Yâ eyyuhâ-nnâsu innâ ḣalaknâkum min żekerin ve unśâ ve ce'alnâkum şu'ûben ve kabâ-ile lite'ârafû(c) inne ekramekum ‘inda(A)llâhi etkâkum(c) inna(A)llâhe ‘alîmun ḣabîr(un)
Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.
Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.
Hucurât 13. ayet, insanlığın ortak kökenine ve çeşitliliğine vurgu yaparak, üstünlüğün takvada olduğunu belirtir. Ayet, yaratılış, toplumsal yapı ve ahlaki değerler gibi temel kavramlar üzerinden dilbilimsel ve semantik derinlik sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin 'takdir etmek, bir şeyi ölçü ve düzen içinde var etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'خَلَقْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir plan ve düzen içinde, erkek ve dişiden var etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesini 'icad etmek, meydana getirmek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı başlangıçta bir erkek ve bir dişiden yaratmasını, yani varlık sahnesine çıkarmasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şa'b' kelimesini 'bir araya gelmiş, toplanmış büyük insan topluluğu' olarak tanımlar. Ayetteki 'şü'ûben' ifadesi, insanların kabilelerden daha geniş, farklı milletler ve uluslar halinde yaratıldığını, bu çeşitliliğin Allah'ın bir takdiri olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şa'b' kelimesinin 'kabilelerin birleşmesinden oluşan büyük topluluk' olduğunu ve genellikle soy birliğine dayandığını ifade eder. Ayetteki 'şü'ûben', insanların farklı kökenlere ve kimliklere sahip büyük gruplar halinde var olmasını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kabile' kelimesini 'bir şa'bın alt birimi, soy birliğine dayalı daha küçük topluluk' olarak açıklar. Ayetteki 'kabâile' ifadesi, insanların milletler içinde daha küçük, birbirini tanıması ve ayırt etmesi kolay gruplara ayrıldığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'kabile'yi 'bir babadan gelen ve bir araya toplanan topluluk' olarak tanımlar. Ayetteki 'kabâile' kelimesi, insanların soy ve akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı küçük gruplar halinde var olduğunu, bunun da tanışmayı kolaylaştırdığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ma'rife' kökünden gelen bu kelimenin 'bir şeyi ayırt etme, tanıma' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'li-te'ârafû' ifadesi, Allah'ın insanları farklı milletler ve kabileler halinde yaratmasının temel amacının, onların birbirlerini tanımaları, iletişim kurmaları ve karşılıklı anlayış geliştirmeleri olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'te'âruf' kelimesinin 'karşılıklı tanışma, birbirini bilme' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu tanışmanın sadece isim ve soy bilmekten öte, farklı kültürleri, yaşam biçimlerini ve değerleri anlamayı da içerdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva' kelimesinin 'bir şeyi korumak, sakınmak' anlamından geldiğini ve dinî bağlamda 'Allah'ın azabından sakınmak, O'nun emirlerine uyarak kendini korumak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'etkâküm' ifadesi, Allah katında üstünlüğün soy, ırk veya zenginlikte değil, Allah'a karşı sorumluluk bilincinde ve O'nun yasaklarından sakınmada olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takva'nın 'Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek, O'nun rızasını kazanmak için günahlardan uzak durmak' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'etkâküm', insanların Allah nezdindeki değerinin, O'na olan saygı ve itaatlerinin derecesiyle ölçüldüğünü açıkça ortaya koyar.
Hucurât Sûresi
Erkek (Akl-ı Küll) Ve Nisa-kadın (Nefsi küll) tecellileridir. (Murat Derûn)
"Âdem, Hakikat’in zâhiri; Havva ise bâtınıdır. İnsan-ı kâmil, ikisinin cem’idir." [44]
En büyük takvâ, varlık iddiasını terk etmektir. Çünkü ‘en değerli’ olan, ‘en çok fânî olan’dır."[45]
”Ey insanlar!. Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık-halkettik.” Âyet-i keriym’e İnsânlık âlemi’nin başlangıcından, yani İnsândan bahsetmekte. İnsân ise (13) ün en kemâlli zuhur mahallidir. Sayısal değerler de iki def’a bunu açık olarak göstermektedir. Sûre (49) (4+9=13) Âyet-i keriym’e zâten (13) tür.
Hz. Peygamber (s.a.v.) veda Hacc’ın da kendisiyle beraber değişik kaynaklarda yaklaşık,(114) veya (124) bin sahabisinin olduğu rivayet edilir ki, çok mühimdir. Bu hadise Kûr’ân-ı Keriym’in (4) mertebesi’nin yani (114) Sûreli tenzî-lî, lâfzî ve kayıtlı Kûr’ân’ın kevni ve fiilî yani yaşanan Kûr’ân olarak zuhura çıkması demektir. Her “bin” kişi bir Sûre’i celi-lenin varlığını fiilî olarak ortaya koymakta idiler. Ayrıca aleyhisselâtü vesselâm efendimiz ise nâtık-ı Kûr’ân konuşan Kûr’ân’dır.
İşte bu muhteşem Hacc esnâsında, bütün İnsânlık tarihi seyri içerisin de ve tek fiilde Kûr’ân-ı keriym (4) mer-tebesi itibariyle ortaya konarak yaşanmıştır.
(1) Elde bulunan tenzîlî Kûr’ân.
(2) İçinde bulunan, İnsân-ı Kâmilin temsilcisi (Elif-lâm-Mim) olan özel ve öz Kûr’ân.
(3) “114” bin fiîlî sahâbî Kûr’ân.
(4) Ve “Kûr’ân-ı nâtık” Konuşan kûr’ân olan Hz. Ra-sûlüllah (s.a.v.) efendimizdir. Bir daha bu (cem) iyyet’in bir araya gelmesi mümkün değildir. Bu hususları tefekkürleri-nize sunuyorum. Bu idraklerle sizler daha değişik değerlen-dirme ve anlayışlara ulaşabilirsiniz.[46] “ İz- -T-B- ”
Elmalı Hamdi Yazır Mealinde,
ETKÂ, takvadan ism-i tafdil'dir. Yukarılarda da geçtiği üzere takva lügatte vikâyedendir. Vikâye gayet iyi korunup sıkınmaktır. Aslı, vakyadır harfi tüklân ve tücâh gibi harfine, harfi de bakvâ gibi harfine kalbedilmiştir ki nefsi korkulacak şeylerden muhafazaya koyup korumak, diğer bir ifade ile sipere girip korunmak demektir. Lügatta hakikati budur. Sonra bazan korkuya takva, takvaya korku tabir edilir. Şeriatte iki mânâda kullanılır: Birisi geniş olan âmm mânâsınadır ki sonunda ahirette zararlı olandan sakınıp korunmak demektir. Bunun fazlayı ve eksiği kabul eden geniş bir sahası vardır ki, en aşağısı cehennemde ebedi kalmayı neticelendiren şirkten sakınmaktır. En yükseği de sırrını haktan alıkoyabilecek her husustan temiz tutarak bütün varlığı ile hakka dönüştür.