Ve-iż yetehâccûne fî-nnâri feyekûlu-ddu'afâu lilleżîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe'an fehel entum muġnûne ‘annâ nasîben mine-nnâr(i)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, "Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" derler.
Hele ateş içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?" derler.
Mü'min Suresi 47. ayet, cehennemdeki tartışmayı ve güçsüzlerin büyüklük taslayanlara yönelttiği çaresiz talebi tasvir eder. Ayet, 'tahâccün' (tartışma), 'istekbâr' (büyüklük taslama), 'teba'' (uyma/tabi olma) ve 'iğnâ'' (savma/giderme) gibi temel kavramlar üzerinden ahiret azabının psikolojik ve sosyal boyutlarını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hacc kökünden türeyen 'tahâccün', karşılıklı olarak delil getirme ve tartışma anlamındadır. Ayetteki 'yetehâccûne' ifadesi, cehennem ehlinin birbirlerine karşı suçlamalarda bulunarak ve mazeretler ileri sürerek çekişmelerini ifade eder. Bu, sadece sözlü bir tartışma değil, aynı zamanda bir hesaplaşma ve sorumluluktan kaçma çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hacc' kelimesinin 'delil getirmek' ve 'üstün gelmek' anlamlarını vurgular. Ayetteki 'yetehâccûne' fiili, cehennemde zayıfların ve büyüklük taslayanların birbirlerine karşı argümanlar sunarak, kendi durumlarını haklı çıkarma veya sorumluluğu başkasına yükleme çabalarını mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hacc' kavramının Kur'an'daki kullanımında sadece 'tartışma' değil, aynı zamanda 'hakikati ortaya çıkarma' veya 'bir iddiayı ispatlama' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, cehennem ehlinin birbirlerine karşı 'delil' sunma çabaları, aslında kendi günahlarından kaçma ve sorumluluğu başkasına atma girişimleridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikbâr, kişinin kendini büyük görmesi, başkalarına karşı üstünlük taslaması ve hakikati kabul etmemesidir. Ayetteki 'istekberû' fiili, dünyada iken güçsüzleri küçümseyen, Allah'ın ayetlerine karşı kibirlenen ve onlara tabi olmayı reddeden kimseleri ifade eder. Bu, onların cehennemdeki durumlarının temel nedenidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'istikbâr'ı 'kibirli olmak, büyüklük taslamak' olarak açıklar ve bunun Allah'a karşı gelme ve hakikati reddetme ile ilişkili olduğunu belirtir. Ayetteki 'istekberû' ifadesi, dünyada iken kendilerini üstün gören ve bu yüzden zayıfları saptıran liderlerin ahiretteki durumunu tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istikbâr'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, peygamberleri yalanlama ve hakikati reddetme ile bağlantılı bir ahlaki kusur olduğunu vurgular. Ayetteki 'istekberû' kelimesi, dünyevi güç ve statüye dayanarak kibirlenen ve bu kibirleri yüzünden başkalarını da saptıran kişilerin cehennemdeki acizliğini ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'teba'' kelimesini 'tabi olan, peşinden giden' olarak açıklar. Ayetteki 'innâ künnâ leküm teba'' ifadesi, dünyada iken güçsüzlerin, büyüklük taslayan liderlerin peşinden gittiğini, onların sözlerine ve eylemlerine uyduğunu belirtir. Bu, onların cehennemdeki pişmanlıklarının ve sorumluluğu başkasına yükleme çabalarının temelini oluşturur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'teba'' kelimesinin 'birinin izinden gitmek, ona uymak' anlamını vurgular. Ayetteki kullanımında, zayıfların dünyada iken kibirlilerin otoritesine boyun eğdiğini ve onların yanlış yollarına tabi olduğunu ifade eder. Bu durum, ahiretteki karşılıklı suçlamaların ana nedenidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'teba'' kelimesinin Kur'an'da genellikle bir liderin veya grubun peşinden gitme, ona itaat etme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'teba'' ifadesi, zayıfların dünyada iken kendi iradeleriyle değil, kibirlilerin yönlendirmesiyle hareket ettiklerini ve bu yüzden sorumluluğu onlara yüklemeye çalıştıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğınâ kökünden türeyen 'iğnâ'', bir şeyi gidermek, birinden bir şeyi uzaklaştırmak veya bir şeye ihtiyaç bırakmamak anlamındadır. Ayetteki 'müğnûne' kelimesi, güçsüzlerin büyüklük taslayanlardan, cehennem azabının bir kısmını olsun kendilerinden savmalarını, gidermelerini talep etmelerini ifade eder. Bu, onların çaresizliğini ve dünyadaki liderlerinin ahirette kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iğnâ'' fiilinin 'yeterli olmak, bir şeyi gidermek' anlamlarını vurgular. Ayetteki 'müğnûne' ifadesi, zayıfların, dünyada kendilerine yol gösteren kibirlilerden, cehennem ateşinin bir kısmını bile olsa kendilerinden uzaklaştırmalarını, yani onlara bir fayda sağlamalarını beklemelerini mecazi olarak anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'iğnâ'' fiilinin 'bir şeyi başkasından uzaklaştırmak, onu ondan müstağni kılmak' anlamını verir. Ayetteki 'müğnûne' kelimesi, güçsüzlerin, dünyada kendilerine tabi oldukları liderlerden, cehennem azabının bir kısmını bile olsa kendilerinden defetmelerini, yani onlara hiçbir şekilde yardımcı olamayacaklarını anladıklarını gösteren bir soru cümlesi olarak kullanılır.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Dünyada iken ruhani vasfını kaybettiğinden cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düşmüş olurlar ve zayıf olanlar nefsi emmarenin üst sınıfı ile tartışmaya başlar. Biz nefsi emmare Fir’avuna ve yardımcılarına uymuştuk. Şu nefsi emmare ateşinden üzerimizden kaldırıp ruhani vasıf kazandırabilir misiniz? (Murat Derûni)