İçeriğe atla
Mü'min 41Cüz 24 · Sayfa 472

Mü'min Sûresi 41. Âyet

غافر

Sohbete sor

Ve yâ kavmi mâlî ed'ûkum ilâ-nnecâti ve ted'ûnenî ilâ-nnâr(i)

"Ey kavmim! Bu ne hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz."

Mü'min (Ğâfir) Sûresi

“Ey kavmim! Başıma gelen nedir? ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum, siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.”


Bilindiği gibi her ismin bir mahiyeti ve değişik tezahürü vardır.

Peki "NECDET" isminde hangi hakikat ve tezahürler bulunmaktadır?

Her bir kelime, delâlet eylediği mânânın o sûrette meydana gelişinden başka bir şey değildir ve mânâ, o sûretin rûhudur.

Şu hâlde “cismi Necdet”, bu âlemde zahir olan Allahu Tealâ'nın kelimelerinden bir kelimedir.

Ve onun delâlet eylediği mânâ da “rûh-u Necati”dir.

"Necdet" (lûgatta) “kahramanlık, yiğitlik, efelik” gibi anlamlara gelmektedir.

“Necat”tan gelen bir isimdir. Yani Necdet'in aslı “Necat”tır.

“Necat” ise; “kurtuluş, kurtuluşa erme, halâs olma, selâmete er-me” gibi mânâlara gelmektedir.

Kûr’ân harfleri yönünden "Necdet"in yazılışını incelediğimizde;

nun, cim, dal, / te harflerinin yan yana yazılışından ibaret olduğunu (necdet) görüyoruz.

"Necdet" ismini oluşturan bu harfleri bâtini yönleriyle ele aldığı-mızda ise şöyle diyebiliriz.

"Necdet"

(nun) Nûr-u ilâhi (cim) Cemâl-i ilâhi (dal ) Delil-i ilâhi

/ (te) Tevhid-i ilâhi

O hâlde "Necdet"; Nûr-u ilâhide Cemâlüllahın tevhid üzere bilinip seyredilmesinin delilidir.

“Necat” ise; bütün mertebelerde Hakikat-i Muhammed-i üzere kur-tuluşa erdiren, selâmete götüren demektir.

Burada aklımıza hemen şöyle bir sual de gelebilir:

Necdet ismini taşıyan binlerce şahsiyet vardır. Bu ifadeler onlar için de geçerli değil midir?..

Bu suale cevabımız şöyle olur:

Uzun, derin ve dikkatli bir çalışmamız neticesinde anladık ki; bütün Necdet'ler böyledir. Ancak onlarda bu özellik bâtında kaldığından zahire çıkamamıştır.

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti gazabında gizli ise...

Kadir Gecesi gecelerin içinde gizli ise...

Evliyası da halkın arasında gizli olduğu gibi...;

“Necdet” de Necdet'lerin içinde gizlenmiştir, diyebiliriz.

Kûr’ân-ı Keriym'de "Necdet" ismi müstakil olarak zikredilmemekle birlikte, onun aslını oluşturan “Necat” Kelimesi ise 40.ncı sûre’nin 41.nci âyetinde şöyle geçmektedir.[47] “ İz- -T-B- ”


Kûr’ân-ı Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye geçtiğini görüyorum.

Necdet Bey’in bu rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tûra O’na “Gördüğün en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir. Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu keli-menin aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre 41. âyetinde beyan edil-mektedir.[48]

“ İz- -T-B- ”


“Necdet”, “Necat”tan gelir demiştik.

“Necdet” müstakil olarak Kûr’ânda geçmez, ancak aslı “Necat” sadece bir yerde Mü’min 40. sûrenin 41. âyetinde şöyle geçer:

“ve ya kavmi maliyed’uküm ilennecati ve ted’uneniy ilennari”

“ve ey kavmim benim için ne var ki ben sizi necat’a davet ediyorum ve siz beni nar’a ( ateşe) davet ediyorsunuz.”

40. Sûre olması hem (mim) in hakikatini anlatır, hem de “hâ mim” ile başlayan 7 sûrenin ilkidir.

“Necat” sözünün bu sûre ve âyetle “Lisân-ı Mûsâ”dan zuhur et-mesinin sebebi şudur.

Diğer peygamberlere göre onun ümmetinin çok ve asi olması, onla-rın kurtuluşa daha çok ihtiyaçları olmasındandır.

Bir başka ifade ile de “Hakikat-i Muhammediye”nin “Mertebe-i Mûseviyet”ten seslenişi ve rahmetidir.

Her birerlerimizde mevcut “Nefs-i Fir’avun”un yenilmesi ancak bu “Necat” ile mümkün olmaktadır.

41. âyet olması da daha önce belirttiğimiz gibi “Necdet”in arapça harfler yönünden yazımıydı. (*)[49]

(Necat) kelimesi, (nun) 50

(cim) 3

(elif) 1

(te) 400 = 454 dır, ki zaten kendi özü itibariyle (4 + 5 + 4) = 13 tür.

(Necat) ın özü, kurtuluşa götüren, hidâyete ulaştırandır.

Dikkat edilirse, sayı olarak da 40 ile 41 birbirini takip ediyor, harf olarak da (mim) ile (nun) aynı şekilde birbirini takip ediyor.

40 ile 41; (mim) ile (nun) birbirine delil oldular.[50] “ İz- -T-B- ”


“40” “41” de gizlendi (mim) (nun) ile açığa çıktı (mim) bâtın (nun) zahir oldu “13” “53” ile aşikar oldu (dal) (cim) in delili oldu Bilen ve bilinen “Necdet” oldu.[51] “ İz- -T-B- ”


bismillâhir rahmânir rahiym,

Bu anlatacak olduğum şeyler benlik olarak kabul edilmemeli, “işa-ret-i ilâhi olarak, belirli bir sistemin içinde ortaya çıkan özelliklerdir,” diyelim.

Kûr’ân âlemlere rahmettir, âlemler Kûr’ânda kendisinin kemâlini, hakikatini bulur.

Hiç kimse de ne onu, ne de herhangi bir sûresini ve âyetini sahiple-nemez. Ama insân hem âlemler câmisi ve hem de kendi bir âlemdir.

Âlemler gibi o da kendisininin hakikatini, Kûr’ânda bulur.

Birgün Nûsret Babamla beraberken bendeki zuhuratları kendisinin izni ile kendisine okurken, zuhurat içinde Kûr’ândan okuduğum bir sûre-de “Necdet’in...” diye bir isim geçiyordu.

Nûsret Babam, “Oğlum şimdiye kadar getirdiğin zuhuratların en iyisi budur,” buyurdu. Yani bu ismin Kûr’ân-ı Keriym içinde geçme-sini işaret etti.

Sonra biz bunu araştırdık. Hem kendimizden ve hem de kardeşler-den gelen manevi beyanlarla, bunun Kûr’ândaki “Necat” olduğunu tes-pit ettik.

Daha da ileri araştırmamızı devam ettiğimizde karşımıza 53. sûre “Necm Sûresi” çıktı.

Böylece Kûr’ânı Keriym’deki izafi işaretlerimiz:

Harfimiz: (cim) ; (cim) in yazılışı okunuşu (cim) Harf değerleri :

(cim) 3

(ye) 10

(mim) 40 = 53

Kelimemiz : (Necat) Harf değerleri :

(nun) 50

(cim) 3 = 53

(elif) 1

/ (te) 400 = (50 +3 +1 + 400)= 454 (4+ 5+ 4) = 13

Ayetimiz : Mümin Sûresi 40/41. ayet “ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati ve ted‘uneniy ilennar”

“Ey kavmim! Başıma gelen nedir? Ben sizi Necat (13) (kurtu-luş) a (cennete, zat cennetine, Hakikat-i Muhammediyye’ye) davet ediyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.” Mü’min Sûresi 40/41. âyet’te (40 + 41) = 81 (8 +1) = 9

Yani “Hakikat-i Museviye”den → “Hakikat-i Muhammediyye”ye daveti vardır.

Bu mertebede 13 ün, bu mertebesi itibariyle 9 da yani “Mertebe-i Museviyyet”teki zuhurudur.

Suremiz de, Necm “53” olduğu böylece belirlenmiş oldu.

İsm-i “Necdet” arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü üzere olup, ebced sistemine göre şöyledir:

“Necdet”

(nun) 50

(cim) 3 = 53

(dal) 4

/ (te) 400 = 457 olarak yazılır.

İçindeki 53 hemen başta görülüyor.

Tamamı toplandığında, 457 olarak çıkıyor.

Bu bir neş’edir, kimsenin kabul etmesi de gerekmiyor.

Bu sûre-i Şerif ile ilgili olduğundan bahsetmeyi uygun gördük.

53 ü kendi içinde toplarsak (5 + 3) = 8 sayısını verir.

Bu cennetleri ifade eder.

(8) 2 ye bölersek, (8/2) = 4 sayısını verir.

Yani 2 adet 4 olur.

2 adet 4 olması zahir ve bâtın’dan oluşunu ifade ediyor.

4 bilindiği gibi İslâmın rumûz sayısıdır, yani

- “Şeriat, Tarîkat, Hakikat, Mârifet” makamları

- “Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât” âlemleri

- Kâ’be-i Şerifin 4 Köşesi 4 Rüknü “İbrahimiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet”

- Yukardan aşağıya “Tevhid → Teşbih → Tenzih → Vahdet”

- Aşağıdan yukarıya “Vahdet → Tenzih → Teşbih → Tevhid”

- ve yine Kâ’be-i Şerifin 4 duvarı “Hannan, Mennan, Deyyan, Sübhan”

4 den 1 çıkartıp geriye kalan 3’ün başına konursa;

yani (4 – 1) = 3 ve çıkartılan 1, kalan 3’ün başına konursa 13 eder, ki 4’ün içinde 13 var olduğu gibi; 13 içinde de 4 vardır.

457 İslâmın bütün hakikatleri bu sayının içinde toplanmıştır.

- 4 İslâmın Hakikat-i

- 5 “Hazeret-i Hamse” (5 Hazret Makamı)

- 7 “etturu seb’a” (7 nefis mertebeleri)

“Hakikat-i Muhammediye” üzerine şifre sayımız 53 dür.

Daha sonra gördüğümüz bir zuhuratta Cenâb-ı Hakk Kâ’be’nin içeri-sinde bize kapımızı gösterdi, ki bu kapı da 53 üncü kapı olup ismi, “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”dir.

Şam köşesinde elektrikli kapı, dışarıdan merdivenlerle yukarıya çı-kan kapıdır.

Son gittiğimizde de Mescid-i Nebevi’de yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) Efendimizin kabr-i şeriflerinde muhtemel yeri aradım ve buldum, kalbim de mutmain oldu. Orada da 53. direk.

Efendimizin kendi iştirakiyle yapılan ilk Mescid-i Nebevi’de 33 direk varmış.

Bu direklerin 13 tanesi ön bölümde, 20 tanesi de arka bölümde imiş. Biliyorsunuz 13 Efendimiz (s.a.v.) in şifre sayısıdır.

İkinci yapılışında yani Efendimizin sağlığında Mescid-i Nebevi’nin ge-nişletilmesi vardır.

İki sıralı direklerle ( L ) şeklinde genişletiliyor.

Onların renkleri de kırmızı, sarı renkleri arasında bir renkte yapılmışlar.

Onlar da 21 adet olarak ilâve ediliyor.

20. direk minber ile mihrab arasındaki öncekiler ile toplarsak;

(20 + 13 + 20) = 53. direğimiz...

Bu direk tabii ki bizim şahsımızın malı değildir, mânâsı ve mertebesi olarak oradaki yerimizi işaret etmektedir.

1 - Mescid-i Nebevi’deki minber ile mihrab arasındaki direk;

53. direk

2 - Silsile-i şerifedeki sıramız; 53

3 - Kûr’ânı Keriym’deki sûre sırası; Necm Sûresi 53. sûre

4 - Kâ’be’deki kapımız; “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”

53. kapıdır.

5 – Kâ’benin içindeki yerimiz : Tavafın başladığı siyah çizgi ve yeşil ışığı başlangıç noktası olarak ele aldığımızda, oradaki direkten (1) diye başlayarak, tavaf istikametinde sola doğru saydığımızda tam “Rükn-ü Şami” köşesi karşısında duran 53. direktir.

6 – Esmâ’ül Hüsnadaki 53. sıradaki isim “Veli” dir veya sıradan okunduğunda 53. sıradaki isim, “Vekiyl” dir.

Esmâ’ül Hüsnada “Allah” ve “Rahmân” isimleri sıraya girmez çünkü onlar kaynak isimlerdir.

Nasıl ki “Hz. Allah”ı, “Hz. Cebrâil”i ve “Hz. Muhammed”i (1) diye işaretlemeyiz, ondan sonraki diğerlerinden meselâ Hz. Ali veya Hz. Ebubekr’i (1) diye işaretleriz. Çünkü onlar kaynaktır.

Bu duruma göre “Allah” ve “Rahmân”dan sonra “Rahiym”den (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim, “Veli” ismidir.

Diğer taraftan, Allah isminden (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim “Vekil” ismidir.

Bu durumda “Veli” ve “Vekil” isimlerinin ikisi de 53 ü göstermekte ve aynı mânayı ifade etmektedirler.

(Ahad) ise (elif) 1

(ha) 8

(dal) 4 = 13 eder.

(Ahad) a bir (mim) ilâvesi ile (Ahmed) oluştuğunu görüyoruz. Yani AhadAhmed de zuhur etti.

(Ahad) a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile (Ahmed) 53 ortaya çıkmaktadır.

Kelime-i Risâlette, (Muhammeden resulullah)

و

67 + 297 + 139 = 503

و “Muhammeden” kelimesi, ebced hesabıyle...

(mim) 40 4

(vav) 6 6

(ha) 8 8

(mim) 40 4

(mim) 40 4

(dal) 4 4

(elif) 1 1

139 (1 + 3 + 9) =13 31 (Tersi 13) (3 + 1) = 4

“Resûl” kelimesi, ebced hesabıyle...

(rı) 200

(sin) 60

(vav) 6

(lam) 30

296 (2 + 9 + 6) = 17

“Allah” kelimesi, ebced hesabıyle...

(elif) 1

(lam) 30

“lam” 30

“he” 5

67 (6 + 7) = 13

Hepsinin toplamı:

“Muhammeden Resul Allah”

139 + 297 + 67 = 503 olur.

503 ün ortasındaki sıfırı (0) kaldırırsak (503) (53) kalır.

Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile Ahmed 53 ortaya çıkıyor.

Ahadiyet içinde katışıksız ve karışıksız olarak mevcuttur “Kelime-i risâlet”in toplam netice sayısı da 53 tür.

Sistemin fevkaladeliğine hayret etmemek mümkün değildir.

Şükründen ve zikrinden aciziz.

Bu hususta daha fazla malumat, “Sayıların Dilinden” bölümünde verilmişti.

Kitabımızı okuma sabrı gösteren sayın kardeşlerimiz!...

Bu kitap içerisinde belki fazla iddialı gibi gördüğünüz konular ve sahiplenmeler olabilir. Bunları pek de ciddiye almayınız. Muhabbet ehli kimselerin abartılarıdır da diyebilirsiniz... haklı da olabilirsiniz. Çünkü umumi olan birşey, hususiye dönüştürülemez, hele hele madde ale-minde...

Ancak bu bahsettiğimiz mevzular “zevkî”dir. Bu hususta bir iddia-mız da, sahiplenmemiz de yoktur.

Tesadüfler ve araştırmalar bizi böyle bir hayal yolculuğuna iletti, siz de bu yolda küçük bir hayal yolculuğuna çıktı iseniz, sonra tekrar “sizce gerçek” hayatınıza dönmüşsünüzdür. Bu arada birkaç manalı zaman geçirtebilmiş isek, ne mutlu bizlere...

Zaten kitabımızın başlığı da görüldüğü gibi “Gönülden Esintiler” dir. Sizlerin de esintileriniz bol olsun.

Cenab-ı Hakk, hak edenlere “Alîm” ve “Hubb” ismi ile tecelli etsin. Amin.

Hayatımın bir özeti olan bu kitabı “ARASI” dizeleriyle şimdilik son-landırmış olalım. İnşeallah okuyan canlar, canlarını biraz daha canlan-dırmış olurlar.

Eğer ömrümüz imkân verirse bundan sonraki hayatımızı da “Terzi Baba 2” olarak kâleme almayı düşünüyoruz.

1/11/1999 – 7/11/1999

Mekke Kâ’be-i Şerif’te

A R A S I

Var etti mevlâ ezelde, Diledi zuhurun görsün.

İlk tecellisini eyledi, Zât ile sıfat arası, Evvela etti de lâtif, Meydana çıkarsın diye.

A’yan-ı sabite kıldı, Rûh ile nûr arası.

Maksadından bütün bunlar Olsun anda esmâ, ef’âl.

Tüm zuhurda bulunsunlar, Halife ile beşer arası.

Görüntüye gelmek için, Benliğimi bilmek için.

Sûret şekil verdi bana, Toprak ile balçık arası.

Zuhur ettik bir anadan, Kimseler bana sormadan.

Gelmişim güya dünyaya, Mânâ ile madde arası.

Her türlü mânâ bünyeme, Neler iliştirdi künyeme.

Zıt isimler de birleşti, Hâdi ile Mudil arası.

Başlamışım koşturmağa, Öğrenmişim yürümeyi.

Seneleri aştırmağa, Çocukluk ile gençlik arası.

Demişler adıma necdet, Necat olmuş Kûr’ân ile.

Bulduk kendimize medet, Varlık ile yokluk arası.

Mânâdan açıldı kapı, Başladım ben yürümeğe.

Muhabbet doldu gönlüme, Pîrim ile şeyhim arası.

Çok çalıştım o günlerde,

Bu günlere ermek için.

Şûle oldu gönüllerde, Yaş otuz ile otuz beş arası.

Nice devranlar gördüm,

Ne kâmillerle görüştüm.

Bunları birlikte yaşadım, Şeyh ile derviş arası.

Mahbub-u ezeli buldum, Hem peygamber muhabbeti.

Hazzımdan şâduman oldum, Can ile canan arası.

Boşaldı bir gün tenden ev, Dolmuş şeyhimin müddeti.

Lûtfettiler o gün görev, Hak ile kullar arası.

İnce yoldur Hakk’ın yolu, İdrak gerektir girmeğe.

Rabb’ın rahmeti hep dolu, Zahir ile bâtın arası.

Başladık hep çalışmağa, Bıkmadan hem yorulmadan.

İşi sağlam tutmağa, Şeriat ile tarîkat arası.

Muhabbet verdik her zaman, Gönülden dostlar bulmağa.

Tatbikatlar oldu yaman, Tarîkat ile hakikat arası.

İlimler koyduk ortaya, Gerçeklere varmak için.

Maide dedik sofraya, Hakikat ile mârifet arası.

Başladık seyr-ü sefere, Uzunca yollar kat edip.

Ulaştırırız hedefe, Uruc ile nüzûl arası.

Mabeyinci olduk bu gün, Kimlere ne var zararı.

Gelip gitmekteyiz her gün, Hak ile halk arası.

Hak verdi bana bir kapı, Aşıklar hep girsin diye.

Bu özel bir gizli yapı, Bab’ül Feth ile umre arası.

Kûr’ânda da ismimiz var,

Fe necceynâke dedi Hak.

Tâhâ’da da hissemiz var, Necdet ile necat arası.

Kûr’ân’da hem sûremiz var,

Mi’rac’tan bahseder evvel.

Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer arası.

Âyetinden hissemiz var, Kaab-ı kavseyni ev ednâ.

Gönlümüze hepsi uyar, Sıfır ile on dokuz arası.

Kâ’be’de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için.

Üstünde hep geçenler var, İbrahim ile kapı arası.

Makam tuttuk Harem’de bu dem, Görüşmek için dostlarla.

Nicelerle görüştük, Safa ile Merve arası.

Geçiyor Harem’de günler, Bazen ibadet, yazıylan.

Dönüyoruz zaman zaman, Yatsı ile sabah arası.

Lütfetti Hak bunda bize, Umreden nasibimiz var.

Aktaralım biz de size

Se ile Ha arası.

Cim, cemâl-i İlâhidir,

İ ise, insân-ı kâmil

M, hakikat-i Muhammedî, Zahir ile bâtın arası.

Arkadan geldi bir lütûf, Nasıl şükrün edeyim.

Yakıyn’den bildirdi Rabb’im, Şın ile Dad arası.

Sad, sıfat-ı ilâhidir, Elif de uzar göklere.

Dal, delil-i ilâhidir, Âdem ile Muhammed arası.

Daha sonra oldu Elif, Hakk’tan bize armağan.

Makamattan meydana gelmiş, Sıfır ile on üç arası.

E, ermektir evvel kendine, Lâm varlık oldu âleme.

Elif uzar yine göklere, Kün ile Fe yekünü arası.

Bu elifte neler var, Şerhin etmek kolay değil.

Anladınsa eğer canım, Ahad ile Ahmed arası.

Oldu Rasûlün hareminde, Yine bizlere büyük lütûf.

İndirdiler gönlümüze,

Be ile Se arası.

Te oldu müşahâde baştan, Ente diyordu sanki Hak.

Ene dedim bir hoşluktan, Sen ile ben arası.

Be geldi sonra sıraya, Giremez kimse araya.

Birlikteliktir mânâsı, Ben ile sen arası.

Elif, Be, Te, Cim, Sad geldi, Sırları yüreğimi deldi.

Gelmişim bunları almağa, İlim ile muhabbet arası.

Uzun sürer şerh edersem, Kısa Kısa geçtik yukarıda.

Açarsam perdeyi bir dem, Kalırsın inkâr ile tasdik arası.

Bir şeylerle meşgul herkes, Ben ise seninle meşgul.

Hareminde hiç gayrı yok, Zahir ile bâtın arası.

Eğer yazmasaydım bunları, Uçar giderdi benimle.

Rabb’ım lûtfetti gayreti, Kâlem ile kâğıt arası.

Bir gece mânâ âleminde, Gördüm kendimi Harem’de.

Hiç kimseler yok içerde, Tavaf, duvar ile çarşı arası.

Hayret ettim ben bu işe,

Ne denir ki bu gidişe.

Soldan sağa dönüyordu tavaf, Zahir ile benlik arası.

Gördüm ilerde bir gizli kapı, Hayret ettim nasıl bir yapı.

Geçme motif arkası cam, Sıra sıra kapılar arası.

Gezip dolaşarak gördüm, Tespit ettim yerini.

Bab-ı Şâmî imiş meğer, Elli iki ile elli dört arası.

Genelde kapalıdır, Açılmaz gafillere.

Her kata çıkışı var,

Ef’âl ile Zât’ı arası.

Şın, müşahâde genelde, Mim, Makam-ı Muhammedî Tesadüf yok ezelde, Hayâl ile gerçek arası.

Dilediğimizi alırız,

Bu kapıdan Harem’e.

Gafilânı komayız, Kalır nefs ile benlik arası.

Hanedan-ı güzidede Yazılıdır ismimiz.

Yaparız can sohbeti, Elli iki ile elli dört arası.

Dizildi elli üçler sıraya, Nasıl geldiler bir araya?

Girdik hep gönlü saraya, Altmış bir ile altmış üç arası.

Hakk’a ulaşmak istersen, Necdet’e ulaşman yeter.

Kalmaz gönlünde hiç keder, Göz ile yaş arası.

Biraz fazla söyledikse, Hoş gör biz ey zahit.

Ne sultanlar vardır zeminde, Abd ile kul arası.

Mescid-i Nebevide o gün, Aradım yerini elli üçün.

Buldum sonra sarı direkleri, Minber ile mihrab arası.

Meğer orada da varmış yerimiz, Bir hoşça oldu hâlimiz.

Muhabbet ile doldu gönlümüz, Necdet ile Necat arası;

Habib ile Mahbub arası.

Hem kelime-i Risâlette, Sayı çıktı beşyüz üçte, Kaldık yine hayrette Oldu sıfır, beş ile üç arası.

Hesab ettim Ahmed’i, Güzelim Muhammed-i, Nasıl etmem hayret-i Bak elli iki ile elli dört arası.

TERZİ BABA[52] “ İz- -T-B- ”


Necdet, Suudî Arabistan'ın kuzeyinde bulunan "Necit" bölgesine atfen türetilmiş olan Arapça kökenli, ama Arapça olmayan bir erkek adıdır.

Muhtemelen 19. yüzyıl sonlarında, Osmanlı aydınları tarafından değiştirilmiş "yeni moda" bir isimdir. Kuş uçmaz kervan geçmez olarak kabul edilen Necit bölgesine yalnızca kanun kaçakları, münzevîler ya da gözünü budaktan sakınmayan insanlar gidebildiği için, "cesaret, mertlik, kahramanlık" gibi çağrışımlar taşır.[53]

Zahirde Necit bölgesine gözünü budaktan sakınmayan insanlar gidebildiği gibi, Necdet Baba’mın hakikatı olan Necit bölgesine de gözünü budaktan sakınmayan dervişleri gidebilir diyebiliriz.

Necdet’in sonunda “et” olduğuna göre şöyle bir durum karşımıza çıkıyor. Necd-et, Necid-et…

Et, ne demek. Et bilindiği gibi isim, nesne yönü olmakla beraber (Tavuk eti, Dana eti, Balık eti vs…) fiil olarak ta günlük hayatta karşımıza çıkabilmektedir.

“Et” aynı zamanda yardımcı fiil olarak kendisi ile bileşik fiil kurulan kelimedir. Et(mek) eylemi çoğunlukla bir yargıyı tek başına ifade etmez, bu nedenle tek başına yüklem olmaz, bu durumda bu eylem kendinden önce gelen bir ad ya da ad soylu sözcükle birleşmek suretiyle kesin bir yargıyı ifade edebilir. Bu oluşuma yardımcı eylem denir. Yardımcı eylem olarak “etmek” olmaktadır. (Bu konu hakkında daha geniş malumat internette vardır) İşte Necdet isminde fiil yönüyle öncelikle şu manalar çıkmaktadır.

Necd: Açık işlek yol…

Necid: 1. Yüksek yayla arabistan’ın sahil ovasına ve çukur sahaya zıt olan kısım.

2. Kahraman, bahadır…

Necd-et: Açık işlek yol etmek… Necid-et… Kahramanlık bahadırlık etmek…

Necdet Babam yaptığı ilmi kahramanlık ve yiğitliklerle, yolunu ve tasavvuf yolunu açık ve işlek yol haline getirmiştir. Her bir dervişe düşende nefsine karşı pehlivanlık ederek, kendinden geçen yolunu açık ve işler hale getirmek olmalıdır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)