Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû ni'meta(A)llâhi ‘aleykum iż hemme kavmun en yebsutû ileykum eydiyehum fekeffe eydiyehum ‘ankum(s) vettekû(A)llâh(e)(c) ve'ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) kalkışmıştı da, Allah (buna engel olmuş) onların ellerini sizden çekmişti. Allah'a karşı gelmekten sakının. Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) yeltenmişti de, O (Allah) onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun. Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.
Mâide Suresi'nin 11. ayeti, müminlere Allah'ın kendilerine bahşettiği nimeti hatırlatmakta, düşmanların saldırı girişimlerine karşı Allah'ın koruyuculuğunu vurgulamakta ve takva ile tevekkülün önemini dile getirmektedir. Ayet, iman, nimet, düşmanlık, korunma ve güven gibi temel kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman kelimesinin aslı 'emn' (güven) kökünden gelir. İman, bir şeyi tasdik etmekle birlikte, tasdik edilen şeye güven duymayı da içerir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'ın varlığına, birliğine ve peygamberine gönülden inanıp tasdik eden, bu inançla güven ve huzur bulan kimseleri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman', sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve güven duygusunu ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın koruyuculuğuna olan inançlarının bir gereği olarak O'na güvenmelerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nimet, Allah'ın kullarına verdiği rızık, afiyet ve her türlü ihsandır. Bu ayetteki 'nimet' ifadesi, Allah'ın müminleri düşmanların şerrinden koruması ve onlara yardım etmesi gibi özel bir lütfu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nimet, insanın hoşuna giden, kendisi için iyi olan her şeydir. Ayette geçen 'nimet' ise, Allah'ın müminlere yönelik özel bir lütfu olarak, düşmanların saldırı girişimlerini engellemesi ve onları korumasıdır. Bu, sadece maddi değil, manevi bir lütfu da kapsar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hemm, bir şeye karar vermek, onu yapmaya azmetmektir. Ayetteki 'hemme kavmun' ifadesi, bir topluluğun müminlere karşı saldırı ve tecavüzde bulunmaya niyetlenip harekete geçme teşebbüsünü anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hemm, bir işi yapmaya kesin karar vermek ve o işe yönelmektir. Burada düşmanların müminlere zarar verme niyetini ve bu yöndeki girişimlerini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yebsutû, mecazi olarak birine zarar vermek, ona saldırmak için el uzatmak demektir. Ayetteki 'en yebsutû ileykum eydiyehum' ifadesi, düşmanların müminlere karşı fiziksel bir saldırı ve tecavüzde bulunma niyetini ve eylemini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bast, bir şeyi yaymak, genişletmektir. Elin yayılması ise, hem cömertlik hem de saldırı anlamında kullanılır. Bu ayetteki bağlamda, düşmanların müminlere karşı güç kullanma, onlara zarar verme amacıyla ellerini uzatmaları, yani saldırmaları kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Keff, bir şeyi engellemek, onu yapmaktan alıkoymaktır. Ayetteki 'fekeffe eydiyehum ankum' ifadesi, Allah'ın düşmanların müminlere yönelik saldırılarını durdurduğunu, onların ellerini müminlere uzatmalarına mani olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Keff, bir şeyi geri çevirmek, menetmek demektir. Bu ayette Allah'ın kudretiyle düşmanların müminlere zarar verme girişimlerini boşa çıkardığını, onların ellerini müminlerden uzak tuttuğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva, bir şeyi zararlı şeylerden korumaktır. Şeriat dilinde ise, nefsi günahlardan korumak, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmaktır. Ayetteki 'vettekullâhe' ifadesi, müminlerin Allah'ın kendilerine olan nimetini hatırlayarak O'na karşı sorumluluklarını yerine getirmelerini, O'nun azabından sakınmalarını emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre takva, Allah'a karşı duyulan derin saygı ve korkuyla birlikte, O'nun emirlerine titizlikle uyma ve yasaklarından kaçınma halidir. Bu ayette, Allah'ın koruyuculuğuna şahit olan müminlerin, O'na karşı daha fazla takva sahibi olmaları gerektiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevekkül, bir işi başkasına havale etmek ve ona güvenmektir. Allah'a tevekkül etmek ise, tüm işlerde O'na güvenmek, O'nun kudretine ve hikmetine teslim olmaktır. Ayetteki 'felyetevekkelil mü'minûn' ifadesi, müminlerin Allah'ın kendilerini koruduğunu gördükten sonra, tüm işlerinde yalnızca O'na güvenmeleri gerektiğini emreder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tevekkül, kulun kendi acizliğini bilerek, işlerini Allah'a bırakması ve O'nun yardımına sığınmasıdır. Bu ayette, Allah'ın müminleri düşmanlara karşı koruması örneği üzerinden, müminlerin her durumda Allah'a tam bir güven ve teslimiyet içinde olmaları gerektiği mesajı verilir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(11) (Ya eyyühellezîne amenüzküru nı’metAllahi aleyküm iz hemme kavmün en yebsütu ileyküm eydiyehüm fekeffe eydiyehüm anküm* vettekullah* ve alellahi fel yetevekkelil mu’minun;)
“Ey imân edenler! Allah’ın size olan nîmetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzâtmaya (tecavüze) yeltenmişti de, O (Allah) onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkun. Müminler yalnız Allah’a dayansınlar.” Cenâb-ı Hakk İslâmiyetin başlangıcındaki zorlukları ve bunların zaman içinde kendisi tarafından nasıl kolaylaştırıldığını hatırlatarak, uyarıda bulunuyor. İmân ehline hitâp ederek genel olarak hepsine özel olarak şu anda okuyana hitâp ediyor. Ve bütün çevren imân ehli olduğu halde bu ilâhî hakîkatleri idrâk etme yolunda olanlar ne kadar az, işte sen onlardansın ve bunu hatırla bu nîmetimi hatırla diyor. Cenâb-ı Hakk’ın açtığı bu kapılar Zâtının içerisine merkeze çeken bir oluşumdur ve bundan daha büyük bir nîmet tasavvur etmek mümkün değildir, Hakk sohbetleri çok yapılır fakat vahdet sohbetlerini karşılayacak hiçbir şey düşünülemez ve bu çok özel bir nîmettir.
İslâmiyetin ilk dönemlerindeki o zorlukları çıkarıp onlara büyük eziyet çektirenlerden de eser kalmış değildir, bunlar Cenâb-ı Hakk’ın en büyük nîmetlerindendir.
İşte bugün sizler de bu yolda başınıza gelen zorluklar karşısında ümitsizliğe düşmeyin çünkü bunların karşılığında Cenâb-ı Hakk bize o kadar büyük lütûflarda bulunmuştur ki bunları hatırlayarak rahat olun ve gayretli olun diyerek bize yol gösteriyor.
Bu zorluklar başta ağır gelmişse de Cenâb-ı Hakk onların ellerini sizden çektirdi yâni bireysel olarak sizin içinizde olan menfi kuvvetler Cenâb-ı Hakk’ın verdiği imân kuvvetini sizden almak isterler, namaz kılma, oruç tutma derler, boşver yapma bunları diyerek gaflette bırakırlar ve
bunların hepsinden men etmeye çalışırlar. Yâni dışarıda zâhiren olan hadîseler aynen içimizde de mevcuttur. Eğer bunlar olmaz ise mücadele olmaz ve mücadele olmayınca da bir işin kıymeti ortaya çıkmaz. İmânınız sağlam olduğu için ve ahitlerinizi yerine getirdiğiniz için Cenâb-ı Hakk bunların elini sizden çekti. Örneğin namaz Cenâb-ı Hakk’a karşı bir ahittir namaz kılındığında Cenâb-ı Hakk’a olan ahdimizi yerine getirmiş oluyoruz ve o zaman işte Cenâb-ı Hakk bu kötü güçlerin ellerini üzerimizden çekiyor ve bize yardımcı oluyor.
Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor.