Liyudḣile-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ve yukeffira ‘anhum seyyi-âtihim(c) ve kâne żâlike ‘inda(A)llâhi fevzen ‘azîmâ(n)
Bütün bunlar Allah'ın; inanan erkek ve kadınları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir başarıdır.
Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
Bu ayet, mümin erkek ve kadınlara vaat edilen cennet hayatını ve günahlarının affını ele alırken, bu durumun Allah katında büyük bir kurtuluş olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, ilahi lütfun ve ahiret mükafatının temel unsurlarını dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duhûl (دخول), bir şeyin içine girmek veya bir yere yerleşmek anlamına gelir. Ayetteki 'li-yudhile' (لِّيُدْخِلَ) fiili, Allah'ın müminleri cennetlere dahil etmesi, onları oraya yerleştirmesi ve ikamet ettirmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece bir giriş değil, aynı zamanda bir yerleşim ve sahiplenme eylemini de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Duhûl, bir yerden içeri girmek demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminleri cennetlere sokması ve orada kalıcı kılmasını mecazi olarak ifade eder. Bu, ilahi bir vaadin gerçekleşmesi ve müminlerin nihai varış noktasına ulaşmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جنة), aslen ağaçların yoğunluğu sebebiyle yeri örten ve gizleyen bahçe anlamına gelir. Bu kökten türeyen 'cin' (جن) kelimesi de gizli varlıkları ifade eder. Ayetteki 'cennât' (جَنَّـٰتٍ) kelimesi, ahiretteki müminlere vaat edilen, ağaçlarla ve nimetlerle dolu, gözlerden gizlenmiş, huzur ve ebediyet yurdu olan bahçeleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet, hurmalık ve ağaçlık yerdir. Ayetteki çoğul kullanımı 'cennât', müminler için hazırlanmış farklı derecelerdeki ve güzelliklerdeki bahçeleri işaret eder. Bu, dünyadaki bahçelerden farklı olarak, ebedi ve ilahi bir lütuf olarak sunulan mekanlardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cennet' kavramı, sadece bir bahçe olmanın ötesinde, Allah'ın rızasına ulaşmış müminler için hazırlanmış nihai ödül ve mutluluk yurdunu temsil eder. Bu, dünyevi sıkıntıların sona erdiği, huzur ve ebedi nimetlerin bulunduğu bir 'karşıt dünya'dır. Ayetteki kullanımı, bu idealize edilmiş ahiret mekanını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd (خلود), bir şeyin bozulmadan ve değişmeden uzun süre kalması anlamına gelir. Ayetteki 'hâlidîn' (خَـٰلِدِينَ) kelimesi, müminlerin cennetteki ikametlerinin kesintisiz ve sonsuz olacağını, yani ebediyen orada kalacaklarını ifade eder. Bu, cennet nimetlerinin geçici değil, kalıcı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hulûd, bir şeyin ebediyen devam etmesi, son bulmamasıdır. Kur'an'da cennet ehli için kullanıldığında, onların orada ölüm ve yok olma olmaksızın sürekli kalacaklarını belirtir. Bu, müminlere verilen en büyük müjdelerden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefâret (كفارة), bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. 'Keffere' (كفّر) fiili, günahları örtmek, silmek ve affetmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'yükeffira' (وَيُكَفِّرَ) kelimesi, Allah'ın müminlerin işledikleri kötülükleri bağışlayarak onların üzerindeki olumsuz etkilerini gidermesini ve onları temizlemesini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kefâret, günahın izini silmek ve onu örtmektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlerin seyyiâtını (kötülüklerini) affederek, onların ahiretteki durumlarını iyileştirmesini ve cennete girişlerine engel teşkil eden günahları ortadan kaldırmasını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kefere kökü, temel olarak bir şeyi örtme, gizleme anlamını taşır. Günahlar bağlamında kullanıldığında, Allah'ın günahları örtmesi, yani onları affederek görünmez kılması ve sonuçlarını ortadan kaldırması demektir. Bu, ilahi rahmetin bir tecellisidir ve müminlerin manevi yüklerinden arınmasını sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyyi'e (سيئة), kötü olan, çirkin olan her şey anlamına gelir. Genellikle günahlar ve kötülükler için kullanılır. Ayetteki 'seyyiâtihim' (سَيِّـَٔاتِهِمْ) kelimesi, müminlerin hayatları boyunca işledikleri küçük veya büyük günahları, hataları ve olumsuz fiilleri ifade eder. Allah'ın bunları örtmesi, bu kötülüklerin ahiretteki cezalarını kaldırması demektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Seyyi'e, insanı üzen, ona zarar veren her şeydir. Şer ve kötülük anlamında kullanılır. Kur'an'da genellikle günah ve hata anlamında geçer. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah katında affedilecek olan kusurlarını ve günahlarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فوز), bir şeye ulaşmak, kurtuluşa ermek ve başarı elde etmek anlamına gelir. Ayetteki 'fevzen azîmen' (فَوْزًا عَظِيمًا) ifadesi, müminlerin cennete girmesi ve günahlarının affedilmesinin Allah katında elde edilecek en büyük başarı, en yüce kurtuluş ve zafer olduğunu vurgular. Bu, dünyevi başarıların ötesinde, ebedi bir kazançtır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fevz, istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmaktır. Ayetteki 'azîm' (عظيم) sıfatıyla birlikte kullanılması, bu kurtuluşun ve başarının büyüklüğünü, eşsizliğini ve değerini pekiştirir. Müminler için cennet ve mağfiret, en büyük fevzdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'fevz' kavramı, genellikle ahiretteki nihai kurtuluş ve cennete girişle ilişkilendirilir. Bu, sadece bir başarı değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanma ve ebedi mutluluğa erişme anlamını taşır. Ayetteki 'fevzen azîmen' ifadesi, bu kurtuluşun mutlak ve en üst düzeyde olduğunu belirtir.
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(5) – Her mertebenin Nûr-u olan (Bedr-i münîr, Nur-u Muhammediyye) ki ayrı bir mertebe değil her mertebede duhulü olan ve zuhuru olan Nûr-u Muham-med-î dir.
İşte Hakikat-i Muhammed-î nin nokta zuhur mahalli olan o yüce manâyı ezeli dünya yı sahiplenmeden (sizin dünyanızdan!) Bu dünya yı, dün-yalılara tahsis edip kendisinin burayla kayıtlanmadığını yalnız buradan kendisine üç şey’in sevdirildiğini belirterek âlemlere olan rahmetini ifade etmeye çalışmıştır.
(لَكَ) (Leke) “senin için” den zâhiren, maksat Hz. Muhammed (s.a.v.) ise de bâtınen Hakikat-i Muhammed-î dir. Beşeri anlamda dar bir çerçeve de, nasıl ki, “sen ben” diye bir birimizi ifade etmeye çalışı-rız, ilâhi anlamda da, o genişlikte (لَكَ) (Leke) “senin için” denmiştir.
Bunun diğer ifadesi ise Hadîs-i Kudsî de belirtilen (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halketmezdim) Kudsî kelâmı da (لَكَ) (Leke) “senin için” kelâmı ilâhisini diğer bir yönüyle izah etmektedir.
İki def’a “sen olmasaydın”ın kullanılması, biri zu-huru Muhammed-î olan, Hz. Muhammed, (s.a.v.) mi, diğeri ise hakikat-i Muhammed-î ve bâtın âleminde ki varlığını ifade etmektedir.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
(Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn)
21/107. “Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” Diğer ifadeyle, “biz seni göndermedik; Ancak vakti gelince gönderdik, ama âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Âyet-i kerîme’nin baş tarfında biz seni göndermedik diye açık ifade vardır. tefsirler bu Âyeti genelde belki kolay anlaşılabilmesi için yukarıdaki ve benzeri ifadelerle bildirirler ki, Hakikat-i Muhammed-îyye’nin zuhur mahalli olan, Hz. Muhammed (s.a.v.) me sadece atıf yapmaktadırlar. Oysa ki, Âyet’in baş tarafı birinci bölümü açık olarak. (Biz seni göndermedik) yani o ezelî hale göre henüz göndermedik, demektir.
Mertebe-i a’ma iyyet’ten, mertebe-i Ahadiyyet-e, oradan, Vahidiyyet-e tenezzül eden Zât-ı Mutlak, oradan ilmiyle, Ulûhiyyt-e tenezzül ederek, orada da Hakikat-i Muhammed-îyye, Ceberut-Sıfat mertebesini meydana getirdiğinde daha henüz, Nefes-i Rahman-î âlemlere (nefih) edilmediğinden, Hakikat-i Muhammed-î bu mertebede vardı, fakat! (وَمَا أَرْسَلْنَاكَ)“Vema erselnâke) gönderilmemiş idi.
Yani Ahadiyyet ve Vahidiyyet mertebesi itibariyle (ve ma erselnâ) “göndermedik” (ke) “biz seni” vaktaki Nefes-i Rahmân-î nin âlemlere üflenmesi zamanı geldi işte böylece Rahmânın nefesi ile bütün âlemlere Hakikat-i Muhammed-î programı (إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ) “ancak âlemlere rahmet olarak” gönderildi ve âyet-i Kerîme’de belirtilen hakikatler böylece zâhir ve bâtın ortaya çıkmış oldu.
Böylece ezelde üflenen Hakikat-i Muhammed-î (571) de doğan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile insânlığa ilmi yönüyle sunulmuş oldu. Daha evvelce “ins ve cin” cinsinden hiç bir varlık bu bilgileri dünya insânlarına ulaştıramadılar, çünkü zuhur mahalleri değil idiler. Ta ki, Hz. Muhammed ismiyle gelen o yüce varlık zuhur etti, kendi aslı olan bu bilgileri insânlara karşılıksız hediye etti. Şükründen aciziz. Ve böyle bir Nebi ve Rasûl-habercinin ümmet-i olmaktan haklı olarak iftihar etmek-teyiz.
(إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ) “Muhakkak ki, biz açtık senin için”
(leke – erselnâ ke – levlâ ke) deki, (ke) “sen” muhatap ifadelerinin hepsi aynı gerçeği başka yönlerden bir bütün olarak ifade etmektedirler.
(فَتَحَا) “fethan” (açmak sûretiyle) bilindiği gibi “fethan” mastar kök bir kelimedir, “yapmak-etmek” gibi (açmak-tır.) Hakikat-i Muhammed-î programında neler varsa bunların hepsini teker, teker açmaktır. Âlem-i ervahta ortaya çıkan ilm-î ve lâtif varlıklar, âlem-i ecsam da yani cisimler-madde âleminde, “vitriyyetler-tekler” halinde zuhura çıkmışlar, yani (مبينا) “mübin” yani apaçık olmuşlar ve her varlık, Hakikat-i Muhammed-î üzere olan a’yan-ı sabiteleri doğrultusunda her mahalde o mahallin gereği üzere görüntüye gelmişler ve açığa çıkmışlar, zaten de açık ve açıktırlar.
Zuhuru Muhammediyye ye, yani Hz. Muhamme-de (s.a.v.) me birey olarak (ıkra’ – Kadir gecesi) nde açılmaya başlayanlar, (Mi’rac gecesi) “gözünün gördü-ğünü kalbi yalanlamadı) (53/11) hükmü ile ve en son Âyet gelinceye kadar açılımına devam etti. Hakikat-i Muhammed-î olarak ise, bu açılımlar ezelden ebede devam edecektir.
Görüldüğü gibi Âyet-i Kerîme de üç adet açılım
ve fetih vardır. Biri zât âleminden, sıfat âleminin açılışı, oradan esmâ âleminin açılışı, oradan da ef’âl âleminin açılışıdır. Burada dikkat çeken bir konu daha vardır o da şudur, yeryüzünde fetih ile ilgili bu Âyet-i Kerîme’ler ilk olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize gelmiştir, ancak onun şahsında evvelâ sahabî’sine, oradan mü’min’lere, sonra da bütün insân’lara gelmiştir. O halde bizlere de yani her okuyana da gelmiştir ve halen de gelmektedir.
Ancak, anlaşılması gerekli olan şu ki, Âyet-i Ke-rîme’lerin içinde olan (fetih-açılım) lar’ımızın gönül âlemimizde nerelerini ve ne kadarını kendi bünyemizde (fetih) edip açabiliyoruz. Yani daha evvelce farkına bile varmadan nefs-i emmare tarafından istilâ edilmiş olan gönül ve akıl hanelerimizi temizleyerek yeniden bize ait hür alanlar haline dönüştürebiliyormuyuz? Yoksa istilâ edilmiş, bir yerde nefsimizin mahkûmu olarak mı yaşı-yoruz?. İşte bizler için ilk tespit edilmesi lâzım olan en önemli meselemiz budur.
Sadece Âyet-i Kerîme’leri okuyup geçiyormuyuz, yoksa gereğini yapmaya gayret ediyormuyuz? Eğer gereğini yapmaya çalışıyor isek ne mutlu, yok eğer sadece okuyup geçiyor isek savap kazanıyoruz, perdelerimizi (fetih) açamıyoruz demektir. Ancak hiç okumuyor ve ilgilenmiyorsak (nefs-î siccinimiz-hapis-hanemizden dışarıya çıkıp hür bir varlık olamıyoruz hür olduğunu zanneden mahkûmlar gibi yaşıyoruz demektir. Allah muhafaza. (fefhem) hemen fehmetmeye-anlama-ya çalış. (Fehm) et ki! anlamaya çalışalım ki! (fetihle-rimiz) oluşsun, açılsın. İnşeallah.
Bu özet ifadelerden sonra şimdi gelelim diğer fetih’lere.
İzahına çalıştığımız birincisi (Feth-i mübîn) zâten açık olan bir (fetih) idi ve bütün mertebeleri kapsamına alıyor idi.
İkincisi (fethi karîb) (yakın bir feth) tir ve iki yerde geçmektedir. Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin konturolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır. (İrfan mektebi ve şerhi isimli kitabımızda belirtildi, dileyen oraya bakabilir.) Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhi-ren İbrâhimiyyet mertebesinin fethidir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü Şerifin fethi İseviyyet mertebesinin fethi dir.
Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muham-mmediyyet mertebesinin fethidir, bu üç fetihte de Hz. Alî nin rolü büyüktür. İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmek-tedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır. Hakk’a sığınırız.
Bu hakikat-i özetle şöyle de anlatmışlardır.
“Cem’ül, cem’ül, cem’ül, cem ile feth oldu ebvabı Hüda.” Yâni her mertebenin cem-i topluluğu ile Allah-ın kapısı feth oldu-açıldı, veya açılır, denmiştir.
Söz buraya gelmişken Nusret Babam dan bir ha-tıramı da yazmak gönlümden geldi. Allah (c.c.) lühü onlardan razı olsun. Kendisini ziyarete gelip giderken ki-taplarının basılmağa çalışıldığı o zaman ki ismi olan ca-ğaloğlunda (amca) matbaasına uğrar kitaplarının durumuna bakardım.
o günlerde dîvân-ı basılıyordu, yine dîvân-ın durumuna bakmaya gittiğim bir gün, matbaacı bana dedi ki; sizin efendiniz (cem’ül cem) makamında imiş: Nereden anladınız? Deyince “okuduğum bir şiirinden” dedi ve o bölümü okudu. Şöyle’ki! (Cem’ül cem’e vardım başka ihsân istemem) idi. Bende evet doğru tahmin etmişsiniz haklısınız dedim ve divân-ın durumunun ne halde olduğunu öğrenip oradan ayrıldım. O divândan şu anda sadece bir adet kalmış durumdadır. Bu hatırayı da böylece yadettikten sonra tekrar yolumuza devam etmeye çalışalım.
Âyette geçen ikinci (fethi karib) “yakın feth” de özetle anlatılanlardır, yani bu feth-açılımın ardından diğer bir sonraki feth-in yaklaşması فَتْحًا قَرِيبًا (feth-i karib) tir. Bu yüzden iki def’a belirtilmiştir, biri zâtından ef’âl-i ne, diğeri ise ef’âl-in’den zâtına olan “nüzül ve uruc” fetihle-ridir.
Üçüncüsü, yani (fethi karib) in ikincisi Allah-ın yardımına bağlanmıştır ki, kâmil bir Ârifin nezaretinde oluşması mümkündür, başka yolu yoktur. (61/13)
وَأُخْرَى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
( ve uhra tühibbunehe nasrunminallah ve fethun karib’un ve beşşiril mü’minîn)
61/13. “ Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakîn bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.” Âyet-i Kerîme’lere ibretle ve irfaniyyetle baktığı-mız zaman bizlere ne kadar çok şeyler söylediğini görmememiz ve duymamamız mümkün olamayacaktır.
Yukarıda Âyet-i Keriymenin sonundaki ifade de çok manidardır. Bu hususta gerçek mü’minler müjdelenmiştir. Böylece feth’in oluşması ve şartı mü’min’liğe bağlan-mıştır, gerçek mü’min ise (ikân) “yakıyn” ehlidir, idraklerinize sunuyorum.
Dördüncü (feth) ise Nasr Sûresi: (110/1-2-3) Âyetlerinde belirtilen hususlardır.
إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
( İzâ câe nasrullahi vel feth)
110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Yine burada dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitimini mutlaka ehlinden almak gerekir. Burada gayemiz Sûrenin tefsirini yapmak olmadığından bu kadarla yani, fetih ile ilgili bölümüne dikkat çekmeye çalıştık. Dileyenler tefsirlere müracaat ederek daha geniş bilgilere ulaşabilirler. (İnnâ.......)
إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا
48/1.” Muhakkak biz sana bir apaçık bir fetih ihsân ettik.” Cenâb-ı Hakk cümlemize akıl, fikir, gönül geniş-liği versin de bunları anlamaya çalışalım. Biz yine yolumuza devam edelim.
لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ
وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا
( Liyağfira lekellahu ma tekaddeme min zenbike vema teahhera ve yütimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıyme)
48/2. “Tâki, Allah, senin için günâhından geçmiş ve
sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzeri-ne nîmetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.” Özet yorum: Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme ve gelecek bir sonraki Âyet-i kerîme, özellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi muhatap almaktadır ve bu Âyet-i Kerîme içerisinde dört yerde muhatap “sen” (مك) “ke” si vardır.
Hz. Peygambere olan ilâh-î hitapları üç yönlü olarak anlamamız bizlerin tefekkür ufuklarımızı çok daha ileriye götürecek ve hayata bakışımızı çok daha zengin-leştirecektir.
(1) İnci yönü = Hakikat-i Muhammed-î Mertebe-si itibariyledir.
(2) nci yönü = Hz. Muhammed-zuhuru Muham-med-î mertebesi itibariyledir.
(3) Üncü yönü = ise, kendi şahsında ümmet-i ne dönük onlara yansıyan yönü itibariyledir. Yeri geldikçe bunlara değinmeye çalışacağız.
Âyet-i Kerîme’nin yorumunu birinci yönü olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle ele aldığımızda şöyle düşünmemiz gerekecektir.
Vücûd-u Mutlak Vahidiyyet mertebsinde olan Ulûhiyyet mertebesine tenezzül edince, bu mertebe de Hakikat-i Muhammed-î mertebesini Ulûhiyyet mertebesine bir ayna, ilmî manâda zuhur mahalli eyledi, ve bu mertebeye hitaben (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” (neyi?) (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” (vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” (ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı”
(ve yehdiyeke sıraten müstekıyme) “ve seni doğru yola iletti.”
Tekrar Âyet-i Keriyme’nin başına dönersek, (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” aslında bura da henüz daha her hangi bir fiilin oluşması mümkün olmadığından, her hangi bir şeyi de fiîlî manâda bağışlamak mümkün değildir. Ancak hüküm de açıktır, (bağışlama ve mağfiret) vardır. O halde bu bağışlama fiîl-î değil ilmî’dir. Şöyleki;
Allah’ın güzel isimleri olan (Esmâ-ül hüsnâ) bir birine zıt manâlardan meydana gelmiştir. Rahmân,Kah-har) (Rahiym,Cabbar) (Celâl, Cemâl) (hâdî, Mudil) (Zâhir, Bâtın) (Kabz, Bast) (Evvel, Âhır) ve diğerleri gibi İşte bu tüm zıt isimlerin zuhur mahalli ise Hakikat-i Muhammed-î dir, ve bu isimlerin bazıları işlendiğinde suç unsurlarını ortaya getirmektedirler işte bu mertebede bunlar işlenmemiş oldukları halde ilm-î varlıkları ilm-î olarak suç unsurlarıdır ve sorumlusu Hakikat-i Muhammed-î dir, çünkü ilm-î de olsa suça kaynak olma özellikleri vardır.
Gerçi bunlar bu mertebe de birbirlerinden ayrıl-madıkları için bir bütün halinde ve birbirlerinin aynıdır ancak zuhura doğru kendi hakikatlerine yönelme fıtriy-yetleri vardır. O sebebten ilm-î menâ’da da olsa Hakikat-i Muhammed-î mertebesi bu hususlardan, (mağfiret-bağışlanma) almıştır.
Bu yüzden Allah (لَكَ) (Leke) “senin için,” yani Makikat-i Muhammed-î için, hakikat-i Muhammediyye yi bağışlaması olmuştur. Neyi bağışladı? (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” yani Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) me Peygamberlik gelmezden evvelki, hakikat-i Muhammediyye’de bulunan suça yatkın Esmâların ilm-î manâda zenb “günah” oluştura-cak ne gibi bir tertip ve terkipleri varsa hepsi affolundu.
(vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” ve yeryüzünden hakikat-i Muhammediyye’nin zuhuru olan Hz. Muhammed (s.a.v.) göçtükten sonra oluşacak Hakikat-i Muhammediyye’de ki benzer hallerde affo-lundu denmektedir.
(ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” Ulûhiyyet mertebesinin Hakikat-i Muhammed-î mertebesine bütün zıt isimleriyle birlikte tecelli ni’meti’ni tamamlamasıdır. Her hangi bir isim o mertebeye aktarılmamış olsa idi bu ni’met tamam-lanmaz eksik kalırdı ki, bu mertebe de böyle bir şeyin olmasının mümkün olmadığını Âyet-i Kerîme açık olarak bildirmektedir. Ni’metin tamamlanması, Ulûhiyyet hakikatlerinin hiç bir eksiği kalmadan, Hakikat-i Muhammediyye’ye aktarılmasıdır ki; (ni’meti azîm) yüce bir ni’mett’tir ve bu yüzden (Rahmeten lil âlemiyn) dir.
(ve yehdiyeke sıraten müstekîme) “ve seni doğru yola iletti.” Ulûhiyyet mertbesinde bulunan bütün özelliklerinin Hakikat-i Muhammed-i mertebesine aktarılması ve bu mertebe vasıtasıyla âlemde ki zuhur-ların ortaya çıkarılması ön görülmüştür, işte bu mertebe (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” yani her varlığa kendi istidat, kaabiliyyet ve fıtrat-ı üzere hayat tarzı tanıyıp her birerlerini kendilerine ait kendi doğru yollarında koruyup imkân ve ihtiyaçlarını vermek Hakikat-i Muhammediyye’nin kendi doğru yolu (sırat-ı müsta-kîm)i dir. Doğru yolda eziyet olmaz, her hangi bir şeyi fıtratının dışında kullanmak haksızlıktır, haksızlık ise doğru yol değildir. Doğru yol adalettir ve adalette fıtratı üzere hüküm vermektir, aksi ise eziyet olur.
Âyet-i Kerîme’yi böylece (Hakikat-i Muhammed-î) mertebesi itibariyle özetledikten sonra şimdi ikinci yönü olan (Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle özetle incelemeye geçelim.
(Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağış-ladı,” bu mertebede ki, (لَكَ) (Leke) “senin için,” ifadesi zuhuru Muhammed-î olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz hakkındadır. Bu da iki yönlüdür, biri kendisine Peygamberlik gelmezden önceki, eğer varsa küçük günahlarının bağışlanmasıdır. Diğeri ise bu Sûre-i şerifin gelmesi ile Sûre öncesi ve sonraki günahlarının varsa eğer bağışlanmasıdır.
Aslında İslâm inancına göre Peygamberler gü-nahsız, masum’durlar. Bu yönüyle dahi bakıldığında Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin hiç bir günahı olmaması gerekir, hele o Allah’ın (c.c.) habib-i iken. O halde bu َ(ذَنْبِكَ) (zenbike) “günahından” kelimesi neyi ifade ediyor diye çok, çok düşünmemiz gerekmektedir. Hele kendisi hakkında,
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى
( Vema rameyte iz rameyte velâkinnellahe rama)
8/17. “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı.” Bu ve benzeri ifadeler de varken, vücûd-u Muhammediyye’den böyle zât-î zuhurlar da oluyorken.?
Ancak Hz. Peygamber efendimizin bu hususta dikkat çeken bir sözü vardır o da şudur. (Bende günde 70 veya 100 def’a istiğfar çekerim) sözüdür. Genel anlamda istiğfar, günahlardan arınmak için nefs ve benlik sahibi kimseler tarafından çekilir. Hz. Peygamberin ise böyle bir (nefs-i) olmadığından çektiği istiğfarında bu türden olmaması gerekir. İrfan ehli bu is-tiğfarın günahlarından değil, kendisi her an terakkî de olduğundan bir önceki makamda bulunduğundan istiğfar
ederdi, diye açıklamışlardır. Hz. Peygamber efendimizin iki hali vardır.
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ
(Kûl innemâ ene beşerun misliküm)
41/6. “De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insânım.” Biri, yukarıda belirtilen “beşer” ifadesiyle (bireysel kimliği)
يُوحَى إِلَى أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهُ وَاحِدٌ
(Yûhâ ileyye innemâ ilâhüküm ilâhün vâhidün)
41/6.”bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır.” Diğeri ise! Yine yukarıda belirtilen “vahy olunu-yor,” ifadesiyle (ilâh-î kimliğidir,) aslında her iki kimliği de ilâh-î kimliğe dayanmaktadır. (Allah beni ne güzel terbiye etti) buyurmuşlardır. O halde her iki yönden de masun‘dur. Günah ifadesi kişilerin mertebelerine göre değişmektedir. Bir mertebe de küçük günah olan aynı şey diğer bir mertebe de büyük günahtır. Ayrıca bir mertebede suç sayılan aynı şey, diğer mertebe de savap olabilir. (Hasenatül ebrar seyyietül mukarabin) yani “ebrar” ın yaptağı (hasene-güzel şeyler) “mukarra-biyn”in indinde seyyi-e günahtır, denmiştir.
Bu husus diğer bir misal ile de (Musâ-Hızır) bahsinde belirtilen hususlardır. Yine Efendimizin kelâmıyla (Allah-ı en çok bileniniz ben olduğum halde en çok korkanınızda benim) buyurmuşlardır. İşte burada bahsedilen (zünb-günah) beşer-î manâ da bir suç değil ilâh-î manâ da çok az bir zaman diliminde de olsa Hakk’tan ayrı kalıp gaflette olma halidir ki, eğer böyle
bir zaman farkında olmadan geçmişte olmuş olsa dahi affedilmiştir, gelecekte olsa dahi yine şimdiden affedilmiştir diye ifade edilmiştir.
Yeri gelmişken iki özet bilgiyi de ifade etmekte yarar görüyorum.