İçeriğe atla
Hucurât 3Cüz 26 · Sayfa 515

Hucurât Sûresi 3. Âyet

الحجرات

Sohbete sor

İnne-lleżîne yeġuddûne asvâtehum ‘inde rasûli(A)llâhi ulâ-ike-lleżîne-mtehana(A)llâhu kulûbehum littakvâ(c) lehum maġfiratun ve ecrun ‘azîm(un)

Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah'ın, gönüllerini takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.

Hucurât Sûresi

“İnne-llezîne yeguddûne asvâtehum ‘inde rasûli(A)llâhi ulâ-ike-llezîne-mtehana(A)llâhu kulûbehum littakvâ lehum maġfiratun ve ecrun ‘azîm(un)” Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (49/3)


Ravvza-i Mutahharada Efendimizin Kabrininin başında şimdi sen birinci (1.) pencerenin önündesin, onun üzerinde Kur’anı Keriym Ahzab suresi 33/40 ayetindeki, “ma kane muhammedin ebe ehadin min ricaliküm ve lakin rasulellahi ve hatemennebiy ve kenellahü bi külli şey’in aliym” mealen, “Muhammed (s.a.v.) erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; fakat o Allah’ın rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir,” buyrulmaktadır.

Evvela kısaca, rakkamlara dikkat etmemiz gerekecektir. Bakın sure 33, 33 direkli cennet bahçesinin hakikatini yine aynı sayıdaki surenin 40 ıncı Ayet’i açıklamaktadır, bunlar tesadüfi şeyler değildir.

Özet olarak: Muhammed (sav.) batıni yönden sizler gibi, çoluk çocuk sahibi bir beşer değildir.

“Muhammed” elbisesiyle tecelli etmiş;

zatından sıfatına, sıfatından esmasına, esmasından ef’aline tenezzül ederek irsal etmiş;

Rasullük yapmış;

ve bu hakikati “Muhammed” elbisesi ile sona erdirmiştir.

Ondan sonra resmi olarak böyle bir tecelli olmaz, ancak onun varislerinde bu hadise batınen kıyamete kadar devam edecektir.

Bu hakikat kendisinde Ayet’in belirttiği sayıda 40 yaşlarında ortaya çıkmıştır.

Allah gerçekten neyin ne olduğunu, kimin beşerriyeti, kimin Uluhiyyet’i ile yaşadığını çok iyi bilir.

Çünkü gerek halkıyeti yönüyle, gerek Hakkiyet’i yönüyle cümleden zuhurda olan ondan başkası değildir. Zaten âlemde başkası yoktur.

Evet bu güzel duygular içinde bir iki adım daha attığında birinci (1.) pencerenin sağ tarafına yaklaştığında, işte o anda âlemlerin sultanının tam karşısında olduğunu bilmelisin.

Bu hadise, Ka’be-i şerifedeki; Hacer’ul Esved’in tam karşısında durmaya, zat’a ayna olmağa benzer.

İşte o anda sende Hz. Risalet penah-i Efendimizin aynası, hatta aynısı olmaya çalışırsın. O’na bundan daha çok zahir âlemde yaklaşman mümkün değildir, gönül âleminde ise, senden ayrı değildir.

Ka’be’de, seyirde ve tavafta, yaşadığın anların dışında, hiç bir anın bu kadar güzel, bu kadar hoş, bu kadar bereketli ve nurlu değildir. Ve şöyle selamlar dilinden dökülmeğe başlar.

Esselatu vesselam aleyke ya Rasulellah.

Esselatu vesselam aleyke ya Nebiyyallah.

Esselatu vesselam aleyke ya Cemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Kemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Varlığı Hakk.

Esselatu vesselam aleyke ya Gönüller sultanı.

Esselatu vesselam aleyke ya Aşıklar kıblegahı.

Esselatu vesselam aleyke ya Dertliler dermanı.

Esselatu vesselam aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin.

Esselatu vesselam aleyke ya Hakikati Muhammedi.

Artık sen orada yoksun zaten. Sende mevcud mertebe-i Muhammedi, aslı olan, Hakikat-i Muhammedi ile birleşmiştir. Sen gerçekten “fena firrasul” (Rasul’de fani), o yoldan da “Baka billah” (Hakk’ta baki) olmuşsundur.

Ne varlığın, ne sesin, ne nefesin kalmıştır. Ancak orası durma yeri değildir, arkadan gelenlerin hakkını da korumak gerekir.

Bu hisler içinde:

Ayrılmak istemez gönül yardan Vakti firaktır ne gelir alden.

Hasret başladı daha bu andan Hoşça kal ya Rasulellah.

Sanki ravza geldi benimlen.

Belki ben kaldım onunlan.

Ayrılamadım huzurundan.

Hoşça kal ya Rasulellah.

Hoşça kal ya Rasulellah.

Diyerek birkaç adım daha yan yan atarak yüzün oraya doğru bu sefer üzerinde, Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/3 ayetindeki, “innellezine yeguddune esvateküm ‘inde Resulillahi ulaikelleziynemtehazellahü kulubehüm littakva lehüm mağfiratün ve ecrun aziym”, mealen, “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” ayetinin sana sırrı açılır.

Yine burada da sayılara azıcık dikkat edelim, sure no’su 49 dur, kendi içinde toplarsak, 4+9=13 eder, bu da bilindiği gibi Hz. Rasulüllahı’ın şifre rakamıdır.

Ayet sayısı olan üç (3) ise bu hakikatleri üç (3) yönlü, yani “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” mertebelerinden idrak etmektir.

Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar. Burası Hz. Rasulüllah (sav.)’in “sıddıkiyyet mertebesi”dir.

“Seslerini kısanlar”, kendi varlıklarında, kendilerine ait birşeyleri kalmadığından zaten sesleri çıkmaz.

Eğer daha sesleri çıkıyor ise, o mertebeye ulaşamamışlar demektir. Çünkü âlemde tek ses vardır o da “Hakikati Muhammedi”nin sesidir.

“Bunlar o kimselerdir ki Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir.”

“Takva”, sakınmak olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. Bu mertebenin takvası ise, Hakk’ın varlığını unutup, kişinin kendi varlığına düşmemesidir.

Bunlara nefislerinden mağfiret ve kendi hakikatlerini anlama yönünden büyük mükafat vardır.

Böylece “sıddıkiyyet mertebesi”ni de selamladıktan sonra yine yan yana birkaç adım daha atarak, bu sefer üçüncü (3.) pencerenin önüne gelirsin.

Burası “Farukiyyet” makamıdır. Ona da gereken nezaketle selamı verdikten sonra o pencerede yazılı ayetin yaşamına geçersin.

Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/2 ayetindeki, “ya eyyühelleziyne amenu la terfe­‘u asvateküm fevka savtin nebiyyi ve la techerü lehü bi’l kavli kecehri ba’dıküm liba’dın en tahbeta a’malüküm ve entüm la teş’urune” mealen, “Ey iman edenler seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın, haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkıverir.” Burada da yine sayılar dikkat çekicidir; az evvelki ayette olduğu gibi bu ayet de 49 nolu surenin 2 inci ayetidir.

Bunun ifadesi 4+9=13 Hz. Rasulüllah’ı, bu mertebede dahi iki (2) zahir ve batın idrak demektir.

Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir.

Evvelki ayette “seslerini kısanlar” burada ise, “seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın,” buyruluyor.

Birincide, “Hakikati Muhammedi” denizinde gark olanlar;

İkincide, “hakikati Muhammedi” deryasına girip orada yıkanıp yeni bir hayatla ve “sıreti Muhammedi” ile o deryadan çıkarak etraflarını eğitiyorlarken, nefislerine kapılıp, halkın ezası ve zorlukları karşısında yılmadan, bıkmadan ve seslerini Hz. Muhammed’in risaletleri döneminde nasıl yumuşak ve müşfik davranmışlarsa siz de öyle davranarak, eğitimde ve diğer zamanlarda seslerinizi, onun sesinden daha yüksek çıkarmayın.

Ömerül Faruk, bilindiği gibi, yüksek adalet sahibi olduğundan, haklıyı ve haksızı çok iyi ayırma kabiliyeti vardı.

İşte o mertebe “Farukiyyet” yani “Furkan mertebesi”dir. Aynı zamanda “sıfat mertebesi”dir.

O halden sonra artık birbirinizle konşutuğunuz gibi ona seslenmeyin, çünkü o sizler gibi sadece beşer değil, aynı zamanda “Rasul”dür. Ancak siz bu hakikatleri pek düşünmüyorsunuz.

Kısaca toparlarsak üçüncü (3.) pencerede bu hisler içinde birinci (1.) ayette, belirtilen “Hakikati Muhammediyye”yi iyice tanımak, onda yok olmak;

ikinci (2.) de, böylece sesini çıkaramamak, o deryada yüzmeye başlamak;

üçüncü (3.) de ise, tekrar yeni bir varlık bularak, irşat vazifesine başlamak, anlatılmaktadır.

Orada da fazla duramayıp, arkadan gelenlere yol açmak üzere boyun bükerek, kısalan yolu tamamlamak üzere “Makamı Mahmud”a, “Makamı Sıddıkiyyet”e, “Makamı Furkaniyyet”e tazim ve selam ederek, yoluna yavaş yavaş bu hakikatleri yaşayarak devam edersin.

Oranın iki (2) çıkış kapısı vardır. Biri koridorun sonunda bedenliler için “Baki kapısı” cennetül bakiye açılan; diğeri de az yukarıdaki “Makamı Cibril” penceresidir. Buradan da bedensizlerin, “âlemi ervah”a uruc ederler, yükselirler.

Bu koridorun aynı zamanda bir ismi de “Medine’nin zaman tüneli”dir. Bütün zamanları da içinde bulundurur.

İşte bu hakikatleri idrak ederek, âlemlerin sultanının önünden ayrılan kimse, bu iki kapıdan çıkarak; ya “baki” olan gönül cennetinde, ya da gönül semasında yaşamlarına devam ederler.

Misafir olarak gelenler, tekrar yerlerine dönünce, yani eski beşeriyyet hallerine dönünce bulundukları yerde, batınen “Makamı Mahmud”un zahiren de “Şeriatı Muhammedi”nin temsilcileri olurlar.

İşte sen de bu hallere sahip olmak istersen, bulunduğun yerde böyle kimselerin var olup olmadığını araştır, eğer bulabilirsen hiç durma, onlardan hemen bu hallerin eğitimini al, öylece âlemlerin sultanını bilerek ziyaretine git.

“Bab’üs selam”dan girip, “baki kapı”sından çıkarak yapılan ziyaret saat olarak belki onbeş dakikada biter amma gerçekten eğitimini alarak oradan geçmek ortalama 15-20 sene sürer ki ancak irfaniyyet ve muhabbet ile gerçekleşir; iyi anlamaya çalışalım.

Tabii ki, Hz. Rasulüllah’ı her mertebedeki ümmetinin ziyaret hakkı vardır, ancak şeriat mertebesindekiler, bulundukları idrak ve anlayış düzeyinden, tarikat mertebesindekiler tarikat mertebesinden, hakikat mertebesindekiler hakikat mertebesinden, marifet mertebesindekiler marifet mertebesinden ziyaret ederler ki iyi niyetle yapılan her ziyaret makbuldür.

Allah cc. bütün ziyaretlerinizi kabul etsin. Amin.

30-09-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama[14] “ İz- -T-B- ”


Bu bölüm 30-06-2024 Terzi Baba Kurban Bayramı Tekirdağ Sohbeti 1. Bölümden tarikat islamının hayalini değil, hakikat yönünü anlattığı için özet olarak alınmıştır. (Murat Derûni…) Dinleyici 7: Babacığım merak ettiğim bir şey sorabilir miyim? Muhtemelen çoğu kişi bunu merak ediyordur. Nüket annemden de izin aldım da soruyorum.

T. B: İyi bakalım, atış serbest o zaman.

Nüket Anne: Peygamber Efendimize özel alınmıştın onu soruyor.

Dinleyici 7: Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin tam kabri şerifinin oradayken sizi almışlar. Babacığım onunla ilgili bize anlatmak istediğiniz bir şey var mı?

Dinleyici 6: Babacığım, One muhteşem bir şeydi. Allah’a şükürler olsun bize gösterdi.

Dinleyici 7: Bayram, bizde bayram yapalım.

T.B: Ben oraya giderken birisi dokundu arkamdan onu hissettim böyle yumuşak bir el bunu hissettim orada sürgüyü açtı o yolu, ne diyorlar onlar güvenlik koruma şeritini açtı içeriye gir dedi, hop kapattı. Arkadan girmeye çalışanlar ben de anlamadım saf saf geçti oradan gitti ama o anda hakkın hikmeti bak nasıl her şeyi düzenliyor. Bizim neydi? Fatih de arkamızdan geliyormuş elinde kamera devamlı yoksa bir daha onu oluşturması mümkün değil bu dünyada yani O andan sonra ikinci defa mümkün değil O. Ama işte o çekilip bize de gösterilecek ya, babacım ya işte o da çektiğinin farkında olmamış. O zaman ne olduğu gece geliyor da yarımda seyrederken görüyor dikkatini çekiyor sonradan sonradan farkına varıyor.

Dinleyici 8: Sonradan farkına yoksa yaptığının farkında değil.

T.B: One yaptığının farkında değil. Yaptırana bak sen.

Dinleyici 8: Bende bakayım…

Nüket Anne: Baktım, babanı uyandıramıyorum. Kıyamadım uyandırmaya kalktım uyandım.

Dinleyici 7: Babacığım siz içeri de…

T.B: Yok ya içerisi dışarısı fark etmiyor hepsi içerde…

Dinleyici 7: Ama babacığım öbürkülere yallah yemişler.

T. B: Allah’ın lütfu bu ben bir şey yapmadım. “Terzi”yede onlar torpil geçmedi.

Dinleyici 6: Babacığım ama Terziye torpil geçildi. Neler hissettiniz efendim…

Dinleyici 9: Neler hissettiniz çok mu özel?

T.B: Bir hissettiği duygusal olarak yok, olağan üstü yeni bir şey hissedecek halimiz yok zaten orada olmasak da aynı şeyi yaşıyoruz. Değişen bir şey olmuyor.

Dinleyici 9: Belki oradaki farkın bizlere gösterilmesi için…

Dinleyici 6: İşte o da örnek olsun her birerlerimize Allah nasip etsin…

T.B: Her gittiğimizde bir başka hususiyet oluyor. Yine bu sefer gittiğimizde tavaf yapıyoruz. Say yapıyoruz, kalanlar arabalı olanlar diğerleri aşağıda yapınca daha kolay oluyor. Biz arabayla biraz uzun sürüyor. Beş, altı kişiyiz işte 3 araba var 4 araba var buradaki Bursa'ya giden evlat Er… oradaydı. Fa… Ha… arabaları itiyor. Üçüncüde mi? Dördüncüde mü? Bir abdest tazelemek gerekti. Lavobalar nerede soruyoruz ileri, hep ileri gösteriyorlar. Neyse bu arada Fa… bakmaya gitti… Bir baktım bir Ka’be görevlisi gelmiş. Bu arada açık kalan omzumu kapatmaya çalışıyordu. Görevli ihramı aldı, tuttu ve düzelterek sıvazladı. Afedersiniz bu arada üstümüzün tuvaleti de düzeltilmiş, güzelleştirilmiş oldu.

KT_Kroki

Üste verilen şema,[15] İz-Efendi Babam Necdet Ardıç’ın çizmiş olduğu ve (10) numaralı Kelime-i Tevhid kitabında “Kâ’be-i şerif krokisi” olarak verilen şemasından yansıma ile tefekkür edip çizilmişti. Bu çizilen ilk şemaydı. Bundan sonra da yaklaşık 1,5 sene içinde çeşitli şemalar çizildi.

* *

* *

“Gönül Kâ’besi” Bu şema hicri olarak 13 Zilkade 1432 de çizilmiş, 13 sayısı ilk dikkati çeken sayıdır. Bu şemayı buraya alırken fakirin 45 yaşına girdiğim hicri doğum günüymüş. (45) daha önce verildiği (ادم) “Âdem” sayısal değeridir.

Bu şemayı sadece İz-Efendi Babama göndermiştim. O tarihlerde de fakîrin çevresinde bulunanlar sohbet ortamı istiyorlardı. İlk ilgilendiğim kişi olan hanım kardeşimiz evinin musâit olduğunu söylemişti. Bağdat Caddesi yakınlarında bulunan bu eve, Efendi Babamında iznini alarak gitmiştik. Kızım da yanımdaydı. Şu an yolumuzdan dersli olan oğlu da bu ortamda hazır bulunmuştu.[16]

“Bu adrese gitmeden, gördüğüm zuhûrâtta bir saraya giriyordum, sarayın görevlisi fakîri alıp pâdişâhın huzûruna çıkarıyor ve bizi pâdişâh ile yalnız bırakıyordu. Sarayın kabul meclisinde pâdişâhın huzûrunda bağdaş kurmuş bir vaziyette oturuyordum.” Bu zuhûrâtı gördüğüm zaman tam anlamamıştım, sohbet ortamını uygun bulduktan sonra bulunduğum (38) numaralı, Dilek isimli binânın (4) numaralı kapısından çıkmak üzereydim. Hatta ayakkabılarımı da giymiştim. Efendi Babamdan bir telefon vardı. Konuşmaya başladık, mevzûnun uzayacağını anladığım zaman ev sahibini de kapıda bekletmemek için tekrar evin salonun geçmiştim. Yukarıda çizilen şema hakkında fakîre bir şeyler soruyordu. Biraz olayda karışıklık var gibiydi. Bu çizimin o zaman “Terzibaba13 internet Sitesinin” forum şeklindeki hâlinde yayınlandığından bahsediliyordu. Siteyle ilgilenen İl… Nüket Anne’ne söylemiş diye de bu konuda biraz ısrarcı olunca, baktım bu iş olacak gibi değil, kendimden bu konuda emindim. Yazdığım yazı ve şiiir’leri, çizdiğim şekilleri İz-Efendi Babam tamam demeden kimseye göstermem. Zâten şu an bile bunu çizen ve İz-Efendi Babam haricinde bu şemalardan pek kimsenin haberi yoktur. Eğer böyle bir şema-şekil yayınlanmışsa kim göndermiş yayınlamışsa benzer bir yansıma olmuştur. Bunu sizden başkasına göndermedim dedim. İz-Efendi Babam da senden başkası bunu çizemez dedi. Açıkçası şu anda tam neyi kastetti bilmiyorum. Her hâlde deli dumrul, cahil cesaretli olandan başkası bu işe tevessül edemez, demek istemiştir. Ama bir eksiği vardı. Kâ’be-nin şeklinin altında bulunan “Hicri İsmâil” denen bir yay gibi görünen siyah çizgi çizilmemişti. Efendi Babam bu çizimin “Hicr” kısmı eksik demişti. Fakîr de bu kâbe şekli, gönül kâ’be-sini ifâde etmektedir. Onun için “Hicr” kısmı yok demiştim.[17] Şimdi bu zuhûrât ve devâmında olan, müşâhade ve tecellisi ile bu zuhûrâtı yorumlamaya çalışalım.

Apartmanın ismi (دِلَكْ) “Dilek” dileme ile alâkalıdır. Bir süredir yazdığımız “Yâ-sîn Sûresi 36/82” âyetinde geçen (دِلَكْ) “Dilek” (اراد) “Erâde” sıfât mertebesi itibâriyledir. Âyani sâbite programı içinde oluşum olmadan İlm-i irâde mertebesinden, Vahidiyyet ve Rahmâniyyet hakîkatlerine irâdenin aktarılmasıdır. “Burûc Sûresi 85/16 âyetinde geçen “Dilek” ise (يُرِيدُ) “Yurid” dir. Ef’âl mertebesi itibâri ile eşyada hüküm süren olduğunu bildirmektedir. Resûlü Zişân (s.a.v.) Efendimiz “Eşyânın hakikatini bana göster” dediği bilinen bir hadîsedir. Esmânın hakîkat-i eşyâyı içten ve dıştan kapsayan (نور) “Nur”dur. (اراد) “Erâde” dileme olan irâde sıfâtı, gelecek zamanda (يُرِيدُ) “Yüridi” olan “diler, dilediği” geçmiş, ama geçmemiş olan, geniş zaman kipiyle Ef’âl mertebesi itibariyle ilm-i ilâhi programını zuhûra çıkarır demektir. Kazâ olan (اراد) “Erâde”nin yani dileğinin, kader olarak eşya yani şei’iyyet olan, bu ef’âl âleminde rü’yet edilmesi ile yurid yani diler-dilediği olarak “19” şifresi ile ortaya çıkmasıdır. Buruc-Burclar yani nefislerin Hakîkat-i olan bu “dileme” ile kendi hakîkatlerinden talep edilen bu istek, Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından feyizlendirme sûreti ile Kûds-i feyiz ve Mukaddes feyiz olan, Zât ve Sıfât mertebesi kaynaklı (ما) “Ma” yani eşyaya ulaşır. İşte ulaşan bu nâr eşyanın hakîkatidir. (يُرِيدُ) “Yuridi” ifâdesinde iki tane (ي) “Ye” harfi vardır. Kişi gerçekten bu hâli anlayıp, kendine hâl edinirse, (اراد) “Erâde” ile yakînlik hâli oluşur.

(1) Görülen zuhûrât ve evin sahiplerinin ismi ile pâdişâhın ve hakîkat-ı, binânın ismi Dilek ve binâ numarası 38 yâni sıfât tecellisi ve 4 ile İslâm’ın şifre sayısı bulunmaktadır. (دِلَكْ) Dilek sayısal değeri, (د) Dal: 4, (ل) Lâm: 30, (ك) Ke: 20, dir. Toplamı ise (4+30+20)= 54 tür.

(2) Kamer 54/55 âyetinde geçen, Kudretine nihâyet olmayan pâdişâhlar pâdişâhının yüce huzûrunda doğrulara has mecliste!

Bu âyet ma’nâlanmıştır.

(3) Pâdişâhın doğruluk meclisinde kurulan “Bağ-daş”, Bağ, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ile ünsiyet, tanışıklık ve Daş ise refâkat ve ortaklıktır.

Bu iş nasıl olur denirse, bir gün Efendi Babam-ı telefon ile bir kişi aramış. Efendi Babam-ın bir şiirini okumuşmuş. Başlamış vermiş veriştirmeye, “Ya Hu” sen nasıl bir insân- sın, nasıl Allah ile ortak olursun demiş. Efendi Babam dur bakalım, Allah’ın havasını solumuyor musun? Suyunu kullan mıyorsun? Gıdasından istifâde emiyor musun? Vs… dedikten sonra bunlar ortaklık değilde, nedir demiştir.

(4) “Hicr” ayrılık demektir. Bu işin üzerimde özel bir etkisi olduğundan belki bu ayrıntıyı çizemedik. Bunun hakikati de yukarıda verilen oluşum ile,

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا {مريم/54}

Vezkur fîl kitâbi ismâîle innehu kâne sâdıkal va’di ve kâne resûlen nebîyyen.

19/54. “Ve Kitâp'ta İsmâîl (a.s) ı (da) zikret. Çünkü O, vâadine sâdıktı ve O, Nebî Resûl idi.”[18]

(5) Efendi Babam, şekilde bir eksik olduğunu ifâde ettiği hâlde, fakîrde onun bu uyarısına karşı, tamam Efendim yerine, bu “Gönül Kâ’besi” çizimi olduğunu ifâde ederek, bunda “Hicr” olmaz denmiştir.

a) Bu yaşantı bir târîkat oluşumu içinde olsaydı. Efendi Babam bu zâten benden yansımış, sen kim oluyorsun, nereye gidiyorsan git, “Hicr” ayrılık neymiş anlarsın derdi. E! Bunu dememiş bu olayın üzerinden de yedi yıla yakın bir süre geçmiş. O zaman bu işin başka bir hakîkati var. Yanlış anlaşılmasın, kendimi aklamak, haklı çıkarmak gibi bir niyetim yok. Yaptığım bu iş, nefsimden çıktığı için bu işin suçu ve vebâli bana aittir.[19] Zâten burada şekilde görüldüğü gibi istenen de yerine getirilmiştir.

b) Bu işin hakîkati Efendi Babamın Mescid-i Nebevi krokisinde 18. 19. sıra olarak kayda aldığı, Mescid-i Nebevi nin pencelerinde yazan şu âyetlerde saklıdır.

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ {الحجرات/3}

49/3. İnnellezîne yeguddûne asvâtehum inde resûlillâhi ulâikellezînemtehanallâhu kulûbehum lit takvâ lehum magfiratun ve ecrun azîm.

“Kesinlikle Allah ve Resulünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kâlblerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafât vardır.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {الحجرات/2}

49/2. Ya eyyuhâllezîne âmenû lâ terfeû asvâtekum fevka savtin nebiyyi ve lâ techerû lehu il kavli ke cehri ba’dıkum li ba’dın en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn.

“Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” İşte bu âyetler de görüldüğü üzere bir imtihan olduğu ve seyr-i sülûk yolunun da geçilen mertebeleri olduğu âşîkardır… Bundan sonra 20. Cibril ve 21. Bâki kapısı geride bırakılarak (مِراج) Mi’rac için açılan Cennet’ül Bâki kapısı vardır. İşte bu âyetlerin hakîkatinin yaşanması gerektiği için böyle bir yaşantı olmuştur.[20] “ İz- -T-B- ”


Mâdemki peygamber değilsin, yola arkadan git; tâ ki bir gün kuyudan mansıb tarafına erişesin!

“Peygamber" ta’bîri burada nübüvvet-i teşrîiyye ve ta’rîfîyyenin ikisine de şâmildir ve mutlakan muktedâ-bih olan zât ma’nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfte, “Benim ümmetimin âlimleri Benî Isrâil nebileri gibîdir” buyurulur. Ve bundan murâd, “nübüvvet-i ta'rîfîyye”yi hâiz olan ulemâ-i billâhtır. Ya’ni, “Sen mâdemki muktedâ-bih olacak bir mertebede, tarîk-ı Hak’ta hâiz-i kemâl değilsin; binâenaleyh tarîk-ı Hak’ta arkadan git ve kâmile tâbi’ ol! Tâ ki bir gün bu tebaiyyet berekâtıyla bu karanlık tabîat kuyusundan mansıb-ı rûhâniyyete vâsıl olasın!” Mâdemki sultân değilsin, sen raiyyet ol! Mâdemki gemici adam değilsin, kendin sürme!

Mâdemki sen ma’nâ âleminin sultânı değilsin; bu âlemin sultânına tâbi’ ol. Ve mâdemki bu vücûd-ı izâfî ve keserât âlemi denizinde yüzen vücûd-ı unsurîni sevk ve idâre edebilecek mahâreti hâiz bir gemici değilsin, onu ken¬di re’yinle o tarafa bu tarafa sürme ki, girdâblara düşürüp helâk etmeyesin!

Mâdemki kâmil değilsin, yalnız dükkan tutma; hamîr yapmak için eli koş ol!

Mâdemki tarık-ı Hak’ta ve maârif-i ilâhiyyede kâmil ve zevk sâhibi değilsin, o halde bir kâmile tâbi’ olmaktan istinkâf edip, yalnız başına da’vâ-yı irşâda kıyam etme! Evvelâ elini temizle, sonra hamur yoğurmaya başla. Ya’ni dest-i irâdeni sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle, sonra irşâd işine karış. Nitekim Türkçe’de, “Elinin hamuruyla erkek işine karışma! “darb-ı meseli meşhûrdur.

"Ensıtû!"yu dinle, sus! Mâdemki Hakk'ın dili olmadın, kulak ol!

Ya’ni Hak Teâlâ sûre-i A’râf ın sonunda, (A’râf, 7/204) ya’ni, “Kur’ân okunduğu vakit O’nu dinleyin ve susun. Umulur ki rahmet olunursunuz!” âyet-i kerîmesindeki “Ensıtû!” [“Dinleyin!"] emrini tut. Zîrâ, “insan-ı kâmil ve Kur’ân ikizdir” buyurulduğu veçhile, Kur’ân mesâbesindedir. Ve o maârif-i ilâhiyye ve hakâyık-ı rabbâniyyeden bahsettiği vakit sus ve onun sözlerini dinle! Zîrâ insan-ı kâmil, “Ben bir kulu sevdiğim vakit onun sem’i ve basan ve lisânı olurum” hadîs-i kudsîsinde tasrîh buyurulduğu vech ile Hakk’ın lisânıdır. Ve mâdemki sen mahbûb-i ilâhî olmadın ve Hak senin lisânın olmadı, bâri kulak ol da Hakk’ın lisânı olan insan-ı kâmili dinle; ve ondan sudûr eden kelâmı, “Muhakkak Allâh Teâlâ abdinin lisânı üzerinde söyler” hadîs-i şerîfı mûcibince Hakk’ın kelâmı addet de, ona muhalefet etme!

Şimdi siz sâkit olunuz, ensitû; tâ ki sizin diliniz güft ü gûda hen olayım!

Bu beyt-i şerîf ehl-i hayâle hitâben “insân-ı kâmil” lisânındandır. Ve insân-ı kâmil bi’l-asâle Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizdir. Ve cenâb-ı Pir efendimiz vâris-i Muhammedi’dir. Bu münâsebetle buyururlar ki: “Ey kendi hayâllerini hakikat bilmiş olan tâife, siz susunuz! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de (A’râf, 7/204) ya’ni, “Kur’ân okunduğu vakit O’nu dinleyin ve susun; nâil-i rahmet olmanız me’mûldür!” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Ensârdan bir zât Resûl-i zîşân Efendimizin arkalarında namaz kılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne okurlarsa onu berâberce okur idi. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlüyle, okunam dinlemeğe da’vet olundular. İmdi, “insân-ı kâmil” kendisine tâbi’ olanlann imâmı olup, onun sözleri lübb-i Kur’ân olduğundan, bu âyet-i kerîmedeki işâret vech ile sâliklerin huzûr-ı kâmilde sükût edip dinlemeleri lâzım gelir.

Ve eğer söylersen, istifsar şeklinde söyle. Sen şehinşâhlara miskîn gibi söyle!

“Şehinşâhlar”dan murâd, vâris-i Muhammedî olan “zübde-i ehassu’l-havâss”tır. Zîrâ diğer birer şâh makamında olan, velâyet ashâbının şâhlarıdır. Eğer bunlann huzûrunda bulunmak şerefine nâil olursan, söz söyleyeceğin vakit i’tirâz tarîkıyla söz söyleme ve onlan imtihan kasdıyla mükâleme etme. Belki, müşkillerini halletmek maksadıyla istifsâr şeklinde söz söyle. Ve konuşurken sesini yükseltip edeb hâricine çıkma. Belki, şehinşâhlann huzûruna tese’ül için gelmiş olan bir fakîr gibi zaîf sesle hitâb et! Nitekim âyet-i kerîme (Hucurât 49/2) ya’ni, “Ey mü’minler, seslerinizi Peygamberin sesinin fevkine yükseltmeyin! Birbirinize bağırarak konuştuğunuz gibi O’na da bağırarak söylemeyin!” buyurulur.[21]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)