Velâ-zzillu velâ-lharûr(u)
Gölge ile sıcaklık bir olmaz.
Ve ne de gölge ile sıcaklık.
Bu ayet, zıtlıklar üzerinden hakikat ile batıl arasındaki farkı vurgulamaktadır. 'Zıll' ve 'Harûr' kavramları, serinlik ve yakıcılık gibi fiziksel zıtlıklar aracılığıyla manevi durumların karşılaştırmasını sunar ve bu zıtlıkların asla eşit olamayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zıll' kelimesinin güneşin veya ateşin hararetinden koruyan şeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise 'harûr' kelimesinin zıddı olarak, rahatlık ve serinlik veren bir durumu, dolayısıyla manevi huzuru ve doğru yolu simgelemektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zıll' kelimesinin mecazi olarak rahatlık ve güvenliği ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'harûr' ile zıtlığı, hakikatin getirdiği huzur ve dinginliğin, batılın getirdiği sıkıntı ve yakıcılıktan farklı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'zıll' kavramının genellikle olumlu bir çağrışım taşıdığını, Allah'ın rahmetinin ve korumasının bir sembolü olarak kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de 'harûr'un zıddı olarak, ilahi lütuf ve doğru yolun getirdiği serinliği ve huzuru temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'harûr' kelimesini 'gece esen sıcak rüzgar' olarak açıklar ve 'semûm' (gündüz esen sıcak rüzgar) ile eş anlamlı olduğunu belirtir. Ayette 'zıll'ın zıddı olarak, yakıcı ve rahatsız edici bir durumu, dolayısıyla manevi azabı ve batılın getirdiği sıkıntıyı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'harûr'un şiddetli sıcaklık ve yakıcılık anlamına geldiğini vurgular. Bu ayetteki kullanımı, hakikatin getirdiği serinliğe karşılık, batılın ve sapkınlığın yol açtığı yakıcı sıkıntı ve azabı sembolize eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'harûr' kelimesinin Kur'an'da genellikle cehennem azabının bir tasviri olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise 'zıll' ile karşılaştırılarak, doğru yoldan sapmanın getireceği manevi ve dünyevi sıkıntıların şiddetini vurgular.
Fâtır Sûresi
Gölge serinlik verir, hararet ise terletir ve bunaltır. Gölge cemâl ve hareret-sıcaklık Hakk’ın celâl tecellileridir. Bilindiği gibi Medine’de latif ve yumuşak bir hava vardır (cemal tecelisi). Mekke’de ise sıcak ve yakıcı bir hava vardır (celâl tecellisi). Ramazan bayramında cemal tecellisi vardır. Kurb’an bayramı kanlı bıçaklıdır (cemal tecellisi) görüldüğü gibi bunlar bir olmaz. (Murat Derûni) İbrâhîm a.s. ateşe atıldığı zaman, (Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme)
21/69. “Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir.
Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.
“İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.
Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır.
Evet ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır.
“ ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır.
Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir.
İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır.
(Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur.[90] “ İz- -T-B- ”
Varlığın Hak'tan gölge (zıll) olması: "Her şey O’nun isimlerinin tecellîsidir."
"Gölge, aslın (Hak) varlığını gösterir, fakat kendi başına bir hakikati yoktur."[91]
Kesret (çokluk) dünyasında nefsin yanışı: "Mâsivâya tutunan, ateşte yanar."
"Harûr, nefsin Hak’tan uzaklığının ızdırabıdır."[92]
"Allah’ın zâtına yakînlık verdiği kullar, O’nun gölgesindedir."
"Ârif, gölgede (zıll) değil, asılla (Hak) beraberdir; fakat bu hâl, avam için ‘gölge’ diye nitelenir." Nefsânî isteklerin yakıcılığı → "Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır." (Hadis)
"Kul, Hak’tan uzaklaştıkça içi yanar; yaklaştıkça serinler."[93]