Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ctenibû keśîran mine-zzanni inne ba'da-zzanni iśm(un)(s) velâ tecessesû velâ yaġteb ba'dukum ba'dâ(an)(s) eyuhibbu ehadukum en ye/kule lahme eḣîhi meyten fekerihtumûh(u)(c) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe tevvâbun rahîm(un)
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
Hucurât Suresi 12. ayet, müminlere yönelik ahlaki ilkeleri vurgular. Ayet, zan, tecessüs ve gıybet gibi toplumsal ilişkileri zedeleyen davranışlardan sakınmayı emrederken, bu yasakların derin anlamlarını dilbilimsel bir titizlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-n-b kökünden türeyen 'ictinâb', bir şeyden yan durmak, uzaklaşmak demektir. Ayetteki 'ictenibû' emri, zannın kötü sonuçlarından korunmak için ondan tamamen uzak durmayı, yanına bile yaklaşmamayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu kelime, mecazi olarak bir şeyden kaçınmayı, onu terk etmeyi ifade eder. Ayetteki kullanımı, zannın olumsuz etkilerinden korunmak için aktif bir uzaklaşma çabasını gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Z-n-n, bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair kesin olmayan bir kanaattir. Bazen yakin (kesin bilgi) anlamına gelse de, ayetteki bağlamında 'kesin olmayan, şüpheye dayalı kötü düşünce' anlamında kullanılmıştır, zira 'bazısı günahtır' denilerek olumsuz yönüne işaret edilmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını belirtir. Kesin bilgiye dayanmayan, çoğu zaman yanıltıcı ve yanlış hükümlere yol açan bir düşünce biçimi olarak ele alınır. Bu ayette de müminlerin bu tür zanlardan kaçınması emredilerek, toplumsal barışın ve güvenin temelini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zann, bir şeyin gerçekleşme ihtimalinin ağır basmasıdır. Ancak ayetteki 'innehû ba'du'z-zanni ismün' ifadesi, bu zannın kötüye yorulan, başkaları hakkında olumsuz ve haksız yere beslenen şüpheleri kapsadığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tecessüs, gizli şeyleri araştırmak, başkalarının ayıplarını ortaya çıkarmak için peşine düşmektir. Ayetteki yasak, müminlerin birbirlerinin mahremiyetine saygı göstermesi ve özel hayatlarına müdahale etmemesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-s-s kökünden türeyen 'tecessüs', gizli haberleri ve sırları araştırmak, özellikle kötü niyetle başkalarının ayıplarını bulmaya çalışmaktır. Bu, 'tahassüs'ten farklı olarak genellikle olumsuz bir anlam taşır ve ayette kesin bir yasak olarak belirtilmiştir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tecessüs, bir şeyin iç yüzünü, gizli yönlerini araştırmaktır. Ayetteki 'lâ tecessesû' emri, müminlerin birbirlerinin özel hayatlarına saygı duyması, gizli hallerini araştırmaması gerektiğini ifade eder, zira bu, toplumsal güveni zedeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gıybet, bir kimsenin gıyabında (yokluğunda) onun hoşlanmayacağı bir şeyi söylemektir. Ayetteki benzetme, gıybetin ne kadar iğrenç ve tiksindirici bir davranış olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Gıybet, bir kişinin arkasından, onda bulunan ama kendisinin duyduğunda hoşlanmayacağı bir kusurunu zikretmektir. Ayetteki 'ölü kardeşinin etini yemek' benzetmesi, gıybetin manevi olarak bir insanı öldürmek ve onun onurunu çiğnemek kadar ağır bir günah olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Gıybet, Kur'an'da toplumsal ilişkileri bozan, bireyler arası güveni sarsan ve manevi zararlara yol açan bir eylem olarak ele alınır. Ayetteki bu güçlü benzetme, gıybetin sadece bir sözden ibaret olmadığını, aksine derin bir ahlaki çöküntüyü temsil ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-k-y kökünden türeyen 'takva', bir şeyi zararlı şeylerden korumak demektir. Dini bağlamda ise nefsi günahlardan korumak, Allah'ın emirlerine uyarak azabından sakınmaktır. Ayetteki 'İttakullâh' emri, önceki yasaklara riayet etmenin ve genel olarak Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmenin önemini vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Takva, Allah'ın azabından sakınmak için O'na itaat etmek ve günahlardan uzak durmaktır. Ayetteki bu ifade, zandan, tecessüsten ve gıybetten sakınmanın temelinde yatan ilahi bilinci ve sorumluluğu hatırlatır.
Hucurât Sûresi
Hucûrat Sûresi (49/12.) âyeti kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır;
Ey imân edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın. Kimse kimseyi çekiştirmesin. Hangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Tiksindiniz değil mi? Öyle ise, Allah(c.c.)’tan sakının. Allah(c.c.), şüphesiz ki tövbeleri dâima kabul edendir, merhamet edendir!’
Aslında bu husus bir acziyyet ifadesidir. Başkasının ayıbını görüp onu ortaya çıkarark o kişiyi küçük düşürmek yerine aynı kişinin iyi taraflarını ortaya çıkamaya çalışmak daha insani olacaktır.
Diğer taraftan meseleye esma-i İlâhiye yönünden bakıldığında, her insanda Hakk’ın isimleri var olduğundan ve isimlerle hayatını sürdürmüş olduğundan, kendinde görülen halleri ile dedi kodu ve alay mevzuu yapılması, kişinin farkında olmadan Hakk’ın isimlerinin gıybetini yaptığının farkında bile olmaz. Aslında işin vehameti buradadır. Ve çok büyük bir mes’uliyettir.
İşte bu yüzden, bu sahada ikaz ve ihtar çok büyüktür.[41]
Ölmüş hayvan eti, şimdi eti yenen hayvanlar var yenmeyen hayvanlar var ve eti yenmeyen hayvanlar vahşi hayvanlardır. Ölü eti demek ne demek, “ve la tecessesu ve lâ yağteb ba'duküm ba'da*eyuhıbbu ehadüküm en ye'küle lahme ehıyhi meyten fekerihtümuh”
(Hucurat, 49/12. Âyet) yani “tecessüs etmeyin, bazınız bazınızın gıybetini yapmasın! Hiç sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” İşte burada gıybet yapmayın deniyor, hayvandan bahsediliyor, işte bu şekilde çekiştirme yapan kimseler daha henüz nefsi emmâre mertebesinde olduklarından her ne kadar beşer gibi gözükseler de hayvanlık mertebesin-delerdir, işte bu kişinin mânen eti yenmez.[42] “ İz- -T-B- ”
Mesnevi-i Şerif beyiti ile yolumuza devam edelim.
Vaktaki yakîn nihân-hânesinden tadar, azar azar aşk yükünü oraya çeker.
Ma’lûm olsun ki, “yakîn" zannın zıddı olan bir sıfattır; ve zanlar ya doğru olur veyâ eğri olur. Doğru zanlann yakîn sıfatına irtibâtlan vardır ve bu doğru olan zanlann sâhibi ehl-i yakîne tâbi’ olduklanndan onlann verdikleri gıdâ-yı ma’nevî olan ilim ve irfân aşkı ve tahsîl sâyesinde günden güne yakîn sıfatına yaklaşırlar ve âkıbet onların zanları yakîn mertebesine gelip orada mahvolurlar. Ve eğri zan sâhibleri ise bu gıdâyı ma’nevîden kaçıp gıdâ-yı sûrî aşkıyla meşgül olduklarından onların bu eğri zanlan da günden güne sıfat-ı yakînden uzaklaşır. Onun için sûre-i Hucurât’taki âyet-i kerîme-de (Hucurât, 49/12) ya’ni “Ey mü’minler, zannın çoğundan ictinâb edin, zîrâ zannın ba’zısı günahtır” buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâyı “FîhiMâ”lerinin 32. faslında şöyle beyân buyururlar:
“Sıfat-ı yakın bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi, onun mürîdleridir. Zan mütevâfittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakıne akreb ve inkârdan eb’addir. Nitekim [“Ebû Bekir’in îmânı arz ehlinin îmânıyla tartılsa onlara râcih olur”] hadîs-i şerifinde işâret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yalânden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd, ilim ve amel ile o zannın tahassul-i efzâyişi alâmetidir. Bu sûretle, o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakîn olduklan vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile mürîdler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zâhir olmuş nakışlandır. Delîli budur ki, bu nakışlar devren-ba’de-devrin ve karnen-ba’de-karnin mütebeddildir. Ve bu şeyh-i yakîn ile onun zuriûn-ı savâbdan ibâret olan evlâdları alâ-merri’l-edvâr ve’l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kâimdirler. Dîğer taraftan galata düşürücü ve dalâlet verici ve münkir olan zanlar şeyh-i yakînin merdûdudur. Ve o zanlar her gün yakîn- den eb'ad ve ezeli olurlar. Zîrâ her gün o sû-i zannı arttıracak esbâbı tezyîd ederler....ilh".[43]