Velleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti ve âmenû bimâ nuzzile ‘alâ muhammedin ve huve-lhakku min rabbihim(ﻻ) keffera ‘anhum seyyi-âtihim ve asleha bâlehum
İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed'e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed'e indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.
Bu ayet, iman edenlerin, salih amel işleyenlerin ve Hz. Muhammed'e indirilen hakka inananların ahiretteki durumlarını ele almaktadır. Ayet, bu kişilerin günahlarının örtüleceğini ve hallerinin ıslah edileceğini vurgulayarak, iman ve salih amelin önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve dilin ikrarıyla birlikte emniyet ve güven duygusuyla ilişkilidir. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) ifadesi, sadece sözlü bir kabulü değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve Allah'a tam bir güveni ifade eder ki bu da kişinin kendini güvende hissetmesini sağlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'îmân' (إيمان) kavramı, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve güveni içeren aktif bir tutumdur. Ayetteki kullanımı, Hz. Muhammed'e indirilen hakka inanmayı da kapsayarak, bu teslimiyetin somut bir tezahürü olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), 'salah' (صلاح) kökünden türemiş olup, bozukluğun zıddı olan iyilik ve düzgünlük anlamına gelir. Ayetteki 'amelû's-sâlihât' (عملوا الصالحات) ifadesi, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda topluma faydalı, ahlaki ve doğru her türlü fiili kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (صلاح), bir şeyin doğru ve düzgün olması, bozukluktan uzak olmasıdır. Salihât (صالحات) ise, hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, şeriatın ve aklın uygun gördüğü her türlü güzel fiili ifade eder. Ayetteki kullanımı, imanın pratik hayattaki yansıması olarak vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), şüphe götürmeyen, sabit ve gerçek olan şeydir. Ayette 'hüve'l-hakku min Rabbihim' (هو الحق من ربهم) ifadesi, Muhammed'e indirilenin Allah katından gelen mutlak gerçek olduğunu, hiçbir şüpheye mahal bırakmadığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak (حق), varlığı sabit olan, doğru ve adil olan şeydir. Kur'an'da sıkça Allah'ın sıfatı olarak da kullanılır. Ayetteki bağlamda, Hz. Muhammed'e indirilen vahyin, Allah'ın değişmez ve mutlak hakikati olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kefere (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Günahların örtülmesi (tekfîr), Allah'ın rahmetiyle günahların silinmesi ve görünmez kılınmasıdır. Ayetteki 'keffera anhum seyyiâtihim' (كفّر عنهم سيّئاتهم) ifadesi, iman ve salih amellerin günahları affettirici gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefere (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Günahların örtülmesi (tekfîr), Allah'ın günahları silmesi, affetmesi ve onları yok saymasıdır. Bu ayette, iman ve salih amellerin, Allah'ın lütfuyla kulların günahlarını örtmesine vesile olduğu belirtilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bâl (بال), kişinin durumu, hali, gönlü ve zihni anlamına gelir. 'Aslaha bâlehum' (أصلح بالهم) ifadesi, onların işlerini, durumlarını düzeltmek, gönüllerine huzur vermek ve hallerini iyileştirmek demektir. Bu, hem dünyevi hem de uhrevi rahatlığı kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bâl (بال), insanın içinde bulunduğu hal, durum ve zihinsel durumu ifade eder. Ayetteki 'aslaha bâlehum' (أصلح بالهم) ifadesi, Allah'ın iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin hem iç dünyalarını hem de dışsal durumlarını düzelteceğini, onlara huzur ve istikrar vereceğini belirtir.
Muhammed Sûresi
Bu âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Sure sayısı 47 ve âyet sayısı 2 dir. Toplarsak 47+2= 13 tür. (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. Âyetin bağlı olduğu yer ve mertebe burasıdır.
Âyet içinde geçen Muhammed (s.a.v) hakkında bilgi başlarken bölümünde verilmişti.
İman ehlinin ibrahimiyet, museviyet, iseviyet, muhammediyet mertebeleri vardır.
İkra ayetinde “rabbinin adı ile oku”[36] denilmiş. Ve efendimiz s.a.v. e ilk başta zât mertebesinde değil rububiyet mertebesinde okumaya ve eğitime başlaması istenmeştir. Unutulan ve tahrif edilen mertebe tesbit edilsin ve yerine doğruları konulsun ki istenilen amaç yerine getirilmiş olabilsin.
İşte burada ikân değilde imandan bahsedilmesi esmâ mertebesinden iman (biraz aşağıda mesnevi-i şerif beyitlerinde daha iyi anlaşılacaktır) ve salih amel ile programı hakktan tatbikatı kuldan işlenilen amelden bahsedilmektedir. Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân zât ve tafsili sıfât mertebesinden Furkan dır. Kendisi “Ümm” ana olduğu için aynı zamanda “Ümm’ül Kitab” Ana kitabdır. Kendi hakikatin kendi gönlüne inmiştir. Aynı zamanda Kûr’ân-ı Kerim irfan ehli tarafından gönül kitabı olarak okunduğundan Kûr’ân-ı natık olarak adlandırmışlardır.
“huve-lhakku” hakk olarak hüvesinden hüvesine indirilmiştir. Hüviyet-i mutlaka olan “Hu” dan Abduhu ve Resülühu olan mukayyed yönüne Rabbi olan Allah tarafından ma’nâsı hafifletirilerek Hakk’ça ya, Rab’ça ya ve Arapça ya indirilmiştir.
Allah’ın insanların günahlarını affetmesi efendimiz s.a.v. “vucüdu zenbike” senin vücûd’un varlığın en büyük günahtır. Demektedir. İşte Hakikat-i Muhammediyi idrak edenin varlık günahı af olmuş. Ve hali yani mertebesi Muhammediyet mertebesine döndürülmüştür. (Murat Derûni) Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir?
Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir, bizler onun içerisinde bulunan sûrelerden, âyetlerden neler almalıyız, bizâtihî şahsımıza inen Kûr’ân-ı Kerîm, ne kadardır? Ne kadarını kendimize alabildik ve bundan sonra kapasitemizi arttırmak için neler yapmalıyız, bunları çok iyi düşünerek incelemeliyiz.
Bunlardan önce Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâ âlemindeki seferlerinden sonra en son menzilde zuhura geldiği mübârek mahalli tanımamız gerekmektedir.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezeli ilminde, Ümmül Kitâp’ta mevcût olan ve kendini anlatan hakîkâtlerin zât âleminden zuhura gelebilmesi için tenzil olması gerekmektedir. Bu tenzil olma yani nüzul, bâtından zâhire, gizliden açığa çıkmaktır.
Kûr’ân-ı Kerîm zât âleminden yani Ümmül Kitâp’tan sıfât âlemine yani Levhi Mahfuz’a sıfât âleminden Berat gecesi Beytül Ma’mur’a, Kadir gecesi de Beytül Ma’mur’dan Beytül Hâram’a nâzil olmuştur.
Kûr’ân-ı Kerîm bir seferde Hakk’tan kuluna gelmiş değildir, yukarıda anlatılan aşamaların sonucu içinde bulunduğumuz şehadet âleminde yani fiiller âleminde Kûr’ân-ı Kerîm’in zuhura çıktığı mahallin ismi Hz.Muhammed (s.a.v)’dir.
Efendimiz (s.a.v)’in beşer sûretinde gözükmesi, sıfât mertebesinin hakîkâti olan Hakîkat-i Muhammedî’nin beşer sûretinde dünyâda zuhurudur.
Kûr’ân-ı Kerîm ilmi ilâhînin kitâp şeklinde zât mertebesinden ef’âl mertebesine indirilmesidir, diğer taraftan Hakîkat-i Muhammedî’nin Hz.Muhammed (s.a.v) ismiyle zuhuruda yeryüzündedir ve ikiz kardeş olan bu iki oluşum yeryüzünde birleşmiştir.
Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemleri var etmeyi murat ettiğinde zât mertebesinden sıfât mertebesine tenezzül etti, sıfât mertebesinde Hakîkat-i Muhammedî ismi ile hakîkâtler meydana getirdi ki, âlemlerde ne varsa ismi Hakîkat-i Muhammedî’dir, aynı zamanda Makam-ı Mahmud adı verilen oluşum da budur.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın İlâhî ilmi olan Kûr’ân-ı Kerîm kendi başına bir şey ifâde etmediği için onu okuyacak olan Hakîkat-i Muhammedî’nin birim zuhuru Hz. Muhammed (s.a.v) yeryüzünde birleştikleri an insanlığın kemâlatı oluşmuştur. İkisinin de kaynağı Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtıdır. Daha öncede gelen kitâplar vardı ve bunlar Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar yükselmişti ancak tam kemâlde değildi. Eğer Kûr’ân-ı Kerîm gelmemiş olsaydı insnalık âleminin mi’rac yapması yani Hakk’a ulaşması mümkün değildi. Îsâ (a.s.)’dan yani fenâfillah’tan sonra olan bakâbillah ve insan-ı kâmil mertebelerini Hazreti Rasûlullah (s.a.v) getirmiştir.
Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm ile birlikte Âdem (a.s.)’dan itibaren o güne kadar gelmiş olan bütün manzumeler de yenilenerek getirilmiştir. Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde suhuflar, Tevrat, Zebur, İncil ve Kûr’ân-ı Kerîm kendisi olmak üzere hepsi tamamıyla mevcuttur.
İnsânlık âlemi Kûr’ân-ı Kerîm’i anlayacak kapasiteye geldiği için Kûr’ân-ı Kerîm yeryüzüne inmeye başlamıştır. Mûsâ (a.s.) kendisine gelen dokuz levhanın ancak yedisini kavmine açabildi, ikisini açamadı çünkü onlar nurdan levhalardı ve kavmi onları anlayacak düzeyde değildi. O iki nurdan levhayı ancak Îsâ (a.s.) açıkladı ve bu yüzden de kavmi onu öldürmeye kalkıştı. Çünkü kavmi Îsâ (a.s.)’ın açıkladığı hakîkâtlere ulaşamadıkları için kendilerine ters geldi.
Aynı şekilde İslâmiyet geldiğinde tevhid hakîkâti bütün hakîkâtlerin üstünde olduğundan onu anlayamayanlarda Efendimiz (s.a.v)’i öldürmeye kalkıştılar.[37] “ İz- -T-B-
”Yolumuza Mesnevi-i Şeri beyitleri ile devam edelim;
994. Küfran ümmeti amellerini zâyi' kıldı; îmân ümmeti kalblerini ıslâh etti.
Bu beyt-i şerifte sûre-i Muhammed’in ibtidâsında olan şu âyet-i kerîmele-re işâret buyrulur (Muhammed, 47/1-2). “Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah’ın yolundan men’ettiler, Hak Teâlâ bunlann amellerini zâyi’ kıldı; ve şu kimseler ki îmân ettiler ve iyi amel işlediler ve Muhammed’e nâzil olan şeye inandılar; halbuki o nâzil olan şey, onlann Rabbi tarafından hak ve sâbittir; Allah Teâlâ onlanrın kötülüklerini örttü ve kalblerini de ıslâh etti.” Âyet-i kerîmede [=zâyi kıldı] ve [=ıslâh etti] fiillerinin faili Hak’tır. Fakat iktibâsı hâvi olan bu beyt-i şerifte fâilin hem Hak ve hem de ümmet-i küfrân ve ümmet-i îmân olması câizdir. Zîrâ küfür ve îmân abdin hâl ve şânıdır. Binâenaleyh küfrü ile abd kendi amelini zâyi’ kılar ve îmân ile dahi kendi kalbini ve hâlini ıslâh etmiş olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Hûd, 11/101) “Biz onlara zulmetmedik velâkin onlar kendi nefislerine zulmederler” buyrulur.
995. Şükürsüzden güzellik ve hüner gâib oldu ki, artık ondan aslâ hir eser göremez.
İhsân-ı İlâhîye şükretmeyen kimseden bâtın güzelliği ve ma’nevî hünerler kayboldu ve öyle kayboldu ki, artık o küfrân-ı ni’met eden kimse artık o gü-zellikten ve hünerden kendisinde aslâ bir eser göremez olur.
996. Akrabâlık ve akrabâsızlık ve şükür ve muhabbet, ondan öyle gitti ki onları hatıra getiremez.
“Akrabâlık"tan murâd, insân-ı kâmile intisâb edip silsile-i tarîkate dâhil olmaktan kinâyedir. Ya’ni, bir kimse bir mürşid-i kâmile intisâb ettikten sonra, onun emrettiği mücâhede-i nefsiyyeyi yapamazsa rabıtasını kat’etmiş olur; ve onun bu hareketi dahi bittabi bu lutf-ı İlâhîye karşı şükürsüzlük ve muhabbet-sizlik olur; ve ma‘nâda merdûd olmasına mebnî bu meziyetler onun hatırından bile silinip gider.
997. Zîrâ ey kâfirler, amellerini zâyi' kılmak, her murâd sürücüden murâd sıçramasıdır.
Zîrâ insân-ı kâmilin gösterdiği yol hak yoludur ve bu ni’mete nâil olmuş iken onu terketmek küfrân-ı ni’met olur; ve küfrân-ı ni’met edenlerin amellerini Hak Teâlâ hazretleri zâyi kılar. Nitekim yukarıda [994. becitte] zikrolunduğu üzere âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/1-2) [ya’ni “Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah’ın yolundan men’ ettiler, Hak Teâlâ bunlann amellerini zâyi’ kıldı”] buyrulmuştur. Ve “amellerin zâyi olması”nın ma'nâsı, her murâd sürücüden murâdın sıçraması ve kaybolması demektir.
998. Şükür ehlinden ve vefa ashabından gayrı ki, muhakkak devlet onların kafasındadır.
Ya’ni, murâda nâil olmak fiilen şükreden ve ahdine vefa eden kimselere münhasırdır ki, insân-ı kâmile intisâbdan ve ona karâbet hususundan sonra ah-dine vefâ eden ve ikrârında sâbit olan kimselerin arkasında Hakk’a vusûl devleti vardır.
999. Gitmiş olan devlet nerede kuvvet verir, geliri olan devlet hâssiyet verir.
Ya’ni, insân-ı kâmile intisâbı müteâkib ilk heves ile vâki’ olan sa‘y üzerine sâlikin ba'zı zuhûrâtı olur. Bu hâl sâlike bir devlet ve bir terakkidir. Vaktâki nakz-ı ahd ederek sa'yini ve mücâhedesini terk eder, bu devlet dahi fevt olup gider. Fakat sâlik nakz-ı ahd etmiş iken bu zuhûrat ile müteselli olur. Halbuki gitmiş olan bu devletin kuvvet vermesi nerede!. Eğer sâlik ahdine vefâ edip mücâhedesinde ve sa'yinde devâm [etse idi], önünde gelecek olan büyük bir devlet ve bir terakkı-i azîm var idi. Bu gelecek olan devletin hâssiyeti, giden devletin kuvvetine benzer mi?
1000. "İkrâz edin!" emrinde bu devletten karz ver, tâ ki yüz önünde yüz devlet göresin!
Ya’ni, insân-ı kâmili bulmak ve ona intisâb etmiş olmak devletinden dolayı Allah Teâlâ’nın (Hadîd, 57/18) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz edin!" emri mûcibince bu vücûd-i abdânînin huzûrunu Hak yolunda terk ve mücâhede ve riyâzât tarîkim ihtiyâr edip bu mevhûm olan varlığından Hakk’a ikrâz et ve ödünç ver! Akıbet bu vehminin fedâsı mukâbilinde karşında birçok devletlere muâdil olan vücûd-i hakîkîyi göresin.
1001. Nefsin için bu şirbden biraz eksik ei, tâ ki önünde bir havz-ı kevseri bulasın!
Ey sâlik, nefsine ve cism-i kesîfine mahsûs olan bu dünyâdaki behre ve nasîbden biraz eksilt ve riyâzet ve mücâhede tarîkim ihtiyar et! Ve dünyânın eki ve şürbünü azalt, rûhun kuvvetlensin de önünde bir havz-ı kevser bula-sın! “Şirb”, behre ve nasîb; “şürb”, içmek demektir (Gıyâsü'l-Lügât).
1002. O kimse ki vefâ toprağı üzerine cür'a döktü, devlet avı ondan ne vakit kaçabildi?
Ya’ni, o kimse ki insân-ı kâmile intisâb ederek tarîk-ı Hakk’a sülük etti ve sözünü tutup vefâ toprağı olan cismi üzerine muhabbet şarâbının katresini dök-tü, böyle sâlikten Hakk'a vusûl devletini avlamak ne vakit kaçabildi? O kimse ahdine vefâ ettikçe murâdına vusûl muhakkaktır.
1003. Onların gönlünü hoş eder; zîrâ "J/lslaluı bâlehüm" helakten sonra onların enzallerini reddetti.
“Tevâ", mal ve mülkün helâki demektir; ve "enzâr, hazır olan taâm ma’nâsındaki ”nüzül” kelimesinin cemidir. Ya’ni, onlann bu iyi amelleri kalble-rini hoş ve latîf yapar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri îmân edip amel-i sâlih işleyenler hakkında (Muhammed, 47/2) [“Allah onlann kalblerini düzeltti"] buyurdu. Binâenaleyh sâlikin ni‘met-i hâzırası olan dünyevî haz ve nasîbini helâk etmiş olmasından sonra, o helâk olan hazlannı ve nasîblerini reddetti ve geri verdi.
Malûm olsun ki, riyâzet ve mücâhede sülûkün itmâmiyle mertebe-i kemâle vâsıl oluncaya kadardır. Kemâle vusûlden sonra riyâzet ve mücâhede- ye hâcet kalmaz. Nefahâtü'l-Üns'te bu ma’nâda şu menkıbe mezkûrdur: “Bir ihtiyar ka-dın Gavs-ı A'zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldi ve oğlunu da berâber getirdi. Dedi ki: “Oğlumun gönlünü sana ziyâde mütemayil gördüm. Ben kendi hakkımdan vazgeçtim." Hz. Gavs Allah nzâsı için, onu mürîdliğe kabûl buyurdu ve ona riyâzet ve mücâhede emretti. Birkaç gün sonra o kadın oğlunu görmeğe geldi, gördü ki arpa ekmeği yer. Az yemekten ve uykusuzluktan zayıf olmuş idi. Oradan kalkıp Hz. Şeyhin huzûruna geldi. Orada üzerinde kuş kemikleri bulunan bir tabak gördü ki, Hz. Şeyh onlan yemiş idi. Kadın Hz. Şeyhe hitaben: “Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun. Benim oğlum ise arpa ekmeği yiyor.” dedi. Hz. Şeyh elini o kemiklerin üzerine koydu ve: ya’ni “Çürümüş kemikleri dirilten Allah Teâlâ’nın izni ile kalkınız!” dedi. O kuşlar, dirilip öt- meğe başladı. Ondan sonra Hz. Şeyh o kadına buyurdu ki: “Senin oğlun da böyle olduğu vakit her ne isterse yesin!” İmdi sâlik kemâle vusûlden evvel yediği gıdâyı nefsinin sıfatına ve kuvâ-yı hayvâniyyesine kalb eder; ve kâmil ise yediği gıdâyı nûr-i ma‘rifet-i ilâhiyye yapar. Bu sebeble ona riyâzet ve mücâhede lâzım gelir.
1004. Ey ecel ve ey köy yağma edici Türk, bu şükr ediciler den her ne götürdün ise geri ver!
“Ecel’den murâd: “Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerifinde beyân buyrulan mevt-i ihtiyârîdir ki, bu mevt, köyleri yağma eden bedevî Guz Türkleri’ne teşbîh buyurulmuştur; ve sâlikin vücûd-i abdânîsi dahi köye ben-zetilmiştir. Zîrâ mevt-i ihtiyârî sâlikin köy mesâbesindeki vücûdundan dünyânın hazlarını ve şehvetlerini yağma edip götürür. Fakat bu mertebe-i kemâle vusûlden sonra sûret-i insâniyyeyi bulmuş olmak ni'metinin fiilen şâkiri olan kâmilin, bu huzûz ve şehevât yine cism-i nûrânîsine reddolunur. Zîrâ artık kâmilin vücûdunda ve nefs-i sâfıyesinde bunların hiçbir zararı olamaz. Nitekim yukanki beyitte îzâh olundu.
1005. Geri verir, onlar ondan onu kabûl etmezler. Zîrâ ki can meta mâarı münim olmuşlardır.
Ya’ni, o mevt-i ihtiyârî, onlardan yağma ettikleri bu huzûzu ve şehevâtı geri verir, kabûl etmezler. Zîrâ mertebe-i kemâle vusûlden sonra onlann ez- vâkı ve huzûzu rûhânîdir ve rûhun tecelliyâtından mün'ım olurlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar:
“Bir kimse gece Kabe kavseyn meyhânesindedir. Onun pür-nûr olan gözünün içi, likâ-i cemâl-i İlâhînin mahmurudur. O meyhanenin adı [“Rabbimin yanında geceledim"], [“Beni yedirir ve içirir"] nişanı Peygamberimiz canibinden bize gelmiştir." Bu beyt-i şerifte “Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir” hadîs-i şerifine işâret buyrulmuştur. Bu yeme ve içme rûhânî olan bir haldir ki, te’sîri kâmilin cisminde de vâki’ olur.
1006. Biz sûfîyiz ve hırkamızı attık; mâdemki fedâ ettik, geri almayız!
“Sûfî" o kimsedir ki, onun kalbi aslâ halk ile meşgül olmaz ve halkın red ve kabûlüne iltifât etmez. Bu zevât-ı şerîfede tefrîd ve tecrîd-i vücûd olmakla berâber, cenâb-ı Peygamber’in mutî'i ve peyrevidirler; ve sünen-i seniyyeye-i nebeviyyeye son derece riâyetkâr olup adımlannı, Resûl-i Ekrem haz-retlerinin adımlarına uydururlar. “Hırka”dan murâd, mevhûm olan vücûd ve varlıktır. Ya’ni, “Biz sûfîyiz ve mevhûm olan varlığımızı attık. Mâdemki bu mevhûm var-lığımıza taalluk eden huzûzât-ı dünyeviyyemizi fedâ ettik, artık bunlan geri almayız!” Malûm olsun ki, meşârib-i evliyâ muhteliftir. Makâm-ı kemâle vusûlden sonra kimi huzûz-ı dünyeviyyenin temâdîsinden çekinmez ve kimi huzûzât-ı dünyeviyyeye aslâ iltifat etmez; ve kimi ba'zan hazz-ı dünyevîye müteveccih olur. Menâkıb-ı evliyâda bu üç sınıfın nazîrleri çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ efendimiz iltifât etmeyenlerdendir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâf da : “Tamam kırk sene benim mi’demde taâm uyumadı” buyurdukları rivâyet olunur. Ve yine mezkûr menâkıbde şu fıkralar münderiçtir: “Hz. Hudâvendigârımızın riyâzâtındandır ki, dâimâ dehân-ı mübâreklerinde sarı helîle tutarlar ve mürîdlerinden her birisi bunu bir suretle te’vil ederler idi. Sebebini tahkîk için Hüsâmeddin Çelebi hazretlerine mürâcaat ettiler. Buyurdu ki: “Hz. Hüdâvendi- gâr’ın riyâzetı bir mertebededir ki, suyun ağızlarında değil, boğazlanndan dahi leziz olarak geçmesini istemezler, belki buruk ve acı olmasını arzu ederler.”
1007. Biz ivaz gördük ve sonra nasıl ivaz? Bizden hacet ve hırs ve garaz gitti.
Biz nefsânî olan hazlarımızın Hak yolunda fedâsı mukabilinde bir ivaz ve mükâfât gördük ve sonra o nasıl ivazdır bilir misin? O öyle bir mükâfattır ki, bizden beşeriyete mahsûs olan ihtiyaç ve hırs ve garaz-ı nefsânî kâmilen gitti.[38]