Femâ beket ‘aleyhimu-ssemâu vel-ardu vemâ kânû munzarîn(e)
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.
Gök ve yer onların üzerine ağlamadı. Onlara mühlet de verilmedi.
Duhân Suresi 29. ayet, Firavun ve kavminin helakini tasvir ederken, onların ölümüne ne göğün ne de yerin ağlamadığını ve kendilerine mühlet verilmediğini vurgular. Bu durum, onların Allah katındaki değersizliğini ve cezalarının kaçınılmazlığını dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bükâ' kelimesini gözyaşı dökerek üzüntüyü dışa vurmak olarak tanımlar. Ayetteki 'فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلْأَرْضُ' ifadesi, mecazi bir anlatımla, Firavun ve kavminin helakinin o kadar önemsiz olduğunu, hatta cansız varlıkların bile onlara acımadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür ifadeleri 'mecâz' (metafor) olarak değerlendirir. Gök ve yerin ağlamaması, onların helakinin büyüklüğüne veya önemine dair bir alamet olmaması, aksine Allah katında hiçbir değerlerinin kalmadığını gösteren bir mecazdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki bu tür antropomorfik (insan biçimli) ifadelerin, ilahi mesajı insan zihnine yaklaştırmak için kullanıldığını belirtir. Gök ve yerin ağlamaması, Firavun ve kavminin ilahi gazaba uğramış olmasının ve hiçbir merhamete layık görülmemesinin sembolik bir ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semâ' kelimesinin Kur'an'da hem görünen gökyüzü hem de daha geniş anlamda 'yüksek olan her şey' için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise 'arz' ile birlikte, tüm kainatın Firavun ve kavminin helakine kayıtsız kaldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin kök anlamının 'yükseklik' olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının bir göstergesi olarak geçtiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, göğün ağlamaması, ilahi düzenin bu helak karşısında herhangi bir üzüntü veya merhamet göstermediğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'arz' kelimesinin Kur'an'da genellikle yaşamın ve geçimin kaynağı olarak geçtiğini belirtir. Ayetteki 'gök ve yer' ikilisi, Firavun ve kavminin helakinin evrensel bir kayıtsızlıkla karşılandığını, yani hiçbir varlığın onlara acımadığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'arz' kelimesinin genişliği ve üzerinde barındırdığı canlılar ile ilişkilendirir. Ayetteki 'gök ve yerin ağlamaması', Firavun ve kavminin helakinin o kadar hak edilmiş olduğunu ve hiçbir canlı veya cansız varlığın onlara üzülmediğini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr' kelimesini 'bir şeyi ertelemek, mühlet vermek' olarak açıklar. 'Münzarîn' ise mühlet verilenler anlamına gelir. Ayetteki 'وَمَا كَانُوا۟ مُنظَرِينَ' ifadesi, Firavun ve kavminin ilahi azabın gelişi karşısında hiçbir erteleme veya gecikme taleplerinin kabul edilmediğini, cezalarının anında ve kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nazar' kökünün 'bakmak, beklemek' anlamlarından türeyen 'inzâr'ın, birine bir iş için süre tanımak olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, Firavun ve kavminin artık tövbe etme veya durumlarını düzeltme şanslarının kalmadığını, ilahi hükmün kesinleştiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inzâr' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin tebliğleri sonrası inkarcılara verilen mühletle ilişkili olduğunu belirtir. Ancak bu ayette, Firavun ve kavminin bu mühlet hakkını kaybetmiş olduğu, yani ilahi gazabın hemen tecelli ettiği anlamını taşır.
Duhân Sûresi
Gök gönül göğü ve yer ise beden arzıdır. Zahir ve batın olarak abdiyet ve rububiyet hakikatlerini kendilerine verilen sürede nefsi emmarenin hayal ve vehimi yaşantısı içinde irdak edemediklerinden kendilerine başka mühlet veilmedi.
Bu âyete gelip üzerinde tefekkür etmeye çalışırken gece saat 4’te uyandım. Ve su içmek için mutfağa gittiğinde dışarıda fırtına, kıyamet bir halde yağmur yağıyor. Selamsız yokuşundan aşağıya yağan yağmur yolu doldurmuş ve Üsküdar’a doğru nehir şeklinde akıyordu.
Gündüz olunca da yağmur durmuştu. İz Efendi Babamın daveti üzerine Tercüman sitesine doğru yola çıktım. Ve saat 14 civarında dairesinin bulunduğu blok önüne geldiğimde nakliye kamyonuyla eşya taşınıyor. Ve çalışanlar mola vermiş ve 3 kişinin ellerindeki sigaralar bina girişini duman altı bırakmıştı. Ve bu duman altı maruz kalınan hal ile üzerinde çalıştığım “Duhân” (Duman) sûresini hatırıma getirdi.
Daire kapısı “Haza min fadlı rabbihi”[23] ile açıldı. Selâmlaştıktan sonra sohbetin olduğu solana geçip Efendi Babam ve Nüket Annemin elini öpüp, E.T. kardeşin yanına oturdum. Ve bir müddet sonra Gökyüzü insanları araştırması sohbeti başladı. Bir müddet sonra “Kevser” konusu açılınca bu âyet ile ilgili bağlantısı olduğunu anladım. Ve yazıya döküp faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz. (M.D.) Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.
Bugün 07/12/2025 pazar günü, sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim.
Bilindiği gibi sohbet mevzuu gökyüzü insanları araştırması ikinci cilt 311 sayfada ve sohbet sırası bugün sağ olursak 49 olacak. İnşallah…
Cenabı Hak her birerlerimize bu hakikatleri, kendi hakikatlerimizi Rabbimiz ilahi, esma ilahi hakikatlerini bizlere dünyadayken idrak ettirsin inşallah.
Bu âlemden sermayemizi yüklenmiş olarak gidelim. Heva heves yükünü yüklenmeden onları burada bırakıp, onlar buraya aittir. Çünkü onlar kendi gerçek halimizle yolumuza devam edelim.
Bismillahirrahmanirrahim.
Ramazan bayramının üç gün olması.
Bu mübarek geceler ve bayramlar kitabından bir bölüm almıştık. Sonrası o devam ediyor. Birinci gün ilm’el yakîn, ikinci gün ayn’el yakîn, üçüncü gün ise hakk’el yakîn olarak müşahede edilmesinin ifadesidir. Ramazan bayramı neden 3 gündür? Kurban bayramı neden 4 gün? Neden ikisi de 4 gün veya ikisi de 3 gündür? Olmamış bir özelliği var. Demek ki her ikisinin de öyle düzenlenmiştir. Kurban bayramının dört gün olması şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir.
Regaib gecesi ifadesiyle seyrine başlayan derviş yani manevi rağbet oldu. Mevlut gecesi ifadesiyle gönül evladını faaliyete geçirir. Daha sonra beratını alır. Daha sonra miracını yapar. Daha sonra kadrini yaşar. Daha sonra da şükür, Ramazan bayramını yapar. Bu haller cemal tecellisidir.
Cemal-i ilahi tecellisi içerisinde gark olmuş, kemale ermiş kişinin yavaş yavaş öğrenip yaşadıklarını başka gönüllere de aktarması gerekecektir. Çünkü bu bir manevi görev, devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin celal tecellisine ihtiyacı vardır. Karşı birime fayda sağlamak için irade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına nefs emmaresini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyaç vardır. Ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır. Bu da celal tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendindeki nefsi kese kese, kurban ede ede kurbiyete yani hakka yaklaşmaya başlar. Kurban Bayramı batıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebep olur.
Kurban Bayramı, her günü bu oluşumları dört mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür. Yani şeriatın hakikatini, tarikatın hakikatini, hakikatin hakikatini ve marifetin hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.
Hacı namzedi olan kişi ihramda olduğu zaman süresi içerisinde avlanamayacağı daha evvelce ayet-i kerime ile belirtilmiştir. Bunun sebebi ihramı, ihrama girme, hakikatte beşeriyetinden de soyunmadır. Ve ilahi varlığına bürünmedir. İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur. Dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle irtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsaniyet irtibatı bir ömür boyu devam ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz. İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunması, hakkani varlığı ile kalmasıdır. Dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebepten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor. Çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş. Hem beşeri hem de ilahi kimliğiyle yaşamını sürdürmeye, devam ettirmeye başlamış olmaktadır.
Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurban bayramına ulaşan kimse Baka Billah Allah'ta baki olma yaşamını sürdürmeye devam edecektir.
Kurban Bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurban kesilebiliyor. Fakat dördüncü günü kesilemiyor. Neden acaba? Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi birinci gün şeriat, ikinci gün tarikat, üçüncü gün hakikat, dördüncü gün de marifet mertebesinin ifadeleridir. Mertebelerinin ifadeleridir. Ayrı bir yönden bakıldığında birinci gün efal mertebesi, ikinci gün esma mertebesi, üçüncü gün sıfat mertebesi, dördüncü gün ise zat mertebesi iradesindedir. Zat-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup farklılık ve zuhur olmadığından fiilde yoktur. Bu sebepten dördüncü gün kurban kesilemez.
Kesilmez değil kesilemez. Bakabillah Allah'ta baki olma, Seyri fillah Allah'ta seyir, Meallah Allah'la birlikte seyir, işte bu seyirin sonu yoktur. Bundan sonra da bayram yoktur. Yani Kurban bayramından başka bayram yoktur. Ondan evvel Ramazan vardı. İşte bu seyrin sonu yoktur. Bundan sonra da bayram yoktur. Kurban Bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey irfan mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanma tekrarlanmaktadır. O sene içerisinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar. Diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır. Ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyri idrak edip yaşantısını bu seyir üzere sürdürmesidir.
Kevser suresinin zahir ve batın manasını idrak eden kimseler bu hakikate ulaşmış kimselerdir. Bilindiği gibi Hazreti Resulullah'ın mübarek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler Muhammed Aleyhisselam sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ebter oldu. Haşa soyu tükendi demişlerdi. Bu hadise üzerine Kevser suresinin indirildiği tefsir kitaplarında açık olarak bildirilmiştir. Daha çok malumat isteyenler ilgili bölümleri incelleyebilirler.
İbrahim Aleyhisselam'ın oğlunun kurban edilmemesi, peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından bu seyrin zahir ve batın devam etmesi lazım geldiğindendir. Peygamberimizin evlatlarının küçük yaşta ve ahirete intikal ettirilmesi kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceği içindir. Bir bakıma eğer peygamberimizin erkek evlatları olmasaydı bu sefer ona aklı kül yönünden eksiklik nefsi kül ağırlıklı bir yaşamı olmuş olacaktı.
Sade kız çocukları olması dolayısıyla. Ancak peygamberi-mizden sonra kendi evlatlarından herhangi büyümüş olsaydı yani kemal yaşa insanlık mükellef buluğ çağa ermiş olsaydı en az kendisi değerinde veya kendisinden üstün olması lazım gelecekti ki şan-ı Resulullah'a yakışan bir evlat olsun. Anlaşılıyor mu?
Neden küçük yaşta rahmetlik oldukları? Cenab-ı Hakk'ın lütfu ilahiyesi kendi makamından ötede daha başka makam olmayacağından ama nesiller itibariyle her nesil biraz ileriye gitmesi lazım geldiğinden bizim meslekler içinde öyle derler. Ahi Evran-ı Veli, "Çıraklar ustaları geçmezse sanat ölür." Çok doğru tespit edilmiş. İşte ilim de böyle gelen nesiller babalarının, annelerinin ilminden daha ileriye gitmeleri lazım ki gelişme olsun. Nitekim hep öyle oluyor. Ancak ma’nâ ilimleri Peygamber Efendimizle miraç-i şerif ile birlikte sona erdiğinden daha başka bir ilim gelmeyeceğinden eğer çocuklar büyümüş olsaydı daha ileriye gitmesi lazım geleceğinden Cenab-ı Hak ona erkek evladı verdi ama daha fazla yaş yapmasını istemedi. Çünkü o duruma gelmesi mümkün değil. En az kendi değerinde, peygamberimizin değerinde veya biraz daha üstün olmaları lazım gelecekti. O makam kendisinde son bulduğu için çocukları da küçük yaşta ma’nâ âlemine alınmış oldu.
Resulullah'ın oğullarının küçük yaşlarında ukba âlemine alınması ise peygamberlik zincirinin sona ermiş fakat batıni velayetin Hazreti Peygamberin manevi gönül evlatları tarafından kıyamete kadar devam ettirilmesi lazım geldiğindendir. Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hazreti Resulullah'a ebter yani çok beter oldu. Nesli tükendi, getirdiği din de sona erer dediler. Kendisinin de rahmetlik olmasıyla dini zaten kendiliğinden bitecektir. Telaş etmeyin. Birbirlerini avundurdular bu şekildedir.
İşte bu hadise üzerine nazil olmuş olan Kevser suresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. İlk bakışta nüzül sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde acaba neden inna atayna kelkevser sana kevseri verdik diyor. Yani bu sûrenin gelmesi, Peygamberimizin neslinin kesilmesi, haşa zahiren çocuklarının küçük yaşta alınması ile ehli zahire göre neslinin kesilmesi zannedildi. Nesil ile kevserin ne ilgisi var diye ilk bakışta zahiren düşünülebilir. İşte kevseri verdik demek, Kevser bir nehir olarak bir de havuz olarak belirtilmektedir. Havuz da olsa, nehir de olsa bir değer ve su hayat vermekte zaten hayat ve ilim ma’nâsındadır.
Kevser nehir olarak baktığımızda gönüllerden gönüllere akan yani peygamberimizin kıyamete kadar devam edecek olan manevi evlatlarının bir sistem içerisinde seyrini belirtmektedir. Ve bu ayet-i kerime zati bir âyet olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde âyetleri, tarif âyetleri olarak belirtilmektedir. Burada ise bizatihi kendisi inna muhakkak ki biz “na” biz ita ettik. Neyi? El Kevser. Kevseri sana ita ettik. Kevser sûresinde bunların izahları vardır. Bakanlar oraya göreceklerdir. Biz sana kevseri verdik diye başlıyor olmasını ve devamını çok iyi araştırma yaparak idrak edip yaşamımızı intikal ettirmemiz gerekmektedir.
Bakın buradaki hitabın zat ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz. Zat-ı mutlak sıfatları itibariyle lütufta bulunmaktadır. Bu insanoğluna yapılan lütufların en üst mertebelerindendir. Zati tecellidir. Kûr'ân-ı Kerim'de ben yaptım, biz yaptık diye Cenabı Hak zatına ait olan âyetleri vardır. Diğer bazı âyetler tarif babındadır. İşte onlar cennete gireceklerdir. Onlar cehenneme gireceklerdir. Anlatım bir başka dilden dolaylı olarak tarif âyetleri vardı. Kıyas âyetleri vardı. Ama bazı âyetlerde var ki Cenabı Hak doğrudan doğruya ben yaptım ve fi ruhi ben üfledim. Ne müthiş bir hadisedir. Biz bunları ezbere okuyup geçiyoruz. Sanki bir rüzgar esiyor sokaktan esip gidiyor. O da işte biraz serinletti gibi, âyet okuduk gönlümüz rahatladı gibidir. Gönlümüz rahatlayacak ama aklımız da rahatlayacak. Sadece gönül rahatlığı yetmiyor. İdraksiz gönül duygular hanesi olmaktadır. Duygular da belirli bir süre insanı meşgul edebiliyor, huzur verebiliyor ama duygu ismin üstünde geçici oluyor. İşte bu duygular ilim ve irfaniyet ile sabitleştirildiğinde gerçek sahiplik o ilme ve irfaniyete o zaman belli oluyor. O zaman o duygular hayali ve nefsi duygular değil, ilahi duygular oluyor. İlahi duygular kardeşimin ismi duyguda için latife acaba gerçek anlamda nesil ifadesi ile ilgili olarak verilen kevser nedir?
Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri itibariyle incelememiz gerekmektedir. Yani kevser kelimesini evvela harfleri itibariyle anlamamız gerekmektedir ki oradan nüfus ederek derinliğine doğru Kevser hakikatinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Çünkü her bir kelime birer harflerden meydana geliyor. Her harf bir sembol, bir mana ifade ediyor ve bu ma’nâlar birleşerek bütünleşmiş bir manayı meydana getiriyorlar.
“Kef” harfi onun önünde Vav, “Se” peltekse ve “Rı” harflerinden meydana geliyor. Dört harf. Üçü ana harf, birisi yardımcı harftir.
Salat kelimesinde olduğu gibi salat kelimesinin içinde kendi hakikatleri var. Açık olarak ortaya getiriyor. Ama bunu namazla değiştirdiğimiz zaman sıfıra düşüyor mana. %10'a düşüyor. Hadi 10 puan verelim. %10'a düşüyor. Yani salat kelimesi %100'ü ifade ediyor. O %100'ü ifade edilen eden edilen ma’nâ kelime değiştiği zaman namaza dönüştüğü zaman verimliliği %10'a düşüyor.
Türkçe de değil onun farisi niye namaz işte onun için onu diyorum. Türkçede de değil işte onu diyorum. Nasıl girmiş içimize bu salat? Bir işte diğer taraftan yaratma kelimesi, diğer taraftan felsefe kelimesi girmiş içimize kesmiş budamış neyimiz varsa bizim ma’nâ olarak hepsini bir basitleştirmiş, dünyevileştirmiş o canım güzel fiillerimizi, hareketlerimizi çok satıha indirmiş, basite indirmiş. Müslüman niyet ederken de salat salat salat salat, namaz diye Kur'an-ı Kerim'de bir şey geçmiyor ki yok ki Kûr'ân-ı Kerim'de hadislerde var mı?
Mirac gecesi, mirac gecesi salat edildi. Orada mirac namazı deniyor. Namaz dur Rabb namazda diye çeviriyorlar. O zaman ne Osmanlı vardı ne o farisiler vardı. Namaz kelimesi Farisiden'den geliyor. Kardeşimizin dediği gibi farisiden oda Hintçe'den geliyor. Sankritçe mi ne diyorlar? Hindara diye bir ibadetleri var. O namaz dedikleri o işte kendilerinin anlayışına göre dua karşılığı bize karşılığı tabii ki dua edeceğiz ama salat bu ma’nâ da bu yani genel ma’nâsını namaz hiç karşılamıyor ilgisi de yok hiç ilgisi yok nasıl girmişse içimize işte böyle kevseri düz olarak okuduğumuzda tabii içimize bir hoşluk geliyor. Bir duygusal hal geliyor. Ama kevser nedir? Sadece işte bir nehirdir. Genel olarak bir şeydir. Havuzdur gibi. Mahşer günü o havuzdan güya Hazreti Ali efendimiz onun başında olacak müminlere birer kepçe, birer bardak ne varsa o gün ve susuzlukları giderilmiş olacak bir bardak içmeyle O sıkıntılı günde hiç su sıkıntısı çekmeyecek müminler. Oradan bir bardak içtiğinde bereketliymiş.
“Kef” kelam-i ilahi veya kün ol hükmündedir. Kevserin başındaki kef, onun ilavesi vav, varidat-ı ilahi, ilahi lütuf ve ihsan. Ayrıca velayeti temsil etmektedir.
“Se” oradaki peltek se bilindiği gibi sena övgü veya sev sev elbise giyilecek şey örtü var aslında. “Se”nin üç noktası ilm’el yakîn, ayn’el yakin, hakk’el yakîn mertebelerini ifade etmekte ve “Se” bir gemi gibi, kayık gibi değil mi?
“Be” de öyle, “Se de öyle. O şekilde ve bütün hakikat-i ilahiyeyi bünyesinde kucaklamış, gemiye almış. İlahi deryada onu yerlerine götürüyor. Emanet nerelerde, hangi adalarda ne varsa yerlerine götürüyor ma’nâsındadır.
“Se”nin üst noktası ilmel, aynel, hakk’el yakîn mertebeleri. “Rı” ise rahmet-i ilahi ilahi rahmettir.
Bu oluşumlar kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki kevser verilmiştir. Bu hakikatleri idrak eden o olmuştur. Kelam-ı ilahinin lütfedilişi, varidat-ı ilahinin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, rahmet-i ilahinin tecellisi ile gark olup kevserin hakikatine ulaşan kimselere de ne mutlu…
Dini kitaplarımızın bölümlerinde Kevserden iki türlü bahsedilmiştir. Birinde Kevser bir havuzdur. Mahşerde Müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. İkincide ise Kevser cennette bir nehirdir demişlerdir ki ikisi de doğrudur. Yani hem mahşerde hem de cennette zuhur yeri vardır. Bu zahir yönü itibariyledir. Bir de batıni yönü vardır ki biz bunu da incelemeye çalışalım. Batıni yönden baktığımızda kevserin gerçekten kişi de meydana gelen hem bir havuz ve hem de bir nehir olduğunu görmek-teyiz.
Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içerisinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği de tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine de ihtiyacı kalmayacağı da açıktır. Bu yönüyle baktığımız zaman kevserin bir havuz olduğunu görmekteyiz. Kevsere nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise işte burasının batını itibariyle nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.
Fetih suresi (48/10) âyette, “Ey Muhammed, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlardır. Allah'ın eli de onların ellerinin üstündedir.” Patlatır insanı, Biraz düşünse kafamız tavana vurur.
Zıplamaktan, hoplamaktan. Yani öyle nefsi manada zıplamak, hoplamak değil. Hak muhabbetiyle hoplamak ki yani içerideki enerjiyi o kadar siklet ile hoplattırmasıdır.
Âyetlerin birçoğu böyledir de biz uyku halinde okuduğumuz için uykuda bizi uyandırmıyor. Uykudan uyandırmıyor. Okuduğumuzu zannediyoruz geçiyoruz.
Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlar-dır. Ayrıca Allah'ın eli de onların ellerinin üstündedir. Yani iki el tutuştuğu zaman üçüncü el Allah'ın elidir. O görünmeyen gayb elidir. Burada üç el yedullah ve yed-i resulullah ve yed-i abd, kullarının elleri birleşmiş oluyor. Ve O elindeki mülk ne bereketlidir ifadesiyle de burada birleşme sağlıyor.
Yed-i, yed-i kul yani kulun eli, abdin eli, risalet eli ve uluhiyet eli üstündedir. Bakın üç el birleşiyor. Bundan başka zaten bu âlemde başka el yoktur. Diğer eller bunların devamlılıklarıdır. Bir daha abd eli yed-i risalet risaletin eli yedullah Allah'ın eli tabii Allah'ın eli dendiği zaman bizim beş parmak elimiz gibi bir elden değil, kinaye yani sistem olarak bizim elimize benzer değil ma’nâ eli olarak el neye yarıyor? Günlük işlerimizde derse tutmaya yarıyor değil mi? Tutmaya yarıyor. Demek ki evvela abdin elini risalet eli tutuyor. Sonra ikisini birden de Allah'ın eli tutuyor. Bundan daha sağlam bir şey olur mu bu âlem de? Bu tutuştan işte o bereketli el dediği bu eller mülk elindeki olan o eldeki mülk nedir? Kur'an-ı Kerim'de de iki elden bahsediliyor.
Birisi tebbet yeda Ebi Leheb. Allah muhafaza etsin elin kurusun ma’nâsındadır. O neyin? Nefsin eli kurusun ma’nâsındadır. Burada ise ilahi elden bahsediliyor. Bak iki el biri cehenneme götürüyor. Aynı elin kullanma şekli itibariyle aynı el kullanma şekli ve anlayış itibariyle biri cehenneme götürüyor, biri Allah'a götürüyor. Allah yolumuzu o sistemde
Ey Muhammed, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlardır. Bana bakan hakkı görür hükmü burada da geçerlidir. Çünkü men reani fakat reel hak. Kim ki beni gördü, hakkı gördü. O zaman yedi Resulullah'a tutan Allah'ın elini tutmuş oldu açık olarak. Ayrıca o el tutuşta Allah'ın eli tutulmuş oluyor. Ayrıca bir de Allah'ın eli tekrar müstakil olarak o ellerin üstünde var. İki defa Allah'ın eli dolaylı olarak birisinde birisinde açık olarak tutulmuş oluyor. Bu âlemde bundan büyük bir şey olur mu? Lütuf olur mu? Büyük makam olur mu? Talip ile matlubun hak yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahitleşmeleri esnasında onlar ki birbirleriyle gönülden alışveriş yaparlar. Zanneder ki onlar kendileriyle alışveriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alışveriş yapmaktadırlar. Onların elleri üzerinde Allah'ın eli vardır. Hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.
Yukarıda belirtilen ayetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izah edilmiştir. Dileyenler araştırabilirler. Yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batıni yönde ilgilendiren ifadesini anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.
Bu âyette biat yani ele tutuşup ahitleşmek Resulullah'a Hudeybiye'de vaki olan bir attır ki beyat-i Rıdvan namıyla belirtilen biattır. Ashabtan 1400 kişi biat etmiştir. Tarihi ifadesi o. Gitmiştik yani oraya Hudeybiye'de o ma’nâyı gidiyoruz tespih alıyoruz başörtüsü tabii onlar da lazım da ama esas orada o hali yaşamak lazım geliyor. Yani peygamberimizin o gün orada ashabıyla birlikte bulunduğu hali yaşamak gerekiyor. Onun için orası nikah, bakın akit yeri olmuş.
Mikat mahalli. Ey hak taliplisi can, şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak. Bak ki yeni ma’nâları anlamaya mahal hazırlamış olasın. Böylece idrakin genişlemiş, ihata gücün artmış olur. İyi bil ki ne varsa sende vardır. Sen de bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın. Artık hayalden kurtul. O gün ve daha sonraki günlerde Risalet Hazreti Resulullah aleyhissalatu vesselam efendimizin elini tutan kimseler değişik manevi mertebelerde olduklarından o alışverişten her birerleri ayrı ayrı feyz aldılar.
Şimdi her insanın hepsi aynı anlayışta değil. Bütün insanlar hepimiz de öyleyiz. İşte kim Hazreti Peygamber efendimizden kendi idraki itibariyle hayata nasıl bakmışsa onun onu nasıl görmüşse o hadiseleri nasıl değerlendirmişse o kişi o kadarıyla yani o haliyle ondan feyiz almıştır. Herkes hepsi feyz almaktadır. Herkes de kendi özelliğine göre hususiyetine göre onu alabilmektedir.
Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan muhabbetullah, marifetullah, muhabbeti resulullah değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. O gün sahabe-i kiram aktarılırken ondan sonra kıyamete kadar da olacaklar. Yine aynı şekilde olacaktır. Tekrar edelim. Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan geçen Siryani zati derdi, Nusret Babam (r.a.) Bu geçişlere, gönülden gönüle akışlara, geçişlere zati cereyan zati muhabbetin dönüşüp geçmesi gönülden gönüle…
Bir sohbet denilen konuşmalarda veya işte o profesörler çıkıyorlar. Ne diyorlar onlara? Konuşmalarını seminer, konferans. Konferans evet, konferans gibi değil bunlar. O muhabbetin, muhabbetullah'ın dönüşmesinin hissedil-mesi lazım geliyor ki kişiye o tohum, o şey atılmış olabilsin. Gönlüne ilahi muhabbet tohumu atılabilmiş olsun. O da onu kevser suyuyla sulayarak verimli hale getirsin.
Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan muhabbetullah, marifetullah, muhabbeti resulullah değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır. Bazılarında bir nesil yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir. Bazıları iki nesil, bazıları 34 nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alışverişi muhabbet akışını iletebilmişlerdir. Sahabenin de büyüklerinden olan dört halifeyi, dört halife Hulefa-i Raşidin'den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır.
Bu gönülden gönüle geçen akış, Hazreti Ali efendimizden bugün bakın bizlere kadar her birerlerimize kadar bizden sonra gelecek nesillere devam etmektedir.
Nasıl canlı ve nasıl güçlü bir akış işte Kevser Nehri bu ve bu hangi gönüllerden geçiyorsa bütün onlar hepsi Peygamber efendimizin manevi evlatlarıdır. Hepimiz öyleyiz. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın. Hepimiz ehlibeytteniz. Hiç şüphemiz olmasın. Elhamdülillah.
Fiziken kan bağımız yoksa da can bağımız var, ruh bağımız var. Bu aslında kan bağından daha ileri bir mertebedir.
Sahabenin de büyüklerinden olan dört halife, hulefa-i raşidinden gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren Hz. Ali radıyallahu anh kerremallahu veç efendimizden gelen akışın bugünlere ulaştığını ve inşallahu teala kıyamete kadar devam edeceğini de biliyoruz.
Hulefa-i raşidinin diğerleri için söz söylememiz yersiz olur. Çünkü ayrı konudur. Allah celle celalü hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın. İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine efendimizi görenlere, ona tabi olanlara ashap sahabe, sahabeler dendi. Onları görenlere tabiin, tabiini görenlere tebe-i tabiin dendi. Çünkü onlar güçleri nispetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aktardılar. El ele, diz dize, göz göze diye ifade edilen bu zincirleme oluşum batın olarak bakıldığında zahiri kevser ırmağıdır.
Efendimiz de başlayıp kıyamete kadar elden ele sürecektir. Hazreti Resulullah efendimizin kendisi Kevser Gölü kaynağıdır. O kaynaktan akıtılarak yola çıkanların da Kevser ırmağıdır. Batını ise efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak seyretmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmektedir. İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan kepse ırmağı daha sonraları inceleyerek yoluna devam eder hale gelmiştir. Kevser ırmağının getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde haktan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah'ın celle celalü eli vardır. Onun için Fetih suresi 48/10. “Yedullahi fevka eydiihim” Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir buyuruldu.
Kur'an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah'ın celle celalü insanlarla birlikte olduğu belirtilirken nasıl bir anlayış ise zaman ve mekandan tenzih edilerek o kendisi var ettiği halde bu âlemlerin dışına atılmaktadır. Yani Allah'ımız bu âlemleri halk ettiği halde, kendi mülkü olduğu halde güya onu yüceltir konusu ile zamandan ve mekandan Allah münezzehtir deyip onu gökyüzüne, âlemlerin ötesine çıkartmaktayız. Bu Allah'a ne dünyada ne ahirette ulaşmak mümkün değildir.
Allah bize diyor ki, "Ey kulum, ben sana şah damarından daha yakınım." Bunu kolayca anladığımızı zannediyoruz. Şah damarımızdan yakınmış. Şah damarınızdan yakınım demiyor. Sadece oraya bir kelime ilave ediyor. Şah damarınızdan daha yakınım. Demek ki bizde bir şah damarı var. Bir de daha yakın. Daha da yakın. Şah damarından daha da yakın bir yerimiz var. Bir halimiz var. Bunu gözden kaçırıyoruz. Şah damarı sadece. Şah damarı ne ifade ediyor? Bizim bedensel varlığımızı ifade ediyor. Kesildiği zaman şah damarımız yok oluyoruz. Ama daha yakın olanı onun kendi varlığı bize nef ettiği ve nefahtü fihi min ruhi damardan daha yakın şah damarımız maddeye dönüştüğü için dışarıda kalıyor. Ama ruhaniyetimiz özümüzde, içimizde, hakikatimizde kalıyor. İşte daha yakın olan bize o daha yakın derken aynı olan ma’nâsındadır. Ayrıca daha yakın ya Hazreti Resulullah efendimizin kendisi Kevser gölü kaynağıdır. O kaynaktan akıtılarak yola çıkarılanlara Kevserdir.
Batını ise efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak seyretmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmektedir. İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelerek yoluna devam eder hale gelmiştir. Kevser imanın geçtiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde haktan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah'ın (c.c.) eli vardır.
Onun için Fetih suresi (48/10) Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir buyuruldu. Kur'an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah'ın celle celalü insanlarla birlikte olduğu belirtilirken nasıl bir anlayış ise zaman ve mekandan tenzih edilerek o kendisi var ettiği halde bu âlemlerin dışına atılmaktadır. İnsanlığın bu anlayış içerisinde rablarına ulaşmaları da mümkün değildir. İnsanoğlu artık hayalinde var ettiği rabbı hasına değil, Kur'an ve hadislerde bahsedilen gerçek anlamda Rab’bül erbaba yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.
Bugün ve gelecekte el tutan yani el alan kimseler geriye doğru baktığında bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hazreti Resulullah'a oradan da diğer Peygamberler vasıtası ile Hazreti Allah'a kadar ulaştığını görmekteyiz. Açık olarak bu şekiliz, şüphesiz işte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha o zincire bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devam etmeye koyulmuştur.
Hem zahiren ve hem de batınen gerçek yol ve yolculuk da budur. Gönülden gönüle akan maneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hazreti Resulullah'ın gönül evlatlarıdır. Kıyamete kadar da nesilleri devam edecektir.
İlk bakışta kevser denilenin kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de az geride olan izahları inceledikten sonra bu hakikati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin kevser sözcüğü olduğunu da görmekteyiz. Eğer Hazreti Resulullah'ın batın bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamayacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve peygamberlik zinciri de sona ermiştir. Hz. Ali efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hüseyin'in soyundan seyyitlerimiz ve şeriflerimiz zahiren gönül evlatları da batınen Hazreti Resulullah'ın kıyamete kadar sürecek mübarek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübarek ümmetleridirler. Evet. Yani onlar da evlatlarıdır.
Ona ebter oldu yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekteyiz. Gerçek budur ki Hazreti Resulullah'ın nesilleri batında ve zahirde velilik mertebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devam etmektedirler. Allah Celle Celalü feyzlerinden cümlemizi yararlandırsın.
O halde ey Kevser suresini okumaya başlayan muhabbetli insan, bu halleri idrak ettiysen fesalli kalk hemen namaz kıl, salat eyle. Kimin için? Li rabbike. Rabbin için. Kendin için değil. Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın rab için olduğu, nefis için olmadığını hemen anlarız.
Bilindiği gibi bu sûre içerisinde geçen “fesalli” daha başka birçok konular hakkında bizlere bilgi vermekte ve yol açmaktadır. Burada da bu konuyla ilgili olduğu yönüyle izah edilmeye çalışılmaktır. Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın, salatın Rab için olduğu, nefis için olmadığını hemen anlarız. Ey insan kendini aldatmadan biraz düşünüver. Gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf rabbin için mi yoksa ileride nefsine menfaat sağlamak için midir? Cennet dahi olsa. İşte burada kılınacak namaz mirac namazıdır. Sıradan beşeriyetinden meydana gelen salat namaz değildir.
Kevser suresi 108'e 2 ayetinde. “Fesalli lirabbike” öyleyse rabbin için namaz kıl. Eğer bu hadiseyi idrak ettiysek namazın mirac namazı olmuştur. Namazımız mirac namazı olmuştur.
Salat namaz isimli kitabımızda kısaca bahsetmiştik. Hazreti Resulullah Miraç'ta bir perde gördü. Onu açmak istediğinde Cebrail dur Rabbim namazda dedi. 1400 küsur sene evvel olan hadiseyi bugünkü anlatıma döndürüyor. Orada namaz diye bir şey yoktu ki o zaman peygamber miraca çıktığı zaman ne Farisiler vardı, ne Osmanlılar vardı, ne bir başka şey vardı, ne de bu kelime vardı. Nasıl çevriliyor bunu anlamak da mümkün değil. Salat geçiyor. Salat geçiyor. Aslında salat dur. Rabbın salatta, dur kelimesi de ruveyd. Ruveyda imiş aslı. Hadisin aslında ruveyda. Yani asaletli ol manasında. Acele etme manasında. Yani perdenin açılması için acele etme manasındadır. Salat namaz isimli kitabımızda kısaca bahsetmiştik.
Hazreti Resulullah miracta bir perde gördü. Onu açmak istediğinde Cebrail dur rabbin salatta dedi. Bu hakikati idrak ettiğin zaman anlarsın ki sen rububiyet namazını kılmaktasın. Beşeriyet namazı salatı değil. Peygamberimizin bahsettiği gibi namaz müminin miracıdır. Namaz yani salat gözümün nurudur. Salat dinin direğidir dediği bu salat namaz değildir. Rabbinin namazını kılmaktasın. Dolayısıyla rabbin sende namazda olur. Burası da başka tarafıtır. Rabbinin namazını kılarsın. Dolayısıyla da rabbin sende salatta olan olur. Yani ubudet olur. İbadet değil. İbadet kulun fiili, ubudet hakkın fiili diye tarif etmişler. Böylece rabbin için namaz kıl ifadesi gerçek anlamda da yerini bulmuş olur.
“Venhar” ve kurban kes. Ey insan, bu hakikatleri gerçekten idrak ettiysen bir de rabbin için kurban kes. Zahiren koç kurbanı kes. Batınen ise kevser ırmağını akıtacağın gönüllerdeki nefsani duygularını tümünü kes. Yani Kevserin akmasına mani olacak neler varsa dal, taş parça giderken ona onların hepsini temizle ve kes. Nefsani duygularının tümünü kes ve onları kurban et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir. Fakat zülcelali vel ikram yani celal ve ikram sahibi demektir. İkramı celalinden geçmektedir.
Gönül âleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyri gerçekten tamamlamış kimseler diğer insanlara sadece dış görünüş ile benzerler. İç bünyelileri ise tamamen farklıdır.
Kamil insan içinde ve dışında yani afaki ve enfesi daima rabbı ile olandır. Noksan insan ise daima nefsiyle olandır. İki insan sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler. İç dünyaları ise çok farklıdır. Oyüzden Peygamberimiz “Yemen-i Puşi, Puşi Yemeni,” demiş. Yani yanımdaki Yemen kadar uzaktadır ama Yemen'de olan da yanımdadır, demiş ve bu iki özelliği açık olarak göstermiştir. İki insan sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler. İç dünyaları ise çok farklıdır.
Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kamil insanlar yaparlar. Diğer insanlar da sadece onlara benzediklerinden benzer bayramı yaparlar. O da gene insan-ı kamilin onlara lütfundandır.
Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik? Bayram yapıyoruz.
Yani ne yaptık da bayramı bayram çocuğu olduk. Bayramı hak ettik. Kevser sûresi (108/3) âyetinde doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan sana kin tutan kimsedir. İşte haşa ona ebter diyenlerin kendileri ebter oldu. Adları sanı kesildi. Zahiren böyle olduğu gibi bizler batının içimizdeki nefs emmarelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz, kesilir. Yapmamız gereken de budur. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle kurban bayramını idrak eyleyen kimselerden eylesin.
(108/2) fesalli rabbrabbike venhar. Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Şimdi bunun karşılığında diğer ifadesiyle 6'ya 162 âyetinde “kul inne salati ve nüsuki ve mahyaya ve memati lillahi rabbil âlemin”. Ey Muhammed Aleyhisselam de ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerimde, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir." Burada ifade ne kadar değişti?
Ne müthiş bir ifade var. Diğerinde “fesalli lirabbike venhar” derken deniliyor iken hitap mükellefe yani bireye aktarılıyor iken Allah tarafından. Çünkü yukarıda ne dedi? “İnna atayna kel kevser” ve Allah'ın zati kelamı yine devam ederek o halde fesalli rabbike venhar. Yani biz sana kevseri verdik. Sen de bunun karşılığında salat eyle ve kurban kes.
Bu ayeti biliyorsunuz Kurban bayramlarında, bayram namazında, hutbesinde bu âyeti okurlar. Bunun üzerine kurarlar. İşte kurbanı kes, koçu kes, büyük baş kes kişi girsin, neyse arızası olmasın, sağlam olsun diye. Bunun üzerine Hazmi babam gidermiş kurban almaya, kurban pazarına nerede böyle sakin, garip, düşkün bir kurban varsa gider onu seçermiş. Başkaları hani güçlü olacak ya sırat köprüsünü onunla binip geçecek. Daha güzel olsun diye, daha işte şanlı olsun diye onları alıp keserler.
İşte Hazmi babam da nerede varsa öyle bitkin, yorgun, garip kesilmeyecek gibi değil ama ufak tefek arızası olanları gider seçermiş. Neden diye sorduklarında, "E bu garipler de kurbandan şereflensin diye ben de onları seçiyorum." demiş.
(6/162) Ey Muhammed de ki şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de yaşamam da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.
Yani (108/2) âyetinde “fesalli lirabbike” rabbin için kıl bunları yap kurbanını kes dendiğinde bakın tavsiye olarak rabbin için yap.
Ne yapıyor kul bunu idrak ede ede ede ede ede ede sonunda öyle bir hale geliyor ki ey Muhammed de ki yani Peygamber efendimiz her şeyin öncüsü olduğu gibi konunun da öncüsü kul dendiği zaman burada Muhammed ismi yazmıyor. Yazabilirdi. Kul ya Muhammed de ki ey Muhammed diye yazmıyor. Neden yazmıyor?