Ennâ lehumu-żżikrâ ve kad câehum rasûlun mubîn(un)
Nerede onlarda öğüt almak?! Oysa kendilerine (gerçeği) açıklayan bir peygamber gelmişti.
Onlar için bunu düşünüp öğüt almak nerede? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir de peygamber gelmişti.
Duhân Suresi 13. ayet, inkârcıların geçmişte kendilerine gelen apaçık bir peygamberi reddetmelerine rağmen, şimdi nasıl öğüt alacaklarını sorgulamaktadır. Ayet, 'zikrâ' kavramının zamanlaması ve 'resûl'ün 'mübîn' vasfıyla birlikte reddedilmesinin vehametini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem hatırlama hem de hatırlatma anlamlarına geldiğini belirtir. 'Zikrâ' ise daha çok 'öğüt, ibret alma' manasında kullanılır ve bu ayette, geçmişte kendilerine gelen peygamberin uyarılarına kulak asmayanların, şimdi nasıl öğüt alacaklarını sorgulayan bir üslupla yer alır. Bu, geçmişteki gafletin bir sonucu olarak şimdiki pişmanlığın faydasızlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zikr'in kalbin veya dilin bir şeyi hatırlaması olduğunu ifade eder. 'Zikrâ' ise 'tezkîr' (hatırlatma) manasına gelir ve bu ayette, inkârcılara daha önce yapılan hatırlatmaların ve uyarıların boşa gitmesi nedeniyle, şimdi bu hatırlatmalardan fayda görmelerinin mümkün olmadığını dile getirir. Ayet, geçmişteki inkârın bir neticesi olarak şimdiki durumun vahametini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece hatırlama değil, aynı zamanda 'uyarı' ve 'öğüt' anlamlarını da taşıdığını belirtir. 'Zikrâ'nın bu ayetteki kullanımı, geçmişte kendilerine gönderilen peygamber aracılığıyla yapılan uyarıların göz ardı edilmesi sonucunda, artık bu uyarılardan bir fayda sağlanamayacağı, yani 'öğüt almanın' imkansızlığına vurgu yapar. Bu, ilahi mesajın reddedilmesinin sonuçlarına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'gelmek' fiilinin Kur'an'da bazen 'ulaşmak' veya 'bir şeyin vuku bulması' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'resûlün gelmesi', peygamberin fiziken onlara ulaşmasının yanı sıra, tebliğ görevinin yerine getirildiğini ve ilahi mesajın muhataplarına eksiksiz bir şekilde ulaştırıldığını ifade eder. Bu, inkârcıların mazeretlerinin ortadan kalktığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'câe' fiilinin 'vuku bulmak, meydana gelmek' anlamının yanı sıra, 'bir şeyin birine ulaşması' manasına da geldiğini açıklar. Ayetteki 'câe' fiili, peygamberin onlara sadece fiziken gelmekle kalmayıp, aynı zamanda ilahi vahyi ve uyarıları onlara ulaştırdığını, böylece hakikatin kendilerine apaçık bir şekilde tebliğ edildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'resûl' kelimesinin 'gönderilen' anlamına geldiğini ve Allah tarafından insanlara vahyi tebliğ etmek üzere seçilmiş kişileri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'resûl', inkârcılara hakikati açıklamak ve onları uyarmak için gönderilmiş olan peygamberi ifade eder. Onun gelişi, ilahi mesajın onlara ulaştığının kesin kanıtıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl'ün 'risalet' (elçilik) görevini üstlenen kişi olduğunu ve Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırmakla görevli olduğunu açıklar. Ayetteki 'resûl', inkârcılara gönderilen ve onlara apaçık delillerle hakikati sunan peygamberi ifade eder. Onun varlığı, inkârcıların mazeretlerini ortadan kaldıran temel bir unsurdur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'resûl' kavramının Kur'an'da sadece bir haberci olmanın ötesinde, ilahi iradeyi temsil eden ve tebliğ ettiği mesajla insanları doğru yola çağıran bir elçi olduğunu vurgular. Bu ayette 'resûl', inkârcılara gönderilen ve onlara hakikati 'mübîn' (apaçık) bir şekilde sunan peygamberi ifade eder, bu da onların inkârının ne denli temelsiz olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'beyân' kökünden gelen 'mübîn' kelimesinin 'açıklayan, netleştiren' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'resûlün mübîn olması', peygamberin getirdiği mesajın ve sunduğu delillerin son derece açık ve anlaşılır olduğunu, hiçbir şüpheye yer bırakmadığını ifade eder. Bu durum, inkârcıların peygamberi reddetmelerinin kasıtlı bir eylem olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beyân'ın 'bir şeyi açıklığa kavuşturmak, gizli olanı ortaya çıkarmak' olduğunu ifade eder. 'Mübîn' ise bu açıklama işini yapan demektir. Ayetteki 'resûlün mübîn' vasfı, peygamberin getirdiği vahyin ve mucizelerin, hakikati tüm açıklığıyla ortaya koyduğunu, böylece inkârcıların inkârları için hiçbir geçerli mazeretlerinin kalmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyân' kavramının Kur'an'da 'açıklık, netlik' ve 'delil' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Mübîn' sıfatı, peygamberin getirdiği mesajın ve kendisinin, hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğunu, hiçbir belirsizliğe yer bırakmadığını ifade eder. Bu, inkârcıların, apaçık bir gerçeği bile bile reddettiklerini ve bu reddin sonuçlarına katlanacaklarını ima eder.
Duhân Sûresi
Âyet-i Kerime “Zikir” âyetlerindendir.
Hayal ve vehimden bu hatırlatma ile öğüt alıp hakikate dönmek nerede, onlara risalet-esmâ mertebesini açıklayan resüller gelmişti-gelmektedir.[16] (M.D.) İnsân isen gel maşuku seyret.
Fâni vücûd’u bâki’ye devret.
Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.
Yorulma gitme celâl’e doğru. (N.T.)