Yed'ûne fîhâ bikulli fâkihetin âminîn(e)
Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler.
Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler.
Duhân Suresi 55. ayet, cennet ehlinin nimetlere erişimini ve bu erişimin getirdiği güven duygusunu vurgular. Ayet, 'çağırmak/istemek', 'meyve' ve 'güven içinde olmak' kavramları üzerinden cennetin huzur ve bolluk atmosferini tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'يدعون' ifadesi, cennet ehlinin arzu ettikleri meyvelerin kendilerine kolayca sunulmasını, yani bir talep veya çağrı üzerine anında hazır olmasını ifade eder. Bu, dünyadaki gibi bir çaba gerektirmeyen, ilahi bir ikramı gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'يدعون' fiili, 'isterler, talep ederler' anlamındadır. Cennet ehlinin diledikleri her türlü meyveye, sadece istemeleriyle ulaşabilecekleri mecazi bir anlatımdır; yani bir çağrı veya talep üzerine hemen hazır bulunmalarıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'daki geniş spektrumuna dikkat çeker. Bu bağlamda 'دعوة', sadece bir yakarış değil, aynı zamanda bir talep ve çağrı anlamını da taşır. Cennet bağlamında, bu talep, Allah'ın lütfuyla anında karşılık bulan, hiçbir engelle karşılaşmayan bir isteği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فاكهة' kelimesinin 'fâkihe' kökünden geldiğini ve 'zevk veren, lezzetli olan' anlamını taşıdığını belirtir. Cennetteki 'fâkihe', sadece besleyici değil, aynı zamanda ruhsal ve bedensel haz veren, çeşitliliği ve güzelliğiyle insanı mutlu eden her türlü meyveyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'فاكهة' kelimesinin 'fâkihe' kökünden türediğini ve 'eğlenmek, neşelenmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'fâkihe', cennet ehlinin sadece karınlarını doyurmakla kalmayıp, aynı zamanda ruhlarını da şenlendiren, onlara keyif ve neşe veren nimetleri simgeler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'فاكهة' kelimesinin 'fâkihe' kökünden geldiğini ve 'lezzet veren, hoş kokulu' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'bütün meyveler' ifadesi, cennetteki nimetlerin sınırsızlığını ve çeşitliliğini vurgular; her bir meyvenin kendine has bir lezzet ve güzellik sunacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أمن' kelimesinin 'korkunun zıttı' olduğunu ve 'kalbin sükûnet bulması, endişeden uzaklaşması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âminîn' ifadesi, cennet ehlinin sadece fiziksel nimetlere sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda psikolojik ve ruhsal olarak da tam bir emniyet ve huzur içinde olduklarını, hiçbir kötü durumla karşılaşma korkusu taşımadıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أمن' kavramının 'korkudan emin olmak, güven içinde olmak' anlamını taşıdığını ifade eder. Cennet ehlinin 'âminîn' olması, onların geleceğe dair hiçbir endişe taşımadıklarını, nimetlerin kesilmesinden veya herhangi bir zararın kendilerine ulaşmasından korkmadıklarını gösterir. Bu, cennetin en büyük nimetlerinden biri olan kalıcı huzuru ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emn' kavramının Kur'an'da hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir güvenlik ve huzur hali olarak ele alındığını belirtir. Cennet bağlamında 'âminîn', sadece dışsal tehlikelerden korunmayı değil, aynı zamanda içsel bir dinginliği, ruhsal bir emniyeti de ifade eder. Bu, cennetin vaat ettiği nihai barış ve sükûnet halidir.
Duhân Sûresi
Âyet-i kerime sayısal değeri (44+55= 99) dur.
Ölüm sonrası halk tarafından yapılan yedisi, kırkı, elli ikisi gibi uygulamalar olmaktadır, (7 + 40 +52 = 99) etmektedir. Bu demektir ki o kişinin 52. gününde 99 esmâ-i ilâhîyyenin hükmü o bedenin hükmünden çıkmış olmaktadır.
Yedinci günde sıfatı subûtiyye denilen zâti hükümler tamamen kişinin üzerinden çıkmaktadır.
Kırkıncı günde esmâ-i ilâhîyyedeki isimlerden kırk tânesi ve elli ikinci günde kalan esmâ-i ilâhîyye madde bedenden çıkmaktadırlar.
“Âdem’e bütün isimleri öğretti” sözü bir yön ile günümüzde bilimsel çalışmalar neticesinde her birerlerimizin biyolojik yapılarındaki DNA yapıları olarak açıklanmıştır. Vücudumuzdaki her DNA yapısı bir esmâ-i ilâhîyyenin özelliklerini taşımaktadır. Kişilerin bu şekilde ağırlığı hangi esmâ üzerine ise bu faaliyete geçmekte diğerleri ise bâtınında kalmaktadır çünkü çalıştırılması için saha bulunamıyor. Ve işte irfâniyet burada devreye giriyor, irfâniyet Âyet-i Kerîme’lerin gerçek yönleriyle kişinin beynine inmesini sağlayarak kişinin fizîki istikametini de onların yönüne çevirmektedir. Burada isti’dâd kabiliyet ile ortaya çıkmaktadır. Kişinin isti’dâdı var kabiliyeti yok ise o isti’dâd bâtında kalmaktadır ki bu da insan için çalışmanın gerekliliğine bir göstergedir.
Herbirerlerimize Cenâb-ı Hakk (c.c) yeteceği kadar her esmâsından vermiştir ancak bizlerin şartlanmaları, yaşayış gerekleri bizleri başka bir taraflara itmiş ve gerekli olan esmâ-i ilâhîyyeleri faaliyete geçiremediğimizden dolayı zararlı olmaktayız.
Cenâb-ı Hakk (c.c) kitapları ve resûlleri aracılığı ile bizlere emr-i teklifiler sunmuştur ve bunları uygularsanız şunlar olacaktır şeklinde çerçevesini bizlere bildirmiştir. Bundan sonrası artık bizim çalışmalarımıza kalmıştır.
Bizler bunları yapmaz isek isti’dâdımız bâtında kalarak ziyan olmaktadır bu nedenle netice olarak sürekli çalışmak gereklidir.[54] “ İz- -T-B- ” Âyet-i kerimenin sayısal değeri göz önünde bulundurulsa 99 du. Buda esmâ-i ilâhiyye sayısal değeridir. Meyve ise esmâ-i ilahiyyenin ma’nâ meyvalarıdır. Esmâ-i ilahiyye meyvlarından hangisini isterlerse onun ilmi ma’nâsını alırlar. Çünkü onlar esmâ-i ilahiyyenin hakikatine vakıf olmuşlardır. (M.D.)