Kul hel unebbi-ukum bişerrin min żâlike meśûbeten ‘inda(A)llâh(i)(c) men le'anehu(A)llâhu veġadibe ‘aleyhi vece'ale minhumu-lkiradete velḣanâzîra ve'abede-ttâġût(i)(c) ulâ-ike şerrun mekânen veedallu ‘an sevâ-i-ssebîl(i)
De ki: "Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır."
De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır".
Bu ayet, Allah'ın lanetine, gazabına uğrayan ve doğru yoldan sapanların durumunu tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, ilahi ceza, dönüşüm ve sapkınlık temaları etrafında yoğunlaşmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sevab (ثواب), bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir, ister iyi ister kötü olsun. Ayetteki 'mesûbeten' kelimesi, kötü bir karşılık, yani ceza anlamında kullanılmıştır. (el-Müfredât, s. 109)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mesûbe (مثوبة), 'sevab' kelimesinin mastarı olup, burada 'ceza' anlamında mecazi olarak kullanılmıştır. Allah katındaki kötü karşılık, yani azap kastedilmektedir. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 175)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Lanet (لعن), Allah'tan geldiğinde rahmetten uzaklaştırma ve kovma anlamına gelir. Ayetteki 'le'anehu' ifadesi, Allah'ın o kişiyi rahmetinden mahrum bırakması ve gazabına uğratması demektir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 132)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Lanet (la'n), Kur'an'da genellikle Allah'ın bir kişiyi veya topluluğu ilahi lütfundan ve rahmetinden dışlaması, onlara gazap etmesi anlamında kullanılır. Bu, sadece bir kınama değil, aynı zamanda ilahi bir cezalandırma eylemidir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gazab (غضب), kalpteki kanın intikam alma isteğiyle kaynamasıdır. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun bir kuluna ceza verme iradesi ve rahmetini kesmesi anlamına gelir. Ayetteki 'gadıbe aleyhi' ifadesi, Allah'ın o kişiye azap etme ve rahmetini esirgeme kararıdır. (el-Müfredât, s. 362)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Allah'ın gazabı, O'nun iradesinin bir tecellisi olup, isyan edenlere karşı azap ve intikamını göstermesidir. Bu ayette, lanetle birlikte zikredilmesi, ilahi cezanın şiddetini vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, IV, 107)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kırede (قردة), 'kırd' (قرد) kelimesinin çoğulu olup maymun demektir. Kur'an'da bu kelime, Allah'ın bazı kavimleri isyanları sebebiyle fiziki olarak maymunlara dönüştürdüğünü ifade etmek için kullanılır. Bu, ilahi bir ceza ve ibret vesilesidir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 402)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ayetteki 'el-kırede' ifadesi, Yahudilerden bir kısmının cumartesi yasağını çiğnemeleri nedeniyle Allah tarafından maymunlara dönüştürülmesi olayına atıfta bulunur. Bu, onların ahlaki ve manevi düşüşlerinin bir yansıması olarak fiziksel bir dönüşümdür. (Umdetü'l-Huffâz, IV, 224)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hanâzîr (خنازير), 'hinzîr' (خنزير) kelimesinin çoğulu olup domuz demektir. Kur'an'da maymunlarla birlikte zikredilmesi, ilahi cezanın bir başka şekli olarak, bazı isyankar kavimlerin domuzlara dönüştürüldüğüne işaret eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 133)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ayetteki 'el-hanâzîr' ifadesi, Allah'ın gazabına uğrayan ve lanetlenen kimselerin, ahlaki ve manevi yozlaşmalarının bir sonucu olarak domuzlara dönüştürülmesini mecazi veya hakiki anlamda ifade eder. Bu, onların aşağılık bir duruma düşüşünü simgeler. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 176)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tâğût (طاغوت), 'tuğyan' (طغيان) kökünden türemiş olup, haddi aşan, azgınlaşan her şeyi ifade eder. Şeytan, putlar, sihirbazlar ve Allah'a karşı isyan eden her lider tâğût olarak adlandırılır. Ayetteki 'abede't-tâğût' ifadesi, Allah'tan başkasına kulluk eden, şeytani güçlere tabi olanları anlatır. (el-Müfredât, s. 524)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tâğût, Kur'an'da Allah'ın otoritesine karşı çıkan, insanları doğru yoldan saptıran ve onlara yanlış değerler aşılayan her türlü gücü temsil eder. Bu kavram, sadece putları değil, aynı zamanda şeytanı ve onun temsil ettiği tüm kötü güçleri kapsar. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 192)
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(60) (Kul hel ünebbiüküm Bi şerrin min zâlike mesubeten indAllah* men leanehullahu ve ğadıbe aleyhi ve ceale minhümül kıradete vel hanazîre ve abedet tağut* ülâike şerrun mekânen ve edallü an sevais sebîl;) De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lânet etmiş ve gazâbına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve taguta tapanlar yapmışsa, işte bunların makâmı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır".
Yaşadığımız âlemde acaba kaç kişi gerçekten hem iç hem dış bünye olarak insân vasfına hâizdir. Âhirette dünyada kalan cesetlerin içindeki gerçek mâna ne ise o ortaya çıkacaktır. Bütün insânlar insân fıtratı üzerine doğmasına rağmen kendisinde bütün hayvâni fıtratları da
mevcuttur. İşte kim kendisindeki insân fıtratını kullanır ve hayvâni fıtratlarını ortadan kaldırırsa âhirette insân olarak zuhûra gelecektir. Bu oluşum sadece ilim olarak değil tabî ki şeriatın gerektirdiği amellerinde yapılması gereklidir bunun için sadece irfan ehline ait değildir bu oluşum.
Âhirette insân cinsinden üç tür oluşum çıkacaktır, birisi dünyada insân olarak yaşamış ve insânlık kemâline ermiş olanlar âhirette insân olarak zuhûra çıkacaklar, ikincisi dünyada insân sûretinde yaşamasına rağmen insânlık hasletine ulaşamamış ve bâtınında oluşumunda kaldığı hayvân ne ise onun sûretinde ortaya çıkacak, üçüncüsü dünyada hayvân olarak yaşamış ve âhirete hayvân olarak intikal etmiş olan gruptur, bunların arasındaki adaletin oluşmasından sonra Cenâb-ı Hakk onlara “toprak olun diyecek” ve onlar toprak olup gidecekler ve asıllarına dönecekler çünkü rahmâniyetle ilgileri olmadığı için sadece bu dünya için halkedildiklerinden bunun gereği yerine gelecek. Bunların durumlarını gören ikinci grup “yâ leytenî küntü tûrâba” yâni “keşke toprak olsaydık” (Nebe, 78/40) diyecekler fakat böyle bir şey onlar için söz konusu olmayacak ve âzab ile mükâfat yerini bulacaktır.
Başka insânlar ile alay edenler zâten şu anda bu maymunluk hâlini oynuyorlar, âhirette bu oluşum kendilerinde asli olarak çıkacak. Cenâb-ı Hakk ben size Rahmân ismini verdim siz onu Kahhar’a çevirdiniz diyecek. İşte sapmış olanlarda bu kendi esmâi ilâhîyyesini gerektiği gibi kullanamayarak ortaya çıkarması gereken Hâdi, Velî (v.b.) isimleri ortaya çıkarmadan bunların zıttı olan isimler üzerinde yaşantılarını sürdürenlerdir.