hurrimet ‘aleykumu-lmeytetu ve-ddemu velahmu-lḣinzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bihi velmunḣanikatu velmevkûżetu velmuteraddiyetu ve-nnatîhatu vemâ ekele-ssebu'u illâ mâ żekkeytum vemâ żubiha ‘alâ-nnusubi veen testaksimû bil-ezlâm(i)(c) żâlikum fisk(un)(k) elyevme ye-ise-lleżîne keferû min dînikum felâ taḣşevhum vaḣşevn(i)(c) elyevme ekmeltu lekum dînekum veetmemtu ‘aleykum ni'metî veradîtu lekumu-l-islâme dînâ(en)(c) femeni-dturra fî maḣmesatin ġayra mutecânifin li-iśmin(ﻻ) fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kafirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.
Maide Suresi'nin 3. ayeti, İslam hukukunda haram kılınan yiyecekleri ve bazı uygulamaları detaylandırırken, dinin kemale erdiğini ve Allah'ın nimetini tamamladığını vurgular. Ayet, helal-haram sınırlarını çizerek müminlerin yaşam tarzını belirleyen temel prensipleri ortaya koyar ve Allah'a teslimiyetin önemini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haram, şeriat tarafından yasaklanan şeydir. Bu ayetteki 'hurrimet' ifadesi, Allah tarafından belirli yiyeceklerin ve eylemlerin kesin bir şekilde yasaklandığını, müminler için helal olmaktan çıkarıldığını ve bu yasağın bağlayıcı olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'hurrimet' fiili, 'haram kılındı' anlamında olup, mecazi olarak 'yasaklandı' demektir. Ayetteki kullanımı, bu maddelerin yenilmesinin veya yapılmasının dinen caiz olmadığını, Allah'ın emriyle kesin bir şekilde men edildiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Haram kavramı, Kur'an'da 'kutsal' ve 'yasak' anlamlarını bir arada barındırır. Bu ayetteki 'hurrimet', belirli şeylerin Allah'ın kutsal alanına tecavüz niteliğinde olduğunu ve bu nedenle kesinlikle uzak durulması gerektiğini vurgular. Bu, sadece bir yasak değil, aynı zamanda bir kutsallık ihlalidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Meyte, boğazlanmadan ölen hayvandır. Ayetteki 'el-meytetu' ifadesi, İslam hukukunda yenilmesi haram kılınan, kendiliğinden ölmüş veya şer'i usullere uygun kesilmemiş hayvan etini kapsar. Bu, temizlik ve helallik açısından önemli bir ayrımdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Meyt, ruhun bedenden ayrılmasıyla oluşan ölümdür. Kur'an'da 'el-meytetu' olarak geçen bu kelime, özellikle hayvanlar için kullanıldığında, şer'i kesim yapılmadan ölen hayvanın etini ifade eder ve bu etin tüketilmesi haramdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Meyte kelimesi, Kur'an'da genellikle 'ölü hayvan' anlamında kullanılır ve bu durum, İslam'ın gıda yasaklarındaki temel prensiplerinden biridir. Ayetteki yasak, sadece sağlık açısından değil, aynı zamanda dini ritüeller ve temizlik anlayışı açısından da önemlidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kemal, bir şeyin eksiksiz ve tam olmasıdır. 'Ekmeltu' fiili, Allah'ın dini tamamladığını, yani hükümlerini, prensiplerini ve inanç esaslarını eksiksiz bir şekilde indirdiğini, artık herhangi bir ilaveye veya değişikliğe ihtiyaç kalmadığını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İkmal, bir şeyin tüm parçalarının bir araya gelmesiyle tam ve mükemmel hale gelmesidir. Ayetteki 'ekmeltu lekum dînekum' ifadesi, İslam dininin tüm yönleriyle kemale erdiğini, yani hem inanç hem de amel açısından eksiksiz bir sistem olarak kurulduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kemal' kavramı, bir şeyin nihai ve ideal formuna ulaşması anlamında kullanılır. Bu ayette dinin 'ikmal edilmesi', İslam'ın insanlık için son ve mükemmel din olarak belirlendiğini, önceki dinlerin eksiklerini tamamladığını ve nihai hakikati sunduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtmam, bir şeyin eksiklerini gidererek sonuna ulaştırmaktır. 'Etemmetu' fiili, Allah'ın nimetini tamamladığını, yani peygamberlik, kitap ve şeriat gibi tüm lütufları eksiksiz bir şekilde verdiğini, müminlerin ihtiyaç duyduğu her şeyi sağladığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İtmam ve ikmal kelimeleri bazen birbirinin yerine kullanılsa da, itmam daha çok bir şeyin sonuna ulaşması, bitirilmesi anlamını taşır. Ayetteki 'etmemtu aleykum ni'metî' ifadesi, Allah'ın müminlere olan nimetlerinin artık tamamlandığını, yani İslam'ın gelişiyle bu nimetlerin zirveye ulaştığını ve eksiksiz hale geldiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Temâm kökünden gelen 'etmemtu', bir sürecin veya bir şeyin nihai noktasına ulaşmasını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlere bahşettiği din ve dünya nimetlerinin artık eksiksiz bir bütünlük arz ettiğini ve bu nimetlerin tamamlanmasıyla İslam'ın son ve kamil din olarak tecelli ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rıza, bir şeyden hoşnut olmak ve onu kabul etmektir. 'Radîtu' fiili, Allah'ın İslam'ı müminler için din olarak beğendiğini, yani bu dinin Allah katında makbul olduğunu, müminlerin bu dine uymalarından hoşnut olduğunu ve başka bir dinin kabul edilmeyeceğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rıza, kalbin bir şeye meyletmesi ve onu tasdik etmesidir. Ayetteki 'radîtu lekumu'l-İslâme dînen' ifadesi, Allah'ın İslam'ı müminler için seçtiğini, bu dinin tüm insanlık için en uygun ve en doğru yol olduğunu ve Allah'ın bu seçimden tam bir hoşnutluk duyduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rıza kavramı, Kur'an'da Allah ile kul arasındaki ilişkinin temelini oluşturur. Bu ayette Allah'ın İslam'dan razı olması, bu dinin ilahi iradeye tam uygunluğunu ve müminlerin bu dine bağlılıklarının Allah katında kabul göreceğini simgeler. Bu, aynı zamanda müminlerin de Allah'tan razı olmalarının bir karşılığıdır.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
boğazlanan hayvânlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemâle erdirdim, size nîmetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.” Ölü olanların etinin yenmesinin haram edilmesi, çünkü “Hayy” isminin faaliyeti o birimde sona ermiştir. Bu nedenle ondan gelecek bir nûr olmadığından onu yiyen kişiyi ölü durumuna getirir. Ölmeden yenmiş olsaydı “Hayy” isminin hükmü yiyene geçecekti.
Zâhir olarak yenilecek hayvânların temiz olarak kesilmiş olması gerekiyor yâni tezkiye gerekiyor ve bu tezkiye bâtınen seyri sülûk yolundaki sistemin bilinmesidir. Bu sistem bilinerek uygulandığında onun geriye dönüşü oluyor ve kişide gerçek mânâsıyla yaşanmış oluyor.
Levvâme mertebesinde belirtilip helâl kılınan şeyler burada belirtildiği şekilde öldürülmüş ise eğer haram oluyorlar. Bunlar levvâme mertebesinde oluşan bilgiler ki kuş olarak ifâde edilmesi gökten gelmiş olması demektir, işte bunlar yere düşerse yâni bilgiler yerinde kullanılmaz ise bize haram oluyorlar ve faydalanamıyoruz. Bu nedenle onların sert zemine indirilmeyip yumuşak iniş yapılması gerekiyor. Yâni gelen bilgilerini yerine oturtmayıp başka zeminlerde kullandığımızda onlar sert zemine düşüp ölmüş ve hayata geçmemiş demektir.
Kan direkt olarak nefsi emmâreyi arttırdığından haram, domuz zâten nefsi emmârenin ta kendisi olduğu için haram. Kandaki hayat sadece beşeri hayattır rahmâni yönü yoktur.
Domuz etinin haram olması, onun ahlâkı, hırs ve tamâhı, eşini kıskanmaması yâni nefsini her türlü yollar
için kullanmayı meydana getireceğinden haramdır.
Allah’ın gayrı bir söz konuştuğun zaman bu sana haram kılındı. Başkaları beğensin, takdîr etsin diye yapılan ibâdetler bu kapsamdadır.
Boğulandan kasıt ise diyelim ki levvâme veya diğer mertebeden bir ilim geldi ve sen ona sahip çıkmayınca nefsi emmâre onu boğdu o bilgiyi yâni hayata geçirtmedi, işte bundan fayda sağlanamıyor.
Vurulmuş olanlar, gelen bilgileri nefsimizin “böyle bir şey olmaz” diyerek değerlendirmesidir, işte o ilim orada ölüyor. Diğer yönüyle vurulanın kanı akıp gitmediğinden kanıyla beraber yenilecektir ve bu kanda kişiyi maddi hayata çekmenin ifâdesidir.
Yukarıdan düşmesi, belirli bir yere çıkarılan ilmin muhafaza edilememesidir yâni bize hangi ortamda olursa olsun birden aklımıza gelen veya idrâkine vardığımız şeylerin not alınması gerekiyor, ki ölüp haram olmasınlar sonra bize.
Tokuşmuş olanlar ise, gelen bir bilginin ef’âl ve esmâ âlemi yönünden çakışması durumudur ki, aslında zıt gibi gözükselerde tokuşmuyorlar, çünkü biri üst geçitten geçiyor biri yoldan fakar biz üst geçidi hazırlayamamış isek kavşakta tokuşuyorlar ve ikiside zarar görüyor.
Canavarın parçalaması, nefsi emmâre canavarının gelip elimizdeki ilmi ve ameli almasıdır ki, tövbe ve istiğfar edene kadar bundan fayda sağlayamıyoruz. Nefsi emmârenin yaraladığı bu bilgilerin kullanılması yanlışlıklara yol açabileceğinden yasak edilmiştir.
İşte bu belirtilenlerin şeriat mertebesi itibarıyla bedene geçmemesi, târikat mertebesi îtibarıyla akla geçmemesi, hakîkat mertebesi itibarıyla öze geçmemesidir. İşte yapılacak en güzel şey kişinin temiz bilgiler ile donanmasıdır, hayâl ve vehmin karıştığı bilgilerden uzak durulmalıdır.
Allah’tan başka bir şekilde adak adayarak yâni şu işim olsun diyerek adak adamak (v.b.) gibi kesilenler.
Fal oklarının yerine İslâmiyet istişare ve istihareyi getirdi. Maddi mânâda oluşumla değil fikir, tefekkür, düşünce, ilim mânâsında oluşum getirildi. İstişare yâni fikir alışveriş daha isabetli bir yöntemdir. İstihare ise bir işin hayırlı olup olmayacağı niyetiyle abdest alıp, duâ edip rüya görmek üzere uykuya yatmaktır. Ve bu rüyaların yorumu önemlidir, yorumun ehli tarafından yapılması gerekir. Bunun dışındaki yöntemlere cinler karışır ve hayâl, vehim bu oluşuma etki eder.
Ve bu yapılan işler ilk önce irfanımızı, imânımızı bozuyor. Bütün herşey anlatıldıktan sonra, sizin dininizden kâfirler üzüntüye düşerler. Bâtıni yönden ise bizler tevhîd ilimlerini aldığımız sürece nefsimiz üzüntüye düşmektedir çünkü o vücûdun üzerinden saltanatı gitmektedir. Medeniyetin medeniyet olması için ebediyete ulaşması gerekir, sadece bu dünyada kalan medeniyet tam bir medeniyet değildir, yâni kişi burada elde ettiği bilgileri ahirete de aktarmalıdır, ve bizler bugün bunları yaptığımızda nefsimiz üzüntü içinde olmaktadır. Ancak bu işin başlangıçında olan bir hâdisedir, biz bu gerçekleri tam olarak nefsimize kabul ettirdiğimiz zaman nefsimiz artık sevinmeye başlar çünkü yapılan herşeyin kendi lehine olduğunu anlar ve yardımcı olmaya başlar.
Nefsinin o hallerinden korkma Ben’den kork diyor Cenâb-ı Hakk, yâni Ben’i unutup gaflette kalmaktan kork ve öyle bir haşyet ile bu işin üzerinde dur ki, bir an unuttuğunda tüylerin diken diken olsun, “niye unuttum” diyerek. İşte Hakk ile ne kadar yakınlığımız var ise Cenâb-ı Hakk’ın “saflarınızı sık tutunuz” dediği gibi saflarımız o kadar sıklaşmış olur.
Hukûk, hüküm konusunda “Bugün dininizi kemâle erdirdim” âyetini en son gelen âyettir. “elyevme” vedâ haccında ârife günü olan Cumâ günü ikindiden sonra, Efendimiz (s.a.v.) övülmüş devesinin üzerinde iken nâzil olmuştur. Vahyin şiddeti ile devenin ayakları bu ağırlığa tahammül edemeyerek çöküvermişti. Bâtınen bu deve bizim nefis devemizdir, çünkü bu mevzûular zaman zaman
ağır gelir. Bu âyet geldikten sonre Efendimiz (s.a.v.) 81 veya 82 gün daha yaşadı. Ve bundan sonra şeriat hükümlerinde ne bir artış ne de bir eksilme gerçekleşmedi. Bunun ile Hz. Peygambere (s.a.v) görevinin biterek vefâtının yaklaştığı haber verilmektedir. Rivâyet olunur ki bu Âyet geldiği zaman ashâbı kirâm çok sevinmişlerdir fakat Hz. Ebû Bekir (r.a.) ağlamışlardır, neden ağladığı sorulunca “Hz. Resûlüllah’ın (s.a.v.) vefâtının yaklaştığına işâret ediyor” demiş ve bundan tebliğ vazifesinin sona erdiğini anlamıştı. Yine rivâyet olunduğuna göre aynı mânâyı Hz. Ömer (r.a.) da idrâk etmiş idi. Bakara sûresinde beyan olunduğuna göre 281.âyet “O gün Allah’a döndürüleceksiniz, işte o günden sakınınız” âyeti de bundan sonra ertesi gün, Kurban bayramının birinci gününde nâzil olmuştur. Hz. Ömer (r.a.) nın hâlifeliği devrinde, kendisine gelen bir Yahudi sizin kitâbınızda bir Âyet var o bize gelmiş olsa idi bizler o gün bayram yapardık demiştir, Hz. Ömer (r.a.) hangi Âyet olduğunu sorunca “Bugün dininizi kemâle erdirdim” âyeti olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer (r.a.) da bunun üzerine biz hem o günü yâni Cumâ günü olduğunu biliriz hem de nerede nâzil olduğunu biliriz buyurmuştur ve böyle demekle zâten o günü bayram yaptığımızı belirtmiştir.
“Elyevme” ifâdesi belirli bir günün ifâdesi değildir. Bu Âyetin okunduğu her gün “elyevme” dir. Burada önemli olan bir yönde bizim kendi günümüzü nasıl tamamlamış olduğumuzdur. Tabi ki bir beşer, bir kul olarak hiç birşeyi tam anlamıyla yerine getirip tamamlamak mümkün değildir, ancak en azından kendi devrimizi tamamlaya-bildik mi? bunu sorgulamamız lâzımdır. Yâni seferleri yapıp Hakk’a ulaşabildik mi ve oradan bizi tekrar insânlar içerisine gönderdiler mi, bunları anlayabildik mi sorularının cevapları için kendimizi sorgulamalıyız. Ve nasıl ki Efendimizin (s.a.v.) son günlerinde bu âyet kendisine geldi, bizim de son günlerimizde bize bu Âyetin gelmesi lâzımdır. Hangi mertebeden ömrümüzü tamamlamış isek Cenâb-ı Hakk bu Âyet ile bize diyor ki “Ey kulum o mertebeyi sen tamamlamadın, Ben sana tamamlattırdım”.
Yâni âyan-ı sâbiteni tamamladım deniyor, senin âyan-ı sâbiten neyi gerektiriyorsa bunların hepsini sana verdim. Âyeti kerîme’de belirtilen “nîmetimi tamamladım” ifâdeside bunu göstermektedir. Ve diğer hiçbir semâvi kitâpta böyle bir ifâde yoktur çünkü onlar tamamlanmış değillerdi. Onlar arada gelen fasıllar idi ve Cenâb-ı Hakk hepsini toplayıp bize sundu. Demek ki en büyük nîmet Kûr’ân-ı Kerîm’dir.
Size verdiğim dinin ismi İslâm’dır. İşin aslında diğer din isimleriyle belirtilen din biçimleri yoktur, Hz. Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v.) kadar olan süre içerinde tek bir din vardır o da İslâm’dır. Her birerlerimiz gerçek mânâda İslâm olması için selâm, teslim hakîkatine ulaşıp hakîkatini idrâk etmiş olanlardan olmamız gerekiyor, işte o zaman Cenâb-ı Hakk râzı oldum diyor ve o da din hükmüne girmiş oluyor. Zâten Selâm ismi İnsânın kaynağıdır.
Dikkat edince görüyoruz ki Âyet-i kerîme’de yiyeceklerden bahsediliyorken birden bire araya “Bugün dininizi kemâle erdirdim, size nîmetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim” ifâdesi giriyor ve sonrasında tekrar yiyeceklerden bahsetmeye devam ediyor. Bu da şunu ifâde etmektedir, eğer baştaki ifâdeleri zâhir değil bâtın mânâsı ile tahakkuk ettirir iseniz “Bugün dininizi kemâle erdirdim” olursunuz demek istiyor Cenâb-ı Hakk.
Çaresiz kalındığında haram edilmiş olan yiyeceklerden ölmeyecek kadar ve isyana dönüşmeyecek şekilde yenilebilir.
Gafur’dur, yâni Cenâb-ı Hakk örtücüdür. Şeriat mertebesinde günahlarımızı örtüyor, daha sonra esmâ mertbesinde isimleriyle fiillerimizi örtüyor, sıfât mertebesinde sıfâtlarıyla isimlerimizi örtüyor, zât mertebesinde ise zâtı ile sıfâtlarını örtüyor ve kendini bu şekilde perdelemiş oluyor. Bizlerde aşağıda yukarıya çıkma çabası içinde olduğumuza göre ilk önce üstümüzdeki ef’âl elbisesini çıkarıp esmâ elbisesini giymekle işe başlamamış lâzımdır, sonra sırayla diğerlerini yapmamız lâzımdır.