Kâleti-l-a'râbu âmennâ(s) kul lem tu/minû ve lâkin kûlû eslemnâ velemmâ yedḣuli-l-îmânu fî kulûbikum(s) ve-in tutî'û(A)llâhe verasûlehu lâ yelitkum min a'mâlikum şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Bedeviler "İman ettik" dediler. De ki: "İman etmediniz. (Öyle ise, "iman ettik" demeyin.) "Fakat boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Bedevîler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama "İslâm olduk." deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Hucurât 14. ayet, iman ve İslam kavramları arasındaki ince farkı, bedevilerin iddiaları üzerinden açıklayarak, kalpteki tasdikin önemini vurgular. Ayet, dışsal teslimiyet ile içsel inanç arasındaki ayrımı dilbilimsel bir hassasiyetle ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-A'râb' kelimesini, şehirlerde yaşayan 'el-Arab'dan farklı olarak, çölde yaşayan, bedevi Araplar olarak tanımlar. Ayetteki kullanımları, onların henüz medeni ve dini olgunluğa erişmemiş, kaba ve görgüsüz hallerine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'el-A'râb'ı, 'el-Arab'ın çoğulu olarak değil, belirli bir yaşam tarzına sahip, çöllerde ikamet eden ve genellikle şehir halkından daha az bilgi ve görgüye sahip olan topluluk olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, onların iman iddialarının yüzeyselliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı, 'emn' (güven) kökünden türeterek, kalbin tasdiki ve şüphelerden arınmış bir güven hali olarak tanımlar. Ayetteki 'âmennâ' ifadesi, bedevilerin bu derin tasdik halini henüz yaşamadıklarını, sadece dille ikrar ettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'iman' kavramının sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a tam bir güven ve teslimiyet içeren, kalbi bir tasdik olduğunu vurgular. Ayetteki 'lem tü'minû' ifadesi, bedevilerin bu içsel, kalbi tasdikten yoksun olduklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eslemnâ' kelimesini, dışsal bir teslimiyet ve boyun eğme olarak açıklar. Bu, henüz kalbe nüfuz etmemiş, sadece zahiri bir itaati ifade eder. Ayetteki kullanımı, bedevilerin durumunu tam olarak yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'İslam'ı, 'selâm' (barış, esenlik) kökünden türeterek, Allah'a teslimiyet ve O'nun emirlerine boyun eğme olarak tanımlar. Ayetteki 'eslemnâ' ifadesi, bedevilerin bu dışsal teslimiyeti gerçekleştirdiklerini, ancak imanın kalplerine henüz girmediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'İslam'ın Kur'an'da genellikle 'iman'dan daha geniş bir anlam taşıdığını, bazen sadece dışsal bir teslimiyeti ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'eslemnâ' kullanımı, bu ayrımı net bir şekilde ortaya koyar; bedeviler dışsal olarak teslim olmuşlardır, ancak kalpleri henüz inanmamıştır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'duhûl' kelimesini, bir şeyin başka bir şeyin içine girmesi ve orada yerleşmesi olarak açıklar. Ayetteki 'lem yadhuli' ifadesi, imanın kalplere henüz tam olarak nüfuz etmediğini, orada kök salmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'duhûl'ün sadece fiziksel bir girişi değil, aynı zamanda bir şeyin bir yere tam olarak yerleşmesini ve onun bir parçası haline gelmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, imanın kalbin derinliklerine inip yerleşmediğini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb'i, bir şeyin özü ve merkezi olarak tanımlar; insan için ise idrak, düşünce ve duyguların merkezi olan organıdır. Ayetteki 'kulûbikum' ifadesi, imanın yerleşmesi gereken asıl merkezin kalp olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalb'in sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda insanın manevi ve entelektüel merkezi olduğunu, imanın ve küfrün asıl yerinin burası olduğunu belirtir. Ayette, imanın henüz bedevilerin kalplerine nüfuz etmediği ifade edilir.
Hucurât Sûresi
İslam, selamdan, selametten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH’ın birliğine inanmak ve O’na şirk koşmamaktır.
İslam dininin zahiri, “şeriat-ı Muhammedi”; batını ise, “hakikati Muhammedi”dir.
İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır.
İslam aynı zamanda Adem (a.s.)’dan → Muhammed (a.s.)’a kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenab-ı Hakk; “İbrahimiyet” - “Museviyet” - “İseviyet” - “Muhammediyet” diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir.
Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sure 19. ayette;
inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islam olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır?
İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.
Hz. İbrahim’in getirdiği “tevhid-i ef’al” hukukunu, Hz. Musa’nın getirdiği “tenzih” hukukunu, Hz. İsa’nın getirdiği “teşbih” hukukunu, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu “tevhid” ve “vahdet” hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten “İbrahimilik”, “Musevilik”, “İsevilik”, “Muhammedilik” olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de “bir”dir, o da “İslam”dır.
Hz. Adem (a.s.) ile başlayan ALLAH’I c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed (a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlanmızı güzel yapalım, ayan bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.
Kur’an-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun “seyr-i süluk”unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede
10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir.
Kısaca özetlersek; gafletine tevbe edip “mertebei Ademiyyet”te “venefahtü” ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar, Hakk’a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. “Teslimi külli” ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk’a teslim eder. Bunun karşılığı “ihsan”dır; “Cibril hadisi”nde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. “Benlik” perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.
“Mertebe-i İbrahimiyet”te dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.
“Mertebei Museviyet”te eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.
“Mertebei İseviyet”te “Ruhül kuds”ten destek alır.
“Mertebei Muhammediyye” de ise, seyr-i zirveye çıkıp “mi’rac”ını yapar.
Böylece “büyük ayet” olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş daha dünyada iken “ruyetullah”a ulaşmış olur. İşte İslam ALLAH’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zatına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir.
ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan “halife” insanı “halk” etti (yaratma değil) ve onda en geniş manada zuhur etti.
Bu hakikatleri bilen ayn; bilinen gayr oldu.
Bilen de vechini açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi.
Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız.
Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur’an ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlışve aldatmacadır, çünkü Kur’an zattır ve O’na ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O’nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.
Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk’ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH’u teala gayretli olanları basar’dan basirete ulaştırsın.
Ehlüllahtan birisine sormuşlar “ALLAH’I görmek mümkün mü?” diye o da cevap vermiş, “ALLAH’I görmemek mümkün mü?” diye.
ALLAH’a ulaşan yolda 4 esas vardır.
1 - İslam olmak, kurtuluşun tek yolu olduğunu anlamak.
2 - İman etmek, İslamın getirdiği kurallara iman yoluyla yaklaşmak.
3 - İhsan sırrıyla Hakk’ı müşahedeye başlamak.
4 - İkan ile de gerçek “tevhid”i (birliği) oluşturmaktadır.
Sadece şekil ve duyguda değil, akıl ve gönülde de mü’min ve muvahhid olmamız lazım gelmektedir.
Tefekkür hayatımızı geliştirdiğimiz kadar İslamı yükseltmiş olacağız.
O’nun gerçek gayesi “Ruyetullah”tır ve o da “akl-ı küll”e ulaşmakla mümkün olmaktadır.[47] “ İz- -T-B- ”
Elmalılı Hamdi Yazır mealinde, Medine civarında Beni Esed İbn-i Huzeyme kabilesi ganimet hevesiyle müslümanlığa girmişlerdi, rivayet olunduğuna göre bir kıtlık senesi Medine'ye gelmişler ve iki kelime-i şehadeti söylemişlerdi. Peygamber'e karşı: "Biz filan oğulları ve filan oğulları gibi sana savaş açmadık, ağırlık ve ailelerimizle geldik." diyorlar, sadaka gözetiyorlardı ve yaptıklarını peygambere bağışlatmak istiyorlardı, bu indi. De ki: Siz iman etmediniz. Çünkü iman, yalnız dil ile ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile güven ve inançla kesin bir şekilde tasdik olması gerekir. Bu ise anlatılacağı üzere henüz ortaya çıkmadı, yoksa müslüman olduk diye peygamberi minnettar etmeye kalkışılmazdı. Ve fakat henüz iman kalplerinize girmemiş olduğu halde İslâm'a geldik, deyin, yani müslümanlığa karar verdik, sulha girdik deyin, böyle derseniz yalan söylememiş olursunuz. Çünkü harbin zıddı olan sulha girmek ve bağlanmak mânâsına İslâm, savaşı terkedip de görünüşte karar vermekle oluşabilir. Halbuki kalpte sağlam tasdik olmadan iman ettik demek yalan olur. Burada sözün gelişi "iman ettik", demeyin ve fakat "İslâm olduk" deyin, veya "siz iman etmediniz ve fakat İslâm'a girdiniz" denilmektir.
Fakat birincisi imanı söylemekten açıkça yasaklama şeklinde olacağı, ikincisi de Şer'an itibarının şartı olan iman, istenildiği halde İslâmlarına kesin karar ifade edeceği için bunlardan sakınmak üzere nazmın üslubu bu nazik şekle dökülmüştür. Fahreddin Razî burada "Mümin ile müslim ehl-i sünnete göre birdir. Nasıl olup da burada bu fark anlaşılabiliyor?" diye sorarak buna şöyle bir cevap verir: "Genel ile özel'in farkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazan onunla beraber lisan ile olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur." Ragıb da Müfredat'ında şöyle der: "İslâm şeriatta iki kısımdır. Birisi imanın altındadır ki bu dil ile ikrardır. Bununla kan korunmuş olunur. Beraberinde itikat gerek olsun gerek olmasın " O A'râbiler inandık, dediler, de ki: Siz iman etdiniz fakat İslâm'a geldik, deyin." âyetinde bu mânâ kastedilmiştir. Birisi de imanın üstündedir ki bunda dil ile ifade ile beraber hem kalben iman, hem vefa hem de Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır. Nitekim İbrahim (a.s.) hakkında "Rabbi ona: "İslâm ol" dediği anda, "Âlemlerin Rabbına teslim oldum." dedi. (Bakara, 2/131) buyurulması böyledir.