Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tuhillû şe'â-ira(A)llâhi velâ-şşehra-lharâme velâ-lhedye velâ-lkalâ-ide velâ âmmîne-lbeyte-lharâme yebteġûne fadlen min rabbihim veridvânâ(en)(c) ve-iżâ haleltum festâdû(c) velâ yecrimennekum şeneânu kavmin en saddûkum ‘ani-lmescidi-lharâmi en ta'tedû vete'âvenû ‘alâ-lbirri ve-ttakvâ(s) velâ te'âvenû ‘alâ-l-iśmi vel'udvân(i)(c) vettekû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe şedîdu-l'ikâb(i)
Ey iman edenler! Allah'ın (koyduğu din) nişanelerine, haram aya, hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab'lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Ka'be'ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescidi Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.
Maide Suresi'nin 2. ayeti, müminlere Allah'ın kutsallarına, haram aylara ve Hac ibadetine yönelik saygıyı emrederken, aynı zamanda düşmanlık ve aşırılıktan sakınmayı, iyilik ve takvada yardımlaşmayı vurgulamaktadır. Ayet, özellikle Hac ibadetiyle ilgili yasakları ve toplumsal ilişkilerdeki ahlaki ilkeleri dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şeâir kelimesi, 'şuur' kökünden gelir ve bir şeyin farkına varmak, bilmek anlamına gelir. Dini bağlamda ise, Allah'ın dinine ait alametler, nişaneler ve kutsal sayılan şeylerdir. Ayetteki 'şea'irallah' ifadesi, Hac ibadetiyle ilgili menasik (ibadet yerleri ve uygulamaları) ve genel olarak Allah'ın emir ve yasaklarının kutsallığını ifade eder. Bunlara saygısızlık etmek yasaklanmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şeâir, Allah'ın dininin alametleridir. Bu ayetteki kullanımıyla, Hac ibadeti sırasında yerine getirilen menasik ve kurbanlık hayvanlar gibi Allah'ın belirlediği kutsal değerleri ifade eder. Bunlara saygı göstermek ve ihlal etmemek emredilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): H-l-l kökü, çözmek, serbest bırakmak, helal kılmak gibi anlamlara gelir. 'Lâ tuhillû' ifadesi, 'haram kılmayın', 'helal saymayın' veya 'saygısızlık etmeyin' anlamındadır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın şeâirine, haram aya ve kurbanlıklara karşı saygısızlık etmeyi, onların kutsallığını ihlal etmeyi yasaklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-l-l kökü, bir şeyi bağından çözmek, serbest bırakmak ve dolayısıyla yasak olmaktan çıkarmak anlamlarına gelir. 'Lâ tuhillû' emri, Allah'ın kutsal kıldığı şeylerin kutsallığını bozmayın, onlara karşı hürmetsizlik etmeyin demektir. Özellikle Hac ibadeti sırasında ihramlıyken yasak olan şeyleri helal saymamayı ve kutsallara dokunmamayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-r-m kökü, kesmek, koparmak ve dolayısıyla suç işlemek, günah kazanmak anlamlarına gelir. 'Lâ yecrimennekum' ifadesi, 'sizi sevk etmesin, sürüklemesin' demektir. Ayetteki bağlamda, bir topluluğa duyulan kinin, müminleri adaletsizliğe, aşırı gitmeye veya onlara karşı günah işlemeye itmemesi gerektiği vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): C-r-m, bir şeyi kesip ayırmak ve bu kesme sonucunda bir suç veya günah işlemek anlamına gelir. 'Lâ yecrimennekum şen'ânu kavmin' ifadesi, bir kavme duyulan düşmanlığın, sizi onlara karşı haksızlık yapmaya, haddi aşmaya veya günah işlemeye sevk etmemesi gerektiğini belirtir. Bu, adaletin ve ahlakın düşmanlık durumunda bile korunması gerektiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-d-v kökü, sınırı aşmak, haddi geçmek, düşmanlık etmek anlamlarına gelir. 'En ta'tedû' ifadesi, 'haddi aşmanız, zulmetmeniz' demektir. Ayette, Mescid-i Haram'dan men edilme sebebiyle duyulan kinin, müminleri düşmanlarına karşı aşırı gitmeye, zulmetmeye veya adaletsiz davranmaya itmemesi gerektiği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): A-d-v kökünden türeyen 'udvân' (aşırı gitme, düşmanlık) kavramı, Kur'an'da sıkça geçen bir ahlaki ilkedir. Bu ayetteki 'ta'tedû' fiili, düşmanlık veya haksızlık karşısında bile adaletten sapmamayı, intikam duygusuyla haddi aşmamayı emreder. Kur'an, müminlerden düşmanlarına karşı bile adil olmalarını bekler ve aşırıya kaçmayı yasaklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-v-n kökü, yardım etmek, destek olmak anlamına gelir. 'Teâvenû' fiili, karşılıklı yardımlaşmayı ifade eder. Ayette, 'birr' (iyilik) ve 'takvâ' (Allah'tan sakınma) konularında yardımlaşılması emredilirken, 'ism' (günah) ve 'udvân' (aşırı gitme, düşmanlık) konularında yardımlaşmaktan sakınılması gerektiği belirtilir. Bu, toplumsal dayanışmanın ahlaki çerçevesini çizer.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Teâvün kavramı, Kur'an'da sosyal ilişkilerin temelini oluşturan önemli bir ilkedir. Bu ayetteki kullanımıyla, müminlerin iyilik ve Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etme konularında birbirlerine destek olmaları teşvik edilirken, günah ve düşmanlık içeren eylemlerde işbirliği yapmaktan kaçınmaları emredilir. Bu, İslam toplumunun ahlaki yapısını güçlendiren bir prensiptir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ey imân edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kûrb’anlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lütûf ve rîzâ bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azâbı çetindir.” Örneğin araçların plakalarında ülkelere ait kısaltmalar bulunuyor, bu kısaltmalar o aracın ait olduğu ülkeyi ve o ülke şartlarına tabi olduğunu, oradaki bütün haklardan yararlandığını, oradaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini (v.b.) gösteriyor. Yâni küçük bir rumuz çok büyük ufuklar açıyor, işte bu şekilde her mahalde Allah’ın da işâretleri vardır, bunlar;
(1) Ef’âl mertebesindeki işâretleri, (2) Esmâ mertebesindeki işâretleri, (3) Sıfât mertebesindeki işâretleri, (4) Zât mertebesindeki işâretleridir.
İşte bu işâretleri bozmayınız diyor. Bu işâretlerin bozulmasıda, asıllarını unutarak veya değiştirerek başka başka yorumlar ile bunlar bozulmuş olur. Ve işâretler bozulunca yol bulunamaz. Bu işâretlerden en çok kendi bünyemizdeki işâretleri korumalıyız. Allah’a giden yolda bizi ilerleten simgeleri, işâretleri kendi kendimize bozmadan orjinal hâliyle kullanmamız gerekiyor.
Zâhiri olarak bu işâretler imân, namaz, hac ve bunların rükûnları ve bunun dışında sayılamayacak kadar çok işâret vardır.
Kadir gecesi, mirâc gecesi gibi Allah’ın zâtının işâretleri ve izahları olan simgeler vardır. Tahîyyatta oturulması, melâikeyi kirâmın şehadetleri gibi uluhiyyet işâretleri vardır. Bu işâretlerin en büyüğü ise hâlifetullah olan insândır. Mirâc gecesi Efendimize (s.a.v) gösterilen büyük âyet kendi hakîkatini bütün âlemde görmesiydi.
Bu işâretleri bozmadan kullanabilmek için bir sabıra gerek vardır. Sabır hakkında konuşan birisinin açıkta olan bacağının üzerine bir akrep çıkar ve ısırmaya başlar, o zât hâli üzere durumunu bozmuyor ve vaâzına devam ediyor. Neden böyle yapıp akrebi üzerinden atmadığı sorulunca “Ben bir makâmda söz söyleyipte ona zıt olan bir işi işlemekten utanırım.” demiştir. İşte bu da Allah’ın işâretlerindendir ki insân sözünün sahibi olsun ve yaşantısında olsun sadece sûretini göstermesin. Küçücük rüzgârlarda içimiz, dışımız sökülüp atılmasın, hâlifelik, Allah’ın işâretleri unutulmasın.
Haram aylarda Kâbe ziyaret edildiğinden o devirde dâhi savaşlara ara veriliyormuş. Bu aylar Recep, Zilkâde, Zilhicce ve Muhârrem aylarıdır. Bu dört ayı dört mertebe olarak düşünürsek ömrümüz boyunca savaşamayız yâni birince ay ef’âl mertebesi, ikinci ay esmâ mertebesi, üçüncü ay sıfât mertebesi, dördüncü ay zât mertebesidir. Kişi bu aylarda sürekli seyahat hâlinde yâni Hakk’a mirâc hâlinde olduğundan dolayı ihramdadır. İhramda olmanın hükümlerini yerine getirmek bakımından kişinin savaşması mümkün değildir. Savaşı kendi bünyesinde yapacak ve emmâre, levvâme ve mülhîme aşamalarını savaşarak geçtikten sonra huzur kalacaktır, ki nefsini müslüman ettikten sonrası ilim ve irfan kazanmaktır. Bunuda çok mükemmel şekilde yapmak lâzımdır çünkü en iyi şekilde yapılmaz ise kişi hangi mertebeye gelirse gelsin o onun başına belâ olur.
İhram beşeriyetten soyunup Hakk’ın vahdâniyyetini
giyinmektir. Yâni kendi varlığımıza bağlı ne kadar kimlikler varsa bunlardan soyunmaktır. İlk olarak maddi bağlantılardan soyunmakla başlar, bu da örneğin malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır, Allah sevgisinin üstüne olan bütün maddi dünya varlıkları o kişinin putudur. Fakat bu dünya varlıklarından neyin varsa eğer Hakk muhabbetinin altında ise onlar helâldir. İşte bunların hepsinden soyunmak Hakk’ın vahdâniyyetini giyinmektir yâni teklik elbisesini giymektir ve bu mertebede değişik zuhûrlar olmadığından savaşta olmaması lâzım gelir.
Hakîki Hacc’a ihram vaktini haram kılmayın, yâni başka işlerle gerek rahmâni gözüken gerekse nefsâni gözüken meşgûliyet ile gaflete dalıp kendinizi bundan mahrum etmeyin. Hacc ayları sâlikin seyrinde vâsıl olduğu aylardır buna mani olmayın. Allah’a giden yoldaki seyiri yavaşlatan şeylerle meşgûl olmayın. İşte bunları yapmaz iseniz ihram zamanını bozmazsınız. Kâbeye hediye kurban nefsini Hakk’a hediye olarak kurban etmektir. İlâhi visâl yolunda, seyri sülûk yolunda nefsini kurban etmeye mani olacak şeylere yönelmeyin yâni derslerde gevşeklik göstermesi, konulardan uzaklaşması, sohbetlerden uzaklaşması, namazlarda gevşeklik yapması (v.b.) gibi şeyler visâle mani olur veya geciktirir. Sünnet ve sülûk ehlinin gerdanlık gibi boynuna taktığı zâhir amelleride terk veya mevzûlarını değiştirerek helâl kılmayın. Kûrb’an nefsi levvâmeden olduğundan bu nefsi levvâmesinin boyununa taktığı gerdanlık yâni onu dilediği gibi idare edebilmek gerdanlığı, işte kim bu gerdanlığı nefsinin boynuna takmış ise o nefs ehil ve işâretlenmiş bir nefs oluyor. Seyri sülûkta Beytil Haram’a doğru yâni Hakk’ın vuslathanesine doğru yol alanların seyrini bozmayın . Seyri sülûk yolunda yapılan riyâzâtlardan men eylemek, bu genelde kişinin yakınları tarafından yapılır, “hasta olursun”, “zayıflarsın” (v.b.) gibi iyi niyetlide olsa yapılan uyarılar bu kapsamdadır. Zât yolunda almaya çalıştığı ilimlere engel olup aklını karıştırmak. Çalışmalarını azalttırmak yâni bu kadar çok çalışmaya gerek olmadığı gibi, fikirler aşılamak ve bu
çalışmalarda men eden şeyler ile o kişiyi meşgûl etmek sûretiyle helâl kılmayın. Bunların yerine Allah’ın fazlını ve bereketin talep edin yâni ef’âl, esmâ, sıfât tecellilerini Rabblarının fazlı kereminden isteyin ve O’nun rızâlığını talep edin. Harem-i Şerif çevresinde av yasağı devamlı olarak vardır hatta kendi üzerinden bir kıl dâhi kopartamıyoruz çünkü orada herşey Zât mertebesinde olduğu için “emin” dir. Haremden ve ihramdan çıkıp Mekke-i Mükerremede başka bir yere geldikten sonra avlanabilirsiniz yâni Zât mertebesinden çıktıktan sonra sıfât, esmâ mertebesine indikten sonra artık oranın ihtiyâcı olan şeyler için avlanabilirsiniz, bunları karşılamak için çalışabilirsiniz. Bundan başka fenâdan sonra bakâya dönmek ve istikamet ile ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz yâni yeni tecelliler tutunuz demektir.
Derviş ise avcıdır, ef’âl âleminde fiil tecellilerini avlar hemde en hassas şekilde zıpkınını göndererek ve vurduğu avlarıda zıpkını geri çekerek kendisine mâl eder, esmâ âleminin tecellilerini avlar başka başka yaşantılar oluşur ve o gıdâlar ile Hakk’a doğru yola devâm edilir, sıfât âleminin tecellilerini avlar kendindeki sıfât tecellilerini geliştirir.
İhramda belirli kemâlatları elde ettikten sonra kişinin ihramdan çıkıp normal elbisesine dönmesi yâni bâkâbillah olması ve bu normal elbisesi ile avcılığa başlamasıdır yâni eğitici olmasıdır.
Bâkâya dönerek istikâmet ile ihramdan çıkıldığı zaman artık tecelliler ile melgûl olunuz, görüldüğü gibi zât mertebesinde her şey kendi kemâli üzerine olduğundan bir şey yapılamıyorken, tecelliler sonucu hareket başlayınca avlanma oluyor.
Nefs buraya gelinceye kadar iyice temizlendiği için yâni nefsi sâfiye olduğu için ve artık nefesi ilâhî olduğundan ve nefes-i rahmâni de hayat veren nefestir, beşeriyet âleminde nefsi için yiyecek tüketen gibi değildir, o kişiler ile aynı yiyecekleri tüketmesine karşın onun o yiyeceklerden aldığı lezzet beşeriyet âlemindekilerin aldığı lezzet gibi olmaz, o tükettiği yiyecekleri rûhuna gıdâ
yapar. Artık onun gayesi nefsini semiz etmek değil rûhunu temiz etmektir. Bu nedenle hâz ve keyifle faydalandı-rılması müşâhede ve keşiflerinde hakîki nefse yardım olur.
Daha evvelce size kötülük yaparak Kâbeye sokmak istemeyen kimselere karşı şiddet kullanmayın ve Kâbeye gelmelerine mâni olmayın. Yanî seyri sülûktan, gönül Kâbesine yönelmekten meneden nefsin kuvvetlerini iptal etmeyiniz, tamamen öldürmeyin sâdece hükümsüz bırakın ve kontrolünüz altında tutun. Bu kuvvetler daha sonra lâzım olacaktır ve onlar rahmânî yönde kullanılacaktır. Veya Hakk yolunda size mâni olan yakınlarınızın düşmanlıkları sizi karşı cürüme götürmesin, sonradan onların size faydası olur. Kişinin seyri sülûku sırasında yakınları tarafından riyâzâtlarda olsun, ilmî çalışmalarda olsun tepkiler gelir, işte siz bu çalışmalar sonucu bir yerlere ulaştıktan sonra onlara şiddetle saldırmayın, onları da hoşgörün. Efendimiz (s.a.v.) esir edilen kâfirler hakkında fidye karşılığı salınmalarını söyleyince gelen itirazlar üzerine, “Onları salın çünkü onların neslinden müslümanlar gelecektir” buyurmuştur. Bizlerde belli sınırlar içerisinde bize karşı sert davrananlara yumuşak davranalım. Gönül Kâbesinde olan birine yapılacak fiiller hep öldürme hükmüne girmektedir.
İyilik üzerine yardımlaşın, kötülük üzerine yardımlaşmayın. “Birr” bilindiği gibi ebrâr mertebesi yâni ef’âl âleminde kişinin kendi kimliğini idrâk etmeye başlaması ve belirli bir seviyeye ulaşmasıdır. “Siz sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe berr’e ulaşamazsınız” Âyeti kerîme’si bunun en iyi ifâdesidir. Yâni yardımınız çok basit bir yardım olmasın en azından ebrâr mertebesi üzere yardımlaşınız. “Birr” mertebesinin hakîkatini anlayıp anlatabilmek en büyük yardımdır zâten.
Ve takvâ yâni sakınmak, bunun her mertebe itibarıyla ifâdesi vardır. Ef’âl mertebesinde kötülüklerden ve şüphelilerden sakınmak, esmâ mertebesinde ef’âl mertebesindeki oluşumların esmâ mertebesinden kaynaklandığını idrâk edip bundan gafletten sakınmak,
sıfât mertebesinde de aynı şekilde esmâ âlemindeki oluşumların bu sıfât mertebesinden kaynaklandığını unutmaktan sakınmak, zât mertebesinde artık bütün bunların kendi varlığımızda oluştuğunu idrâk ettiğimiz için bunu unutmaktan sakınmaktır.
Düşmanlık ve günah üzerinde yardımlaşmayın, kişilerin seyri sülûk yolunda ilerlerken maddi yönden bir takım faaliyetler icrâ etmek yoluyla birbirlerini cezbetmeleridir. En büyük günahta aslını unutarak beşeriyet ile yaşamaktır. İşte bir kişi diğer bir kişiyi dünyalık şeylere çektiği zaman onu kendi hakîkatinden uzaklaştırmış oluyor ve bu şekilde yapılan yardımlar en büyük günahlardandır. İnsana yapılacak en büyük düşmanlık onu beşeriyetine daldırmaktır.
Yukarıdan beri sayılanlardan yapılması istenenleri yapınız, yapılmaması istenenleri yapmayınız, bunların tersine hareket ederseniz, Allah’ın cezası çok şiddetlidir. Cenâb-ı Hakk’ın “şiddet” kelimesini kullanmasının sebebi odur ki; Nefsâniyetiyle hareket eden kendi varlığının sâdece kendine aît olduğunu şiddetle savunur, ki hayâl ve vehmin aldatmacasıdır, bu nedenle bu “şiddet”i gösteren hayâl ve vehim tarafına bir hitâptır.
Ehli sünnet vel cemâatın zâhiriyle yaşamak vardır bir de hem bâtını hem de zâhirini birlikte yaşamak vardır, işte bunun üzerinde bir kemâlat yoktur. Yâni seyri sülûkun başından başlayıp sonuna ulaştığımızda, fenâfillâh’tan bâkâbillah’a geçtiğimizde yaşantımız artık tekrar bireysel yaşantıya dönüşüyor fakat bu sefer Hakk ile birlikte olan bireysel yaşantı oluyor. Zâhiri olarak belirtilen oluşumların bâtıni mertebelerini müşâhede eden kişi bunların ikisini yaşamaya başladığında işte bu kemâlatın kemâlatıdır, ki bu İslâmın tasavvuf kemâlatıdır. Tasavvufî hakîkatlere ulaşmakta ancak ehli sünnet vel cemâat sistemi içerisinde mümkündür.
Kûr’ân-ı Kerîm’de şiddetle bireylerden bahsedilmesi bireylerin mutlak sûretle var olmaları yönündendir, onlar hayâl ve vehim içinde de olsalar kendilerinin bir kimlikleri
olması yönündendir. Diğer bir yönü ise “Ne tarafa dönersen Hakk’ın vechi oradadır” (2/115) Âyet-i Kerîme’si gereğince bu bireylerin ortadan kalkmasıdır. Şu ana kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi zâhir ile bâtın birlikte yürümektedir.
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ
وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ
وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَيْتُمْ
وَمَا ذُبِحَ عَلَى النَّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ
ذَلِكُمْ فَسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ
فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنَ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ
وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلامَ دِينًا
فَمَنِ اضْطُرَ فِي مَخمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفِ لِاثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ
غَفُورٌ رَحِيمٌ
(3) (Hurrimet aleykümül meytetü veddemü ve lahmül hınzîri ve mâ ühille li ğayrillâhi Bihi velmünhanikatü velmevkuzetü velmüteraddiyetü vennetîhatü ve mâ ekeles sebüu illâ mâ zekkeytüm ve mâ zübiha alen nüsubi ve en testaksimu bil ezlam* zâliküm fisk* elyevme yeisellezîne keferu min dîniküm felâ tahşevhüm vahşevni, elyevme ekmeltü leküm diyneküm ve etmemtü aleyküm nı'metî ve radîtü lekümül İslâme diynâ* femenidturre fî mahmesatin ğayre mütecanifin liismin feinnAllahe Ğafurun Rahîm;)
“Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine