İçeriğe atla
Fetih 27Cüz 26 · Sayfa 514

Fetih Sûresi 27. Âyet

الفتح

Sohbete sor

Lekad sadeka(A)llâhu rasûlehu-rru/yâ bilhakk(i)(s) letedḣulunne-lmescide-lharâme in şâa(A)llâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassirîne lâ teḣâfûn(e)(s) fe'alime mâ lem ta'lemû fece'ale min dûni żâlike fethan karîbâ(n)

Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi.

Feth Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

48/27.” Şânına yemin olsun ki, Allah Teâlâ Peygam berine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır. Muhak kak ki, Kâbe-i Muazzama'ya inşaallah emînler, başlarınızı traş etmiş ve -saçlarınızı- kısaltmış olduğunuz hâlde korkunuz olmaksızın gireceksiniz dir. Fakat sizin bilmediklerinizi bildi de ondan önce bir yakın fetih -nasib- kıldı.”

”Şânına yemin olsun ki, Allah Teâlâ Peygam berine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” Bu Âyet-i kerîme’nin hakikatini daha derinden çok iyi anlayabilmek için, Muhyiddîn-i ibn-i Arabî’nin, A.A.Konuk, Füsûs’ül Hikem, şerhinin ikinci cild, Yûsuf fass-ı ndan araştırılmasında yarar olacağı kanısındayım.

Biz yine özetle yolumuza devam edelim.

Bilindiği gibi Âlemler, İlâh-î Zât-ın varlığında hayalât ve rû’ya-dan ibarettir. Efendimiz (s.a.v.) de (insânlar uykudadır öldükleri zaman uyanacaklardır,) diye buyurmuşlardır, ve böylece bu dünya âlemi yaşan-tısını bir rû’ya ve bütün âlemlerinde gerçekte ilâhi birer hayal-î sûretlerden başka bir şey olmadıklarını açık olarak beyan etmişlerdir.

(Altı Peygamber 1 Âdem a.s.) kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Âdem-i manâ’nın, hayal cennetinden gerçek manâ da, beden arzı-toprağına indirilmesi kişinin bu rû’ya-dan uyanması demektir. Ancak böyle bir baş langıç-doğuştan sonra’dır ki, insân gerçek manâ’da uyanmağa başlar ve bu âlemin hakikatte Hakk’ın varlı-ğından başka bir varlık olmadığını anlarki, (28/88) “Külli şey’in helikûn” dur. “Her şey helâk olur” “illâ vechehu” “Onun vechi bâki kalır.” İşte bu hakikati anlayan kimseler, hayal ve rû’ya-dan uyanmışlar bu âlemde gerçek bir irfaniyyetle yaşamağa başlamışlardır.

Bunların dışındakilerin hepsi ne yazık ki; kendi yaşadıkları fizîki hayal âlemlerinde, yerler, içerler, gezer ler, çalışırlar, evlenir çoluk çocuk sahibi olurlar, bunların hepsi uzunca gibi görünen aslında çok kısa olan ömür ismi verilen bir rû’ya âlemi içinde yaşarlar ve oradan ölüm ismi verilen oluşumla berzah âlemi, hayaline geçerler.

Çok kere duyulmuştur, bu kadar sene nasıl geçti? ve yahut, hiç geçmemiş, yaşanmamış gibi sanki! denir. İşte bu sözler dahi, bu yaşamın bir rû’ya-dan ibaret olduğunu ifade etmeye yeter de artar bile.

Bu dünya âlemini kişinin bireysel nefsiyle olup Hakk’tan ayrı olarak gafletle geçirmesi uykuda kalması. Gerçek manâ da Hakk ile yaşaması ise uykudan uyanması demektir.

İşte bu hakikat-i âlemde Peygamberler arasında ilk def’a Hz. Muhamed (s.a.v.) Efendimiz anlayıp ifşa etmiş ve Cenâb-ı Hakk’ta Ona hitaben.

Allah Teâlâ Peygamberine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” Buyurulmuştur.

Burada ki, rû’ya bilindiği gibi, Mekke’nin fethi hususunda’dır ki; Fethin kemalidir.

“Fethi karib” (yakın feth) bir bakıma kişinin kendi nefsini, gerçek kişiliğini bilip fethetmesi, yani vehim ve hayalden beden mülkünü kurtarması ve bu gayede çalışması neticesinde oluşan başarısı ilk fetih olduğundan bu “yakın” fetih’tir. Aslında bu fetih oluşturulmayınca diğer fetihlere de yol yoktur.

“Fethi mübin” (açık feth) ise zâten açık olan bütün âlemlerde ki, Allah’ın zâtî tecellilerini görüp, farkedip, ona göre idrak ederek irfaniyyetinin artması, genişlemesidir. Bu da kişinin Hakk ile doğrulanmasıdır.

110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Burada ise dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitiminin mutlaka ehlinden alınması gerekir. Sâlik yakın feth’e ulaştığı vakitten sonra da bu fetihlerin devamı zât-î feth’ler için mutlaka Allah’ın (c.c.) lühü yardımı gerekmektedir. Ondan sonra.

110/2. “Ve Allah'ın dinine insanların nasıl fevc fevc girdiğini görürsün.” Allah’ın dîni demek, gerçek manâ da hakikat-i Muham mediyyeyi idrak etmektir, bu ise Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlamlerinde ki zuhurunu müşahede etmektir. Bu anlayış ise “insanların” yani, diğer ismi (İnsan-ı kâmil) olan bu âlemlerin hakikatinin anlaşılmasıyla her mertebesi itibariyle idrak edilmesi “insanların bölük, bölük kişinin kendi din halkasına girmesi, yani tevhid bilgisinin artmasına sesbeb olmasıdır ki, görürsün” demek olur. Çünkü bizlerden ilk şart olarak (eşhedü) “müşahede-görüş” istenmiştir.

110/3. “Artık Rab'binin hamdıyla, hamdederek tesbihte bulun.”

Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra zaten kişinin nefs-î ve beşer-î kimliği kalmadığından yaptığı tesbihat-ı “Rabbı’nın hamd-ı” ile olacağından onun hakikati de (Elhamdülillâhi) olduğundan o tesbih ve hamdı ancak, kul ismi altın da rabb’ın yaptığı açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. İşte bütün bu hakikatleri kendine yani ”beşeri ve nefsi kimliğine” bağlayıpta benliğe düşersen, “ ondan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tevbeleri çok kabul edici olmuştur.” Bütün bu hususlar idraklerinize sunulur. Yukarıda da fetihler’den basedilmişti bu kadarla bırakıp biz yine yolumuza devam edelim.

Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar.

Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyur gezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmassa kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür.

Bunun çaresi bu gün bu âlemde uykudan uyanmaktır.

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

وَأَضَلَّ سَبِيلاً

(Men kâne fî hezihi a’mâ fehüve fil âhirati a’mâ ve edalle sebîlen)

17/72. “ Ve her kim burada -hakikatlari görmeyip kalben- kör oldu ise işte o, ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.”

(a’ma) dan kasıt görmezlik, görmezlikten kasıt, “vücûd-u Hakk-ı” görmeyip, Onun yerine, nefsini, taşı, toprağı ve tabiatı görüp, onları gerçek zannederek kişinin Hakk’tan perdelenmesidir.

Bu ve benzerî Âyet-i Kerîme’ler, bu hususu açık olarak ifade etmektedirler. Bura da ifade edilen körlük zâhiri baş gözü körlüğü değil, bâtınen hakikatin görülmesi lâzım geldiği halde görülememesidir. Bu hakikat ise, eşyada sâri ve câri olan Hakk’ın zuhurunu hiç bir kıyas ve şarta bağlı olmaksızın müşahede etmektir.

Eşyayı ve âlem-i, sadece şey’iyyet ve madde olarak görmek zâhirini görmektir ki, bâtın-î manâ da körlüktür. İşte işin aslı bâtın-î gözümüzü açmaktır. Bu ise irfaniyyet eğitimi ile elde edilebilecek bir husustur. Gerçek manâ da gözü açık olanların söyledikleri söz. Hz. Alî kerremallahu veche efendizin söylediği sözüdür ki, (Görmediğim Allah-a ibadet etmem) hükmündedir. Bu söze bazı “tenzih”î bakışla bakıp anlamak isteyenler belki anlamakta zorlanacaklardır ama gerçek olan bu sözdür.

Ehlullah’tan birine ( Allah-ı (c.c.) lühü görmek mümkünmü?) diye sormuşlar, o da cevaben (görmemek mümkünmü?) diye onlara sormuş. Böylece hem soruyu gerçek haliyle cevaplamış, hem de ayrıca soruyu soran kişiye de düşünme yolunu ve bilgisinin tekrar araştırılmasının lâzım geldiğini nezaketle ifade etmiştir. Bu hususların hepsi birer ilm-î fetihlerdir.

Aşağıda belirtilen Âyet-i Kerîme gerçek manâda bâtınen görme ve dirilmenin hakikatini ifade etmektedir.

أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا

يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ

( Evemen kâne meyten fe ahyeynahu ve cealnâ lehü nûran yemşi bihi finnâsi.)

6/122. “ Bir kimse ki ölü iken diriltiğimiz ve ona bir nûr verdiğimiğiz, onunla insanlar arasında yürüyor.

Âyet-i Kerîmede ki ifade çok açıktır. “ Bir kimse ki;” dendiğinde, o kimsenin varlığı kabul edilmiş olur. Ancak bu kimsenin Âyet-i Kerîme’nin ifadesi ile bâtınen “ ölü ” bir kimse olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

( Ona bir nûr verdik) bölümü ise o kimsenin nûr-u İlâhiyye ile yeniden bâtınen diriltildiği ve ayrı bir görüş verildiği anlaşılmaktadır. Bu da bir eğitim işidir. İşte bu nûr ile “insanlar arasında yürümektedir.” Bu ifade tahsistir yani özel bir hal ifade edilmektedir. Yeni bir yaşam ve bu yaşamanın gereği olan yeni bir bâtın-î görüşü bildirmektedir.

Görüş iki türlüdür. Birisi sadece baş gözü ile olan diğeri ise Bâtın gözü ile olan görüştür.

(1) Baş gözü sadece “ışık” ile görünen eşyanın sûretini, zâhiri beş duyu ile şartlanmış olarak taraflı algılayarak bakan fakat aslını göremeyen bakıştır.

(2) Hem baş gözü hem de bâtın gözü ile olan bakıştır. Bu bakış ise Nûru İlâhi ile olur. “Nûr” ise kendi gözükmediği halde eşyayı içinden hakikat-i itibariyle gösterendir. Hal böyle olunca bu kimseler eşyayı zâhiren “ışık” bâtınen de “nûr” ile görürler. Gözü açık olanlara zâten bu âlem baştan sona “nûr” dan ibarettir. Çünkü!

(Allahu nûrussemâvati velard) dır.

24/35. ” Allah Teâlâ, göklerin ve yerin nûrudur.” İşte bu anlayış ile bakış, âlemi gerçek yönüyle seziş ve görüştür ki; “Gördüğü Hakk’tan başka bir şey değildir.” Kişi âlemin herhangi bir tarafında Hakk’tan başka bir şey görüyorsa, o görüşün sahibinin idraki zâhiren değil, ama bâtınen şirk anlayışındadır. İşte bundan kurtulmak bir “feth” işidir. İdrakimizdeki şirkli alanları hayal ve vehmimizden temizlemek, o yerlerin yeniden “feth-i” demektir ki, ancak ehlinden güzel bir eğitim almakla mümkün olabilecektir.

İşte bu hakikatleri ilk def’a idrak eden Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimize Cenâb-ı Hakk bu âlem ve fethinin hakikatlerini açık olarak göstermiştir.

Bu husus hakkında soru cevap devam eder gider, daha fazla uzatmamak için biz yine yolumuza devam edelim.

“ Muhak kak ki, Kâbe-i Muazzama'ya inşaallah emînler, olarak gireceksiniz.” Âyet-i Kerîme’nin bu bölümü de zât yolunda çok büyük hakikatleri ifade etmektedir.

İlk müslümanlar, Mekke’de yaşadıkları halde Allah’ın evine, yani zâtının zuhur mahalline giremiyorlar idi.

Bu şu demektir. Hakk yolunda olan bir “sâlik” yol ehli, yoluna yeni başladığı zamanlarda, zâhiren Mertebe-i Muhammediyye de olduğu halde, bâtınen daha henüz gerçek Muhammed-î olmadan “Mescid-el haram” gönül Kâ’besi’ne giremez. Çünkü; “sokulmaz” bu Âyet-i Kerîme’de bu hususa işaret vardır.

Sabırla, gerekli çalışmalar yapıldıktan ve Merâtib-i İlâhiyye’yi tahsil ettiten sonra hayal ve vehimden arınmış olarak, emin bir halde, elbette gönül mescid-il haremine gireceksiniz, müjdesi alınmış olur.

Dikkat edilirse, Kâ’be-i Muazzama’nın iki benzer ismi vardır, biri “Mescid’el haram” diğeri ise, “Mescid-el harem” dir. O mübarek beytullah “Allah-ın evi” bazıları na “haram,” yani yasak, bazılarına ise, “harem,” yani girmeye izin verilmiştir.

Bazılarına ise sadece zâhirine girmeye izin veril miş, bâtını na ise izin verilmemiştir. Bazılarına ise hem zâhirine hem bâtını na emin olarak girmeye izin verilmiştir. Âyet-i Kerîme’nin Mekke’nin fethinden sonra kıyamete kadar tahakkuk ederek, faaliyyette olacak yönü diğer Âyet-i Kerîme’lerde de olduğu gibi bu yönüdür. Cenâb-ı Hakk gerçeklerini anlama yeteneğini her birerlerimizin gönüllerine nüzül ettirsin-indirsin İnşeallah. Bu da bizlerin gayret-i ve Hakk’ın dilemesiyle olacak bir iştir.

“başlarınızı traş etmiş ve -saçlarınızı- kısaltmış olduğunuz hâlde.” Hacc ve Umre’nin zâhirî hükümlerinden olan bu fiiller, oraya gidenler tarafından en güzel şekilleriyle yapılmaktadır. Ancak bunların bir de bâtın-î oluşumları vardır. Acabâ niye sadece saçların tamamını kesmeyi emretmemişler,Veya sadece kısaltmayı emretmemişler? iki tür hali de uygulama da uygun görmüşlerdir. İşte bu tür oluşumlar bir bakıma yüce dinimizin kolaylıkları ve derinlikleridir.

Kâinatla misallendirildiği zaman, insân-ın başı “arş” hükmünde dir. Başındaki saçları ise, sonsuz “Esmâ-ül Hüsnâ” nın zuhurları ve aşağı doğru tecellîle ri’dir diyebiliriz. Bu zuhur ve tecellîler, insân-ın başından

üç türlü olmakta’dır. Birincisi “İlâh-î,” ikincisi “nefs-î,” üçüncüsü ise kısmen İlâh-î, kısmen nefs-î olmaktadır.

Başının tamamını tıraş etmek, ikinci guruba giren başının tümünden nefs-î tecellileri kesip yerine yeni gelecek İlâh-î tecellilere devretmek için hepsini kesmektir. Diğeri ise üçüncü guruba giren başının bazı bölümlerinden meydana gelen nefs-î tecellileri kesip, yani sona erdirip, bütün baştaki tecellîlerin İlâh-î olma sını sağlamaktır. Böylece gaye bütün başlardan İlâh-î tecellîlerin zuhur etmesini sağlamaktır giyebiliriz.

korkunuz olmaksızın gireceksiniz.” Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra gönül Kâ’be-sine korkmadan girebileceksiniz. Çünkü orası artık size için “haram” değil, “harem” olmaktadır.

“sizin bilmediklerinizi de bildi.” Allah-ü Tealâ bütün bunları sizin bilmediğinizi bildi de bunları öğretti.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)