Ennâru yu'radûne ‘aleyhâ ġuduvven ve 'aşiyyâ(en)(s) ve yevme tekûmu-ssâ'atu edḣilû âle fir'avne eşedde-l'ażâb(i)
(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, "Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun" denilecektir.
Onlar, sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!" (denilecektir).
Bu ayet, Firavun ve adamlarının ahiretteki azabını tasvir etmektedir. Özellikle 'ateş', 'sunulma', 'kıyamet' ve 'azap' kavramları üzerinden cezanın şiddeti ve sürekliliği vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار) kelimesi, ışık ve hararet veren şeye denir. Kur'an'da hem dünyadaki ateşi hem de ahiretteki azap ateşini ifade etmek için kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Firavun ve adamlarının karşılaşacağı ebedi azap mekanını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâr, mecazi olarak da azap ve ceza anlamında kullanılır. Burada 'ateşe sunulma' ifadesi, azabın kendisiyle özdeşleşmiş bir mekan olarak ateşi işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Yu'radûne (يُعْرَضُونَ) fiili, 'arz etmek', 'göstermek' anlamındadır. Burada, Firavun ve adamlarının ateşe sürekli olarak, bir nevi ön gösterim gibi sunulduklarını, azabın başlangıcını ve devamlılığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Arz (عرض) kelimesi, bir şeyi bir şeyin üzerine veya önüne getirmek demektir. Ayetteki 'yu'radûne' fiili, onların ateşe maruz bırakılmasını, ateşi görmelerini ve onun dehşetini hissetmelerini ifade eder ki bu, kıyamet öncesi kabir azabının bir parçasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sâ'at (ساعة) kelimesi, zamanın küçük bir parçası anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle kıyamet gününü, aniden ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşeceği için bu isimle anılır. Ayetteki 'tekûmu's-sâ'atu' ifadesi, kıyametin kopuş anını ve sonrasında gerçekleşecek büyük yargıyı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'Sâ'at' kavramının Kur'an'da 'Kıyamet Günü'nün eşanlamlısı olarak kullanıldığını ve genellikle ani, kaçınılmaz ve dehşet verici bir olayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, dünya hayatının sonu ve ahiret azabının kesinleştiği anı temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Azâb (عذاب) kelimesi, bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acı vermek anlamındadır. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın günahkarlara verdiği cezayı ifade eder. Ayetteki 'eşedde'l-azâbi' ifadesi, bu cezanın en şiddetli, en dayanılmaz türü olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Azâb, bir şeyi engellemek, alıkoymak ve acı vermek anlamlarına gelir. Burada, Firavun ve adamlarının karşılaşacağı cezanın sadece fiziksel bir acıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda ruhsal bir ıstırabı ve ebedi bir mahrumiyeti de içerdiğini vurgular.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
33. Paragraf:
Ya'nl Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden istinbât olunan yani zahirinden mana çıkararak delâile göre, sabit ise de onun âli ve havâssı hakkında başka hükm vardır. Yani çevresi kumandanları, büyükleri hakkında başka hüküm vardır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm Fir'avn'ın âli hakkında ailesi ve yakınları hakkında mü'min olduklarına şehâdet buyurmaz. Ve onlar hakkında : ﴿٤٥﴾ فَوَقَيهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاَلِ فِرْعَوْنَ سُۤوءُ الْعَذَابِ ﴿٤٦﴾ اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ اَدْخِلُوۤا اَلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ
(Mü'min. 40/45-46) ya'nî "Âl-i Fir'avn'ı Allah Teâlâ sû'-i azâb ile ihata etti. Onlar sabah ve akşam nâra arz olunurlar. Kıyamet kâim olduğu gün dahi, ey âl-i Fir'avn, azabın en şiddetlisine girin!" denir; âyet-i kerîmesi vârid olmuştur. Fir'avn bu hükümde dâhil değildir.
Çünkü âhir vaktinde îmân etti. Fakat onun âli ve avenesi, Fir'avn gibi, îmâna mübaşeret edip "Biz Benî israil'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Harun'un Rabb'ine îmân ettik" (A'râf, 7/121-122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Fir’avun bunu dedi “Ben Musanın Rabbına iman ettim” dedi. Ama avanesi, çevresi bunu demediler. Belki Fir'avn'ın mazharında rubûbiyyet-i cüz'iyye-i arazıyye ile zahir olan Rabb-i mukayyede îmân ettikleri halde öldüler, Binâenaleyh Hakk-ı mutlakın hüviyyetini Fir'avn'ın mazharına hasr ve tahsis ettikleri için küfr içinde gittiler. Yani Fir’avunu rab olarak bilerek gittiklerinden küfür içinde gittiler.
Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âl-i Fir'avn hakkındaki mütâlaâtın bahse taalluku olmadığını beyân buyurarak bu hususta îrâdı lâzım gelen hükmün izahından sarf-ı nazar ettiler de, ahvâl-i meyyitin tavzihine şurû' buyurdular yani Fir’avunun alinin halini anlatmaya gerek kalmadığından bu kadar bildirdiler şimdi ölüm hakkında malumata geçtiler ve dediler ki: Muhakkak ma'lûmun olsun ki, Allah Teâlâ hâl-i ihtizâra gelmiş olan her bir kimseyi yani can çekişme haline gelmiş bir kimseyi behemehal mümin olduğu halde, ya'nî enbiyâ lisanı ile vârid olan meydana gelen ihbârât-ı ilâhiyye nelerden ibaret ise, yani ilahi ihbar nelerden ibaret ise o şeyleri tasdik edici olduğu halde kabz eder.
Zîrâ herbir muhtezır yani can çekişen emrazdan bir marazın te'sîri tahtında yani hastalıklardan bir hastalığın tesiri altında zebûn olarak mecbur olarak vûcüd-i kesifinin sıfât-ı kesîresinden o dakikada kurtulur, yani bedenin ağırlığından kurtulur.
Âlem-i rûhâniyyetin perdesi olan bu sıfât-ı nefsâniyye yükselince, can çekişen basireti ile kalbi ile hissedip anlama ile âhiret halleri müşahede etmeğe başlar can çekiştiği sırada. لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ 50/22 Fakat kendisinde henüz dünyevi hayatında mevcûd olduğundan dünyeviye halleri dahi görme hissisinde meşhûd olur. Yani hem dünya hayatı kendinde mevcuttur hem de ahiret ruhani hayat kendisine açılmaya başlamıştır, iki hayatı birlikte müşahede eder. Ve bu müşahede sebebiyle ahval-i ahiret ihticab eder.
Nefsi külliyyen son bulana kadar son dakikaları bu hâl ile geçer. Yanında bulunanlar sayıkladığına zannederler. İşte can çekişmekte olan ölüme hazır olan kişi son dakikalarında âhiret halleri müşahede ettiği ve müşahede ise îmân-ı bi'l-gayb ile îmân etmediği şeyin vâki' ve hak olduğuna tasdiki iktizâ eylediği cihetle, tasdikini gerektirdiği cihetle her bir muhtezir yani can çekişen mü'min olduğu halde kabz olunur. Ve can çekişen kimselerin tümü mü'min olduğu halde kabz olunduğu için ani ölüm ve katl-i gaflet kötü görülecek bir şeydir. Yani aniden ölüm istenmeyecek bir şeydir. Yani gaflet halinde iken ölüm ve aniden ölüm kerih görülecek bir şeydir.
Ani ölümün ta'rîfi budur ki, şahıs içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve hâriçten nefesi içerisine alamaz. Ta'bir-i fennî ile ciğerlerindeki hâmız-ı karbonu (CO2) ihraç eder ve havâ-yı hâricideki öksijeni (O2) ciğerlerine cezb edemez. İşte bu hal ani ölümdür. Ve şüphe yok ki aniden ölüm olan kimsenin hâli can çekişen kimsenin halinden başkadır. Zîrâ herhangi bir marazın te'sîri tahtında onun sıfât-ı nefsâniyyesi iptal olmadığı için ahvâl-i âhireti müşahededen perdelidir. Ve görmediği şeyin hakikatine elbette vakıf değildir. Ve asla haberi olmadığı halde arkasından boynu vurulmak suretiyle gaflet içinde katledilen kimsenin hâli dahi ani ölen olan kimsenin hâli gibidir.
Binâenaleyh aniden ve gafleten katledilen kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine kabz olunurlar, ruhları alınır. Zîrâ her ikisi için de âhiret halleri müşahede ederek îmân etmek mümkün olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz ya'nî "İnsan ne hâlde olursa, o hal üzere kabz olunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşr olunur" buyurdu. Halbuki bu hadîs-i şerife nazaran can çekişen ancak şuhûd sâhibidir. O vukü'unu basireti ile müşahede etmiş olduğu şeye îmân ettiği cihetle îmân sahibi olmuş olur, Binâenaleyh can çekişenin hâli kabzda bulunduğu hal îmân halidir, müşahede halidir. Şu halde o ancak îmân hali üzere kabz olunur. Zîrâ hadîs-i şerifle buyurulur. “bi kabidi ala ma kane aleyhim” buyurdular, Ve “kane” "harf-i vücûdî" dir. Daha evvel “kane” geçmişti ya Onun zamana delâlet etmesi ancak karine-i hal sebebiyle olur. Şu halde “kane” bir sıfatın mevcûdiyyetine delâlet eder. Ve zamana delâlet etmediği vakit harf-i basît gibidir. Harf-i basît diğer bir harf-i basît ile terekküb edip kelime olmadıkça ma'nâya delâlet etmediği gibi “kane” kelimesi dahi hallerin ipuçları olmadıkça "zaman" ma'nâsını ifâde etmez.
Nitekim وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (Nisa. 4/17) denir. "Allah Teâlâ alimdir ve hakimdir" demek olur ki, bu cümle: "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" ma'nâsına haberdir. “kane” idi manasına, şu zamanda idi bu zamanda idi mazi fiilini ifade etmekte ise de bazen önüne bir başka fiil geldiği zaman da başka bir isim geldiği zaman da isim cümlesine mülhak olur. Ve keza “kan zeydin alimen” dediğimiz vakit. Zeyd'in filan zamanda âlim olduğu ma'nâsını murâd etmeyip, alim idi sözünü burada beyan etmektedir. Zeyd'de sıfat-ı ilmin vücûdunu ihbar etmiş oluruz.
Velâkin evvelden ganî olan Zeyd'in sonradan fakîr olduğunu müşahede ettiğimiz vakit: “kane Zeydun ganiyyen” der isek, Zeyd'in gınâ-yı sabıkı karînesiyle bu cümlede “kane” kelimesi zamana delâlet etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi "Zeyd ganî idi" suretinde olur. Ve “kane” kelimesi hakkındaki tedkikât fassı Lokmânî'de اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ cümlesinin izahında geçmiş idi. Binâenaleyh muhtezır olan kimse, yani ölümü bekleyen can çekişen kimse hîn-i ıhtizârında yani ölümü beklediği zamanında müşahede ile hakikatine muttali' olduğu hallere yakin olduğu halde kabz olunduğu için “yakabed ala ma kena aleyhi” demek muvafık olur.
Ve bu cümlede "kâne" kelimesinin isti'mâli yani kullanılması münâsib bulunur. Çünkü muhtezır hîn-i intikâlinde, intikal anında o hal üzere mevcüd oldu. İmdi “kane” harflerinden mürekkeb bir kelime-i vücûdiyye olduğu halde, yani terkıb edilmiş bir varlık olduğu halde Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)in ona "harf-i vücûdî" ta'bîr buyurması mecaz tarîkıyledir. Zîrâ “kane” zamana delâlet etmediği vakit harf gibidir. Ve karinenin vücûdu ile zamana delâlet ettiği vakit kelimedir. Nitekim bâlâda îzâh olundu.
Velhâsıl saded-i mevtte yani mevtin yanında muhtezır olan kâfir ile gafleten maktul olan veya mevt-i füc'enin ta'rîfinde îzâh olunduğu vech ile fûc'eten, aniden ölenden kâfir arasında fark vardır. Zîrâ muhtezır olan kâfir ahvâl-i ahireti bi'l-müşâhede musaddık olduğu halde kabz olunur. Gafleten katledilen yani aniden öldürülen veya aniden ölen kâfir ise böyle bir müşahede ve tasdik içinde bulunmaksızın munkabızdır, kabz olunmuştur. Ve kâfirin îmânındaki vücûh-i muhtelife, muhtelif yönler bu fassın yukarısında îzâh olunduğundan burada tekrarından sarf-ı nazar olundu.[58]
“ İz- -T-B- ”