Febimâ nakdihim mîśâkahum le'annâhum vece'alnâ kulûbehum kâsiye(ten)(c) yuharrifûne-lkelime ‘an mevâdi'ihi(ﻻ) venesû hazzan mimmâ żukkirû bih(i)(c) velâ tezâlu tettali'u ‘alâ ḣâ-inetin minhum illâ kalîlen minhum(s) fa'fu ‘anhum vasfah(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuhsinîn(e)
İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(13) (Fe Bi mâ nakdıhim mîsakahüm leannahüm ve cealnâ kulubehüm kasiyeten, yuharrifunel kelime an mevadııhı ve nesu hazzan mimma zükkiru Bihi, ve lâ tezalu tattaliu alâ hainetin minhüm illâ kalîlen minhüm fa'fü anhüm vasfah* innAllahe yuhıbbul muhsinîn;)
“Sözlerini bozdukları için onları lânetledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden
değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, dâima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.” İhsan her ne kadar sözlük mânâsı ve zâhiri olarak bir şeylerin alınıp verilmesi ise de müşâhede bâbında Allah’ı müşâhedeye başlangıçtır. Yâni rü’yetin idrâkini ihsân etmektir, mârifetullah bilgisinin ihsân edilmesidir. Bu durumda Allah ihsân sahiplerini sever demesi, kendi varlığının hakîkatlerini onlar bizâtihi aşikâr olarak ortaya getirdiklerinden onlara özel bir ilgisi var demektir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim” sözündeki gaye burada tahakkuk ettiğinden onları sever diyerek özel olarak burada muhsinlerden bahsediliyor.