Kem terakû min cennâtin ve 'uyûn(in)
Onlar geride nice bahçeler, nice pınarlar bıraktılar.
Onlar neler bırakmışlardı, ne bahçeler, ne pınarlar!
Duhân Suresi'nin 25. ayeti, Firavun ve kavminin helakinden sonra geride bıraktıkları dünyevi nimetleri tasvir ederek, bu nimetlerin geçiciliğini ve ahiret karşısındaki değersizliğini vurgular. Ayet, terk edilen bu unsurlar üzerinden ibret alınmasını amaçlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'terk' kelimesini, bir şeyi arkada bırakmak, ondan vazgeçmek veya onu geride bırakıp gitmek olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Firavun ve kavminin sahip oldukları nimetleri zorunlu olarak, ölümle birlikte geride bırakmaları anlamındadır, bu da onların bu nimetlere olan bağlılıklarının boşuna olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'terk'i, bir şeyi bulunduğu hal üzere bırakmak veya ondan yüz çevirmek olarak tanımlar. Ayetteki 'terekû' fiili, Firavun ve kavminin sahip oldukları bahçeler, pınarlar gibi nimetleri, helak olmaları sebebiyle istemeyerek de olsa terk etmek zorunda kalmalarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennet' kelimesinin kök anlamının 'örtmek, gizlemek' olduğunu belirtir, zira bahçeler ağaçları ve yeşillikleriyle yeri örter. Ayetteki 'cennât' kelimesi, Firavun ve kavminin sahip olduğu, göz alıcı ve verimli bahçeleri anlatır, bu da onların dünyevi zenginliklerinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cennet'i, ağaçlarla örtülü, içinde su bulunan bahçe olarak tanımlar. Ayetteki 'cennât' kelimesi, Firavun'un Mısır'daki zenginliğini ve refahını simgeleyen, bol ürün veren, göz kamaştırıcı bahçeleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cennet' kavramının Kur'an'da hem dünyevi bahçeler hem de ahiretteki ödül yeri olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'cennât', Firavun'un dünyevi iktidarının ve zenginliğinin bir parçası olan, terk etmek zorunda kaldığı somut bahçeleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayn' kelimesinin hem göz hem de su kaynağı anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'uyûn' kelimesi, Firavun'un topraklarındaki su bolluğunu, yani pınarları ve akarsuları ifade eder ki bu da o dönemin zenginliğinin ve yaşam kaynağının önemli bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayn' kelimesinin çeşitli anlamlarından birinin de 'su kaynağı, pınar' olduğunu açıklar. Ayetteki 'uyûn' kelimesi, Firavun ve kavminin terk ettiği bahçeleri besleyen, hayat veren su kaynaklarını, yani pınarları ve nehirleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ayn' kelimesinin çoğulu olan 'uyûn'un, yerden fışkıran su kaynakları için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Firavun'un sahip olduğu zenginliklerin bir parçası olarak, bol ve sürekli akan pınarların varlığına işaret edilir.
Duhân Sûresi
Museviyet mertebesi esmâ mertebesidir. Esmâ mertebesinin cemâli yönü cennet-bahçe ve pınarlardır. Göüllere akan tebvhin esmâ ilmini bırakıp celali yönü tercih edip ateş ehli olup cehennemi yaşantıya dahil olup bunları dönmemek üzere geride bıraktılar. (M.D.)