İnne-lleżîne keferû lev enne lehum mâ fî-l-ardi cemî'an vemiślehu me'ahu liyeftedû bihi min ‘ażâbi yevmi-lkiyâmeti mâ tukubbile minhum(s) velehum ‘ażâbun elîm(un)
Şüphesiz yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin (kafirlerin) olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar, onlardan yine kabul edilmez. Onlara elem dolu bir azap vardır.
Bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha inkâr edenlerin olsa, bunlar kıyamet gününün azabından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Mâide Suresi 36. ayet, küfür, fidye ve azap kavramları etrafında dönerek kıyamet günündeki ilahi adaletin kesinliğini vurgulamaktadır. Ayet, kafirlerin dünyevi varlıklarının azaptan kurtulmak için bir fayda sağlamayacağını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Bu bağlamda, Allah'ın nimetlerini ve hakikatini örtmek, nankörlük etmek ve inkar etmek anlamında kullanılmıştır. Ayetteki 'kefaru' fiili, bu inkar halini geçmiş zamanda gerçekleştirenleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'küfür' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak ele alır ve onu 'şükür'ün zıddı olarak konumlandırır. Küfür, Allah'ın lütuflarını ve varlığını görmezden gelme, nankörlük etme ve nihayetinde O'nu inkar etme eylemidir. Ayetteki kullanımı, bu inkarın ahiretteki sonuçlarına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfür' kelimesinin mecazi anlamlarına da değinir. Ancak bu ayetteki 'kefaru' fiili, açıkça iman etmeme, Allah'ın ayetlerini reddetme anlamında kullanılmıştır. Bu, mecazi bir kullanımdan ziyade, dinî bir terim olarak inkarı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-d-y kökü, bir şeyi bir başkasıyla değiştirmek, bir bedel karşılığında kurtarmak anlamına gelir. 'İftidâ' ise, kişinin kendini veya başkasını bir tehlikeden kurtarmak için bir bedel ödemesidir. Ayette, kafirlerin kıyamet azabından kurtulmak için dünyadaki tüm varlıklarını fidye olarak vermeye çalışmaları anlatılır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fidye' kelimesinin, bir esiri kurtarmak için verilen bedel gibi, bir sıkıntıdan kurtulmak için ödenen karşılık olduğunu belirtir. Ayetteki 'liyeftedû' fiili, bu kurtuluş çabasının beyhudeliğini vurgular; zira kıyamet azabından fidye ile kurtuluş mümkün değildir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iftidâ'nın, bir musibetten veya cezadan kurtulmak için mal veya can karşılığı ödeme yapma olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, kafirlerin ahiret azabından kurtulmak için dünyevi mallarını feda etme arayışları, ancak bu arayışın kabul edilmeyeceği ifade edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-z-b kökü, bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamına gelir. 'Azap' ise, kişiyi arzu ettiği şeylerden alıkoyan, ona acı veren her türlü sıkıntı ve cezadır. Ayette 'azab-ı yevmi'l-kıyâme' (kıyamet gününün azabı) ifadesi, bu cezanın şiddetini ve kaçınılmazlığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azap' kelimesinin, bedene veya ruha verilen acı verici cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azab' kelimesi, kafirlerin inkar ve nankörlüklerinin karşılığı olarak ahirette karşılaşacakları şiddetli ve elem verici cezayı anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'azap' kavramını Kur'an'da ilahi adaletin bir tezahürü olarak inceler. Azap, Allah'ın emirlerine karşı gelenlerin dünyada veya ahirette karşılaşacakları kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu ayetteki 'azap', özellikle kıyamet gününde kafirleri bekleyen ebedi ve elem verici cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-b-l kökü, bir şeye yönelmek, onu almak, kabul etmek anlamına gelir. 'Tekabbül' ise, bir şeyin gönüllü olarak alınması, kabul edilmesidir. Ayetteki 'mâ tukubbile minhum' ifadesi, kafirlerin fidye olarak sunacakları hiçbir şeyin Allah katında kabul görmeyeceğini, dolayısıyla azaptan kurtulamayacaklarını kesin bir dille belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kabul'ün, bir şeyi rıza ile almak ve onaylamak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'mâ tukubbile' fiili, ilahi rızanın ve onayın yokluğunu vurgular. Kafirlerin fidye verme çabaları, Allah'ın adalet sistemi içinde bir geçerlilik taşımayacaktır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kabul' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, genellikle Allah'ın kullarının amellerini veya dualarını kabul etmesi bağlamında geçtiğini belirtir. Bu ayette ise, kafirlerin azaptan kurtulma çabalarının Allah tarafından reddedileceği, yani kabul edilmeyeceği açıkça ifade edilerek, ilahi adaletin şaşmazlığına dikkat çekilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): E-l-m kökü, acı çekmek, elem duymak anlamına gelir. 'Elîm' ise, çok acı veren, elem dolu demektir. Ayette 'azâbun elîm' (elem verici azap) ifadesi, kıyamet günündeki cezanın sadece bir azap olmakla kalmayıp, aynı zamanda son derece şiddetli ve acı verici olacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'elîm' kelimesinin, kalbe ve bedene işleyen, derin ve sürekli bir acıyı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kafirlerin karşılaşacakları azabın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir ıstırap da içereceğini ima eder.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(36) (İnnellezîne keferu lev enne lehüm ma fîl Ardı cemî’an ve mislehu meahu liyeftedu Bihi min azâbi yevmil kıyameti ma tukubbile minhüm* ve lehüm azâbün elîm;) Bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha inkâr
edenlerin olsa, bunlar kıyamet gününün azâbından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Şu kimseler ki küfrettiler yâni hakîkati ilâhîyyeyi örttüler. Kıyamet gününde şartlar ve değer yargıları o kadar değişiyor ki burada olan şeyler orada hiç birşeye yaramıyor. Akıllı insân eğer biraz şuurlu davranıyorsa bugünden o aklının bir kısmını âhiret kazancı içinde kullanması lâzımdır. Eğer biz Âhireti düşünerek fiillerimizi ortaya koyuyorsak bunlardan bu dünya için kazandıklarımız dâhi o kazanca dâhil ediliyor, çünkü niyet önemlidir.
İmân ehlinin yaptıkları şeyleri eleştirenler sâdece kendi yapamadıkları şeyler için bahane aramaktadırlar yâni bir başka deyişle kendi kendilerini kandırmaktadırlar.
Bâtıni yönden bakarsak, yeryüzü yâni şu beden ve onların bir misli onların olsaydı ve onları verselerdi onlardan bu kabûl edilmez. Çünkü bu işlemin dünya da yapılması gerekmektedir.
Kıyamet demek zâtın zuhûr edip sıfât saltanatının sönmesidir. Buna göre kişinin mârifetullah ve tevhid hakîkati ile ortaya çıktığı gün onun kıyametidir. İşte bu günde beşeri nefsin hiçbir değeri kalmadığından o gün verilse de bir kıymeti yoktur, dolayısıyla bunu bugünden ver ki daha bugünden mârifetullah ve sırâtullaha geç.
Hele dünyada bu işler ile biraz meşgûl olunup daha sonra gaflete düşülmüş ise oradaki pişmanlık azâbının şiddeti düşünülemez bile.