanlıklar.

Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet.

Zâlim : Zûlmeden.

Zâlimun : Zûlmedenler.

Zâlûm : Çok zâlim. *[85]

Yukarıda geçen “A’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (ka-ranlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır.

Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir.

Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özellik-lerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir.

“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir.

Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir.

“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.

“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde;

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ

“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir.

“Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gön-derilecektir.

Hadis-i Kudsi’de belirtilen;

“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;

“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmezdim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.

Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir.

İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.

İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geç-miş idi.

“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir.

“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır.

“Akl-ı Evvel” “Hakikat-i Muhammedi”

“Ümm-ül Kitap” “Kâlem-i â’lâ “Aşk-ı Ekber” “İsm-i A’zam”

“Rûh-ul a’zam” “Nûr-ı Muhammedi”

“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifa-de edilmektedir.

“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;

“Akl”,→ “Akl-ı Evvel”i;

“Nefs” ise, → “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir.

Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir.

b)Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığagelince o da iki kısımdır.

ba) Maddi anlamda zûlmet :

Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal on-ların en büyük perdeleridir.

bb) İlmi anlamda zûlmet :

İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun ka-ranlık olmasıdır.

Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.[86] “ İz- -T-B- ” Rububiyyet : (Esma Mertebesi) Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir.

Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi için olması gereken birşey ister.

Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin.

Yüce Allah’ın “Rabb” ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullanılan isimlerdir.

Bir ismin iki yüzü vardır;

bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur;

bir yüzü de, halka bakar.

Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen yüzleri de vardır.

“Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark vardır, şöyle ki, “Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye isimdir.

“Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün mevcû-datın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir isimdir.

a) “Rahmân”, ismi “Allah” isminin, b) “Rabb”, ismi “Rahmân” isminin, c) “Melik”, ismi “Rabb” isminin, kapsamındadır.

Durum anlatıldığı gibi olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe icabıdır ki, kulları ile Allah arasın-daki bağlantı sağlanmış oldu. *[87]

Hadis-i Şerif’de; Allah herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu.

Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;

Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir.

Rahmâniyyet, “akl-ı kül”;

Rûbubiyyet, “nefs-i kül”;

Rahmâniyyet, “arş”;

Rûbubiyyet, “kürsi”dir.

Yukarıda belirtilen hadis-i şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i Muham-medi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir.

Mutlak Vücûd, kendisinde mevcûd olan özellikleri yukarılarda izah edilmeye çalışıldığı gibi belirginleştirmeye başladı.

Bu mertebede “nûr” özelliği ortaya çıkmaktadır.

“Vücûd-u Mutlak”ın bu mertebede de kendinde bu-lunan (â’maiyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyat ve nûriyyet) özelliklerinin hepsi mevcuttur.

Bu mertebeye “Âlem-i melekût” (melekler âlemi) de denir.

Bu mertebe ikiye ayrılır:

Rahmâniyyet’e yakın olanına “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) Melikiyyet’e yakın olanına da “âlem-i misâl” (misâl âlemi) denir.

Ulûhiyyet mertebesinde, bütün varlıkların a’yânları yani hakikat ve kaynakları ilmi birer tasnif halinde iken ora-dan “Rahmâniyyet”e intikalleriyle birer “rûh”, yani hayat kaynaklarını kazandılar.

Böylece onların “ilim” ve “hayat” sıfatları meydana gelmiş oldu.

Buradan “nûr”a intikallerinde kendilerinde bulunan daha evvelce fark etmedikleri özellikleri aydınlanmaya başla-dığından bu mertebede kendi kimliklerini buldular ancak maddeye dönüşük olmadıklarından yine de parçalanmaz ay-rılmaz bir bütünlük halindeydiler.

Bu mertebeye hem “ervah” ve hem de “melekût” di-yebiliriz.

İşte bu “Rûbubiyyet” yani “terbiye eğitim” mertebesine intikal etmiş (ilmî, rûhî, nûrî) varlıklara Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/172. âyetinde;

َأَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا

“elestü birabbiküm kâlû belâ şehidnâ” Meâlen “Ben sizin rabbiniz değil miyim” demiş ve buna kendilerini şahid tutmuştu; onlar da “evet şahidiz demişler-di” Bu ilâhi kelâm’da belirtilen husus şudur:

Hangi varlık nasıl bir program, yani “a’yân-ı sâbite” ile kurguları yapıldı ve hangi mânâlarını bir sonraki “ef’al” melikiyyet mertebesinde zuhura çıkaracaklar ise, onun sözü-nü bâtınlarından rablarına vermiş oldular.

Rûhların, “âlem-i ervah”taki bu sözlerin üzerine “ef’al âlemi”ne geldiklerinde yaptıkları işler “a’yân-ı sabite”leri üzere oldu ve olmakta da devam etmektedir.

Bu âyet-i kerime’nin değişik mertebelerden geniş izahları vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.

“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlama-mız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz.

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için ak-lımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin.

Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım.

Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunma-dığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz.

“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nis-petler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâ-tının aynıdır.

“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir.

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olu-nur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *[88]

Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim.

Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl göre-bilirim?” buyurmuştur.

Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmakta-dırlar.

Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabilirler?...

Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halketmiştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir.

Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir.

Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açığa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.

Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’minler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmek-tedir.[89] “ İz- -T-B- ”

70,000 zulmetten ve nurdan perde konusunda Nusret Babam r.a, 140,000 bin perde var derler, birini görmem ey erler. Diye bizlere bu perdeleri yırtmamız geretiğini ve Hakk’ı müşahade etmemizi tavsiye etmiştir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)