İçeriğe atla
Mâide 1Cüz 6 · Sayfa 106

Mâide Sûresi 1. Âyet

المائدة

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû evfû bil'ukûd(i)(c) uhillet lekum behîmetu-l-en'âmi illâ mâ yutlâ ‘aleykum ġayra muhillî-ssaydi veentum hurum(un)(c) inna(A)llâhe yahkumu mâ yurîd(u)

Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız kaydıyla, okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar, size helal kılındı. Şüphesiz Allah istediği hükmü verir.

Mâide Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Ey imân edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, çeşitli hayvânlar size helâl kılındı. Ancak haram oldukları size okunacak olanlar müstesna. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.” Kûr’ânı Kerîm bütün insânlara gelmekle birlikte özellikle imân edenlerden bahsediyor, görüldüğü gibi burada da imân edenlere hitâp ile başlıyor, demek ki bu sofra başına gelen kimselerin ilk yapması gereken fiilleri imân ehli olmalarıdır. İmân ehli olmayana bu mânevi sofradan gıdâ yâni oraya yol yoktur. İmân ile o sofranın etrafında toplanmakla ve o gıdâlardan yedikçe evvelâ taklidî olan o imân daha sonra tahkîki imânâ oradan ikâna dönüşecektir. Çünkü bu sofrada oraya ulaştıracak her türlü gıdâ vardır, yeter ki bizler onun sistemini bilelim ve o şekilde onu kullanalım.

İmân, kesreti ikiye düşürmektir yâni dışardaki çokluğu, muhabbetleri ikiye indirmektir, insân farkında olmadan bunu (Bir) zanneder yâni Allah Bir’dir der ve bir’e düşürdüm zanneder fakat içinde gizliden bir de kendisi vardır yâni imân eden ve imân edilen oluşumu vardır, bu imânın içerisinde. Bu imân eden bunu kastî olarak yapmaz, içinde bulunduğu yerin hâli icabıdır ve orada

kemâl üzeredir. Mâide sofrasından yedikçe imânı hakikî imânâ dönüşür, tahkik ettikçede kendi varlığının olmaması gerektiği anlar ve kendi varlığını aradan kaldırır, o zaman ikân olur.

Burada genele olan bir ifâde kullanıldığından ikân denmemiş imân denmiştir. Nasıl ki sofrada çeşit çeşit yemekler ve tabak, kaşık, çatal (v.b.) gereçler vardır, işte ehli onların hepsinin özelliklerini bilir ve yerine göre kullanarak ne istiyorsa ve ne ile alınacaksa alır. Her mertebenin imân edenleri farklı olduğundan hepsine ayrı ayrı hitâp ediliyor. Bu mertebeler de Allah’ı bilmeye göre sıralanıyor.

Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen zâhir ve bâtın hükümler Allah’ın işâretleridir. Kûr’ân-ı Kerîm’de bireylerin varlıklarını ortaya getiren Âyetlerin tamamı muhkem Âyetlerdir yâni “yap” veya “yapma” şeklinde emirler ve nehiyler manzûmesi olan muhkem Âyetlerdir. Müteşâbîh âyetler ise bâtın âlemini ilgilendiren mânevi Âyetlerdir ve burada kesinlik yoktur. Yâni herbiri herbir kimse için değildir, müteşâbîh Âyetin mertebesine kim ulaşmış ise o oraya aittir. Cenâb-ı Hakk ef’âl âleminde bütün varlıklara özel olarak bir kimlik tanımış ve onlara bir şahsiyet vermiş varlıklarını kabul etmiş, bâtından bakılınca kendi zuhûrlarından başka bir şey değildir fakat kendi mertebesinde her varlık kendine has özellik taşımaktadır. Cenâb-ı Hakk ona bu özelliği vermiş ve ona o varlık mertebesinden hitâp ediyor, onların belirli bir kimlikleri olmasa idi, imân edenler (v.b.) ayırımı yapmaz bütün varlığa genel olarak hitâp ederdi sürekli ve bu kadar teferruata gerek kalmazdı. Yukarıdan bakıldığında Kahhar isminin tecelli yeri olan kimsenin fiil mertebesinden yâni aşağıdan bakıldığında asil olarak bu görevi almasıdır.

İslâm dini tevhid dinidir ve bildirilenlerin Zât mertebesinden anlaşılmasını gerektiriyor fakat anlatımlara baktığımızda fırkalaşmalardan bahsediliyor yâni onlara tevhide aykırı gelecek şekilde bir şahsiyet veriyor. Bizler bu mertebedeki bu oluşumu görmüyor ve Cenâb-ı Hakk’ı

ötelere atıp kulu yerde bırakıp, ona ulaşılması için gereken fiillerin yapıldığını düşünüyoruz, şeriat mertebesinde gözüken bu genel temada kalınarak işin aslına ulaşılamıyor.

“Ey imân edenler” dediğinde dahi Cenâb-ı Hakk onlara hem bir kimlik hem de asâlet veriyor ve bu basit gibi gözüken hitâbın içindeki inceliği farketmemizi istiyor. Kûr’ân-ı Kerîm bu hitâp ile hayâl ehlinin imânından bahsetmiyor yâni taklidî imândan değil, lâf ile “ben Allah’a imân ettim” şeklinde değil. Gözünü kaldırınca bütün bu mükevvenatı Hakk’ın varettiğini bilen, şuur ehli olan, kalbinde, vicdanında Allah’ın varlığını hisseden kimsenin imânından bahsediliyor.

İmânın hakîkati dört mertebeden oluşuyor, Fiiller mertebesinde, bütün varlığı Hakk’ın var ettiğini düşünerek, Hakk’ı tenzih ederek, ötelere atarak yapılan imân şeklidir.

Esmâ mertebesinde, tahkîki imândır. Bu imân ikâna geçmek için arada berzahtır.

Sıfât mertebesinde, ikâna dönüşüyor artık.

Zât mertebesinde, artık imânâda ikâna da gerek kalmıyor. Burada ikânın kemâlâtı vardır artık, yakîn ehlinin habîb olması vardır ve burada “eşhedü” devreye girer.

Sözleşmelerinizi ifâ edin, yâni imânın gereği sözleşmeleri yerine getirmektir, sözünde durmaktır yâni mertlik, erliktir. Burada bahsedilen akit zâhir ve bâtın ayırmadan bütün akitleri içine alır.

Birinci akit imân aktidir, evvelâ kişinin bu akdinden dönmemesi lâzımdır.

Daha sonra imânın gerektirdiği beş farzın yerine getirilmesi akdi.

Ezelde olan bir hâdise olarak düşündüğümüzde “kâlû belâ” (7/172) denilerek ruhlar âleminde verilen akdin dünyada sürdürülmesi gerekliliği mânâ açısından bu böyle olduğu gibi madde âleminde de yapmayı vaat ettiğimiz

şeyleri yapmamız, kendi bünyemizde bulunan her mertebenin akdini ahdederek ortaya koymamızdır.

Seyri sülûk yolunda isek yaptığımız akit Allah ile yapılan bir akittir ve bu akite mutlak sûrette uyulması gerekmektedir. Fetih sûresindeki biat âyeti bu el verme âyetlerinin en büyüğüdür. Elele tutuşulduğu zaman bu bir alışveriştir ve alışverişte bir akittir, bu akdi melekler ve mânâ âleminde yaşayanlar dâhi tasdik ederler. Bu biatı yapanlar Hak muhabbetini alırlar karşılığında söz yâni ahit verirler ve bu da “nefsimi sana feda ettim” demektir çünkü başka verilecek şey yoktur, nefsinin mahsulü olan ve sonradan var ettiğin ilâhını verir satarsın. Elele tutuşanların ellerinin üstünde de Allah’ın eli vardır. Anlatılmak istenen Allah’ın insân eli gibi bir eli değil zât mertebesinin Allah’ı temsil ederek o ellerin üstünde olduğudur. Sâlîkin eli ef’âl mertebesidir, mürşidin eli esmâ ve sıfât mertebesidir, Allah’ın eli de zât mertebesidir. Kim bu biattan sonra bunu bozarsa, bunu ancak kendi nefsi üzerine yapmıştır, kim ahdini ifâ ederse yakında ona çok büyük mükâfat vardır ve bu mükâfatta Mâide sofrasında belirtilen zâti ikramlardır.

Bu akit seyri sülûk hâlinde yapılan akittir, her ne kadar imkân dâhilinde olmadığı için yapılamıyorsa da sâlîk her ders geçtiğinde bu akdin tazelenmesi gerekiyor, ki lütûf olarak yapılır, geldiği yer tasdik olunur ve yeni yerin yolu açılır, fakat zâhiren her zaman yapılamayan bu akit gönülden yapılıyor ve en son dersler bittiğinde tamamı baştan alınarak yapılır.

Dünyevi hayatımızda dâhi yaptığımız borç akitlerini yerine getirmediğimizde kredilerimiz kesiliyor, çevremizden bize olan saygınlık azalıyor, güven azalıyor, işte bâtın âlemde dâhi akdini bozan kimsenin hiç bir değeri kalmıyor.

Bu akitlerin yerine getirilmesi bir yaşam sürecini gerektirdiğinden ve bu yaşam süreci dâhi bazı şartlara tabi olduğundan şimdi bu süreçte ve bazı şartlar altında

yenmesi gerekli bazı gıdâların ve hayvânların özelliklerinden yâni Mâide sofrasında yenecek olan gıdâlardan bahsetmeye başlıyor.

İhramlı iken av hayvânı avlayıp yersen ve bu haram değil dersen ihramını bozmuş olursun. İhram hac kıyafetidir ve hac ise vahdaniyettir yâni Allah’ın Bir’liğini idrâk edip yaşamaktır, seyri sülûk yolunda olan kimse Rabbıyla olduğu zamanlar ihramlıdır, zâhiren ihram giymese bile, meselâ sohbetlerin yapılması sırasında bu böyledir. Kişinin Rabbıyla olması içinde kendi varlığından soyunmuş olması gerekiyor ve beşeriyet elbisesini çıkarıp üstüne dikişsiz ihram elbisesi giymesi dünya varlıklarıyla bağlantıda olmaması demektir. İşte bu anda herhangi bir hayvân öldüremez fakat bu halden çıktıktan sonra öldürebilir, işte bu ihramdaki hâlinde hayvân öldürmeye helâl dememesi söyleniyor. Hem Rabbımızla olup hem onun bir tecellisini ortadan kaldırmak olacak iş değildir. Namaz içerisinde nasıl ki başka bir işle meşgûl olamıyoruz, ihramlı iken de aynı şeyler geçerlidir. Başkasının getirdiğini yer çünkü o fiil başkasından çıkmış ve bize Hakk’ın lütfu olmuştur.

Zâhirdeki bezden ihram visâl Kâbesi yoluna varmaya yâni Allah’ın vuslatına, zâtına varmaya ve Harem-i İlâhiye kemâl ve celâl sıfâtları perdelerinin dâhiline girmeye kastedenlere mahsûs hakikî ihramın sûretidir. Seyri sülûk yolundaki ihram hakikî ihram, hac’ta hacıların giydiği bezden ihram bunun zâhiri şeklidir. Seyri sülûk yolunda ihrama girmeyenler Kâbe-i Şerifte istedikleri kadar o beze sarılsınlar bu hakîkatleri idrâk edemezler fakat sûret olarak hacı olurlar, hakikî hacı yâni gönül Kâbesine ulaşan olamazlar.

Üç türlü Hac yapılıyor:

Kıran Haccın, da gidildiği andan bitene kadar ihram içerisinde kalınılıyor, umre ve hac birlikte yapılıyor ve bu süre içerisinde uyurken, yemek yerken, dinlenirken (v.b.) sürekli ihramlı kalınılıyor. Ve zâti mahremiyyet ifşâ edildiğinde gören içinde gösteren içinde kurban kesmek gerekiyor. 12

Temettü Haccında önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra hac için tekrar ihram giyilir yâni zaman zaman ihram giyilip çıkarılıyor.

İfrad Haccında ise umresiz yapılan hacdır ve içeride kaldığımız süre fazla, dışarıdaki süremiz daha az oluyor.

Şeriat açısından eti yenen ve yenmeyen hayvânların hukûkunu belirttiği için Mâide isminin verilmesinin sebeplerinden birisi de budur.

Ehil hayvânlar yâni eti yenen hayvânlar size helâl kılındı, zâhiren bu böyledir. Bâtınen vahşi hayvânlar nefsi emmârenin zuhûrudur. Vahşi hayvânlardada vuruculuk, kırıcılık olduğundan onların eti yenmez çünkü ahlâkı insâna geçer ve emmâreyi arttırır. Domuz etinde de yenildiğinde domuzda olan kıskanmama ahlâkı yiyene geçiyor.

Bitki ile beslenen ve yenmesi helâl kılınan hayvânlar yumuşak huylu ve insâna her türlü faydası olan hayvânlardır. Tasavvuf dilinde bunların karşılığı nefsi levvâmedir yâni kişilerin ahlâkında yumuşama başlıyor.

Allah âlemlerinde dilediği gibi hükmeder, yâni zâhir olur, o âlemin gerekleri içinde zâhir olur ve en engin zuhûr yeride evliyasındadır, bu dilemesi kendi kemâlatı icabı olduğundan sizin için en güzelini diler demek isteniyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)